Hah, hatırladım...
"Bu asansörden çıkınca kendime bir tekne alıp orada yaşamaya başlayacağım."
Küt diye aklıma geldi. Az önce izliyordum, "Mesajınız Var" filminde. Asansörde kalan bu film kahramanlarımız sırayla asansörden çıkınca ne yapacaklarını söylüyorlardı, ben de ekledim onlar susunca, "Ben de bu asansörden çıkınca vesair vesair."
Unutmuştum bu konuyu da şimdi aklıma geldi. Neyse. İçimde tarifi namümkün bir hissiyat var. Boşluk gibi biraz. Hani hiç bir şarkı yetmez ya bazen öyle. Arşivimdeki en scream vokalleri dinliyorum olmuyor, en hard gitarları çaldırıyorum olmuyor, en partiküler davulları işliyorum olmuyor, en en en sakin melodik romantik tınıları patlatıyorum, beynim zonkluyor. Çalsın elleşme. Ben de böyle boş boş monitöre bakıp yazmaya devam edeyim. Bari bir LCD monitör al kendine. Bu bahsi kapatabilir miyiz? Zira az daha Trakya ellerine gidecektim kamyon kasasında bu yüzden. Hah, komik geldi.
Dün ablama gitmiştim ya günlük, dün müydü yahu, yoksa önceki gün müydü, neyse. Tam çıkacağım evden, üstümü başımı giyiniyorum, niye soyunuk muydun ki? Yok lafın gelişi. Küçük yeğen koştu koştu, sağ bacağıma sarıldı, ağaca sarılan koala misali. "Yayı ditme" dedi. "Olur" dedim "Ditmem" geçtim biraz daha oyalandım orada burada. Sonra "Hadi ben gidiyorum" dedim. Bu sefer büyük yeğen geldi bacağıma sarıldı, ağaca sarılan diğer koala misali. Haha. "Gitcem olm bırak bacağımı geç oldu" dedim. Küçük yeğen geldi, abisini çekiştirmeye başladı, "Bırak ditcek, ditcek bırak" diye. Hehe, işte buna ne diyeceğimizi bilemiyoruz günlük, biraz kıskançlık var galiba.
Şimdi tabi ben bu kadar geniş spektrumlu şarkılar dinlerken, hemen başımın sol tarafındaki camın diğer tarafında annemin yüz halini de merak etmiyor değilim. Benim odam bir gariptir. Eskiden mutfaktı zira. Sonra yoğun yıkım ve tadilat çalışmalarıyla bir oda siluetine kavuşturuldu. Ama mutfak olduğu için, o zamanlardan kullanılan servis penceresi hâlâ bu odanın mutfaktan kalan bir anısı olarak benim tüm özel hayatımı gözler önüne serebilmekte. Yukarı doğru sürgülü kızak şeklinde açılan (Bakınız: kayan kapaklı cep telefonları) bu pencere hayatımı bazen çekilmez bir çile haline getirebiliyor. Zort diye bir anda pencereyi açıp "Dayı naber" diyen yeğenlere ve "Napıosun" diyen ablalara, tık tık tıklayan aile bireylerine inat sükûnetimi koruyabiliyorum. Çünkü biliyorsunuz söz gümüşse, scud bir füzedir.
Çalan şarkımızı tüm dünya koalalarına armağan edelim. "Three Days Grace - Animal i have become" Sevdiğimiz bir parçadır, zaman zaman psikopata bağlanıp tekrarlarca dinlediğimiz vâkidir. Hatta dur bakalım klibini bulalım.
"Bu asansörden çıkınca kendime bir tekne alıp orada yaşamaya başlayacağım."
Küt diye aklıma geldi. Az önce izliyordum, "Mesajınız Var" filminde. Asansörde kalan bu film kahramanlarımız sırayla asansörden çıkınca ne yapacaklarını söylüyorlardı, ben de ekledim onlar susunca, "Ben de bu asansörden çıkınca vesair vesair."
Unutmuştum bu konuyu da şimdi aklıma geldi. Neyse. İçimde tarifi namümkün bir hissiyat var. Boşluk gibi biraz. Hani hiç bir şarkı yetmez ya bazen öyle. Arşivimdeki en scream vokalleri dinliyorum olmuyor, en hard gitarları çaldırıyorum olmuyor, en partiküler davulları işliyorum olmuyor, en en en sakin melodik romantik tınıları patlatıyorum, beynim zonkluyor. Çalsın elleşme. Ben de böyle boş boş monitöre bakıp yazmaya devam edeyim. Bari bir LCD monitör al kendine. Bu bahsi kapatabilir miyiz? Zira az daha Trakya ellerine gidecektim kamyon kasasında bu yüzden. Hah, komik geldi.
Dün ablama gitmiştim ya günlük, dün müydü yahu, yoksa önceki gün müydü, neyse. Tam çıkacağım evden, üstümü başımı giyiniyorum, niye soyunuk muydun ki? Yok lafın gelişi. Küçük yeğen koştu koştu, sağ bacağıma sarıldı, ağaca sarılan koala misali. "Yayı ditme" dedi. "Olur" dedim "Ditmem" geçtim biraz daha oyalandım orada burada. Sonra "Hadi ben gidiyorum" dedim. Bu sefer büyük yeğen geldi bacağıma sarıldı, ağaca sarılan diğer koala misali. Haha. "Gitcem olm bırak bacağımı geç oldu" dedim. Küçük yeğen geldi, abisini çekiştirmeye başladı, "Bırak ditcek, ditcek bırak" diye. Hehe, işte buna ne diyeceğimizi bilemiyoruz günlük, biraz kıskançlık var galiba.
Şimdi tabi ben bu kadar geniş spektrumlu şarkılar dinlerken, hemen başımın sol tarafındaki camın diğer tarafında annemin yüz halini de merak etmiyor değilim. Benim odam bir gariptir. Eskiden mutfaktı zira. Sonra yoğun yıkım ve tadilat çalışmalarıyla bir oda siluetine kavuşturuldu. Ama mutfak olduğu için, o zamanlardan kullanılan servis penceresi hâlâ bu odanın mutfaktan kalan bir anısı olarak benim tüm özel hayatımı gözler önüne serebilmekte. Yukarı doğru sürgülü kızak şeklinde açılan (Bakınız: kayan kapaklı cep telefonları) bu pencere hayatımı bazen çekilmez bir çile haline getirebiliyor. Zort diye bir anda pencereyi açıp "Dayı naber" diyen yeğenlere ve "Napıosun" diyen ablalara, tık tık tıklayan aile bireylerine inat sükûnetimi koruyabiliyorum. Çünkü biliyorsunuz söz gümüşse, scud bir füzedir.
Çalan şarkımızı tüm dünya koalalarına armağan edelim. "Three Days Grace - Animal i have become" Sevdiğimiz bir parçadır, zaman zaman psikopata bağlanıp tekrarlarca dinlediğimiz vâkidir. Hatta dur bakalım klibini bulalım.
Benim bu asansörden çıkmam lazım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder