Pazartesi, Mart 31, 2008

Hi, I'm T0m

Naber?

Kayli singıl yapmış bildin mi? Minog minog. Klibi var, beğendim valla, ama tarzım değil, "In my arms" galiba adı şarkının. Evet videosunu buldum oymuş. Hayır oymamış, şarkı oymuş yani.

Bana olan hislerini böyle bir şarkıyla ifade edebilmiş olması gerçekten çok fazla medeni cesaret isteyen bir davranış. Avusturalya vazifem sırasında tanışmıştık Kayliyle biz. Okyanustaki köpekbalıklarını araştırmaya gitmiştim yıllar önce. Plajda güneşleniyordu o da. Ona bakayım derken sol kolumu 4 tane büyük beyaza kaptırmıştım. Cankurtaranlar falan tabi koştular hemen, koştular olur mu be, nereye koşuyorlar, yüzdüler. Kayli de gönüllü cankurtaran olarak çalışıyormuş. Ben tabi tek kolla yüzemediğim için çok fazla su yuttum. Çektiler kıyıya. Heimlich manevrası yapmaya başladı bana. Suni teneffüs yaparken benim aklım teneffüse çıkmış sonrasını hatırlamıyorum pek. Daha sonra hastaneye falan geldi yaprak sarma getirmiş. Bir de vantilatör getirmişti sağolsun, çok sıcaktı o vakitlerde Avustralya, bir de moral olarak çökmüştüm tabi ben, Kaylicim de vantilatörün karşısına geçer şarkı söylerdi bana. Bu şarkı da o zamanlardan sözlerini yazdığımız bir parçaydı. Hastanede sürekli sorardı bana "How do you feel in my arms?" diye. Klibi dikkatli izlerseniz plajda güneşlenmesine, köpekbalıklarına, benim sol kolumu koparmalarına, hastanede vantilatör karşısında söylediği şarkılara ait göndermeler bulabilirsiniz. Babası karşı çıkmıştı ilişkimize o zamanlar. O da vurdu kapıyı çıktı evi terketti. Bak fena mı oldu ne güzel şarkıcı oldu. Sonra turneler falan görüşemez olduk. Seni takdir ediyorum Kaylicim, kolay gelsin. Annem mantı yaptı bak bekliyoruz bir gün.

Kaylicim arıycam ben seni.
:) Ahahayyt

Pazar, Mart 30, 2008

Crazy


Dün bir vesile ile "Crazy People" adlı filmi izledim. İmkanınız varsa izleyin, yoksa izlemeyin. Ama imkan bulun bence.

Filmi anlatmayacağım tabiki, bir adam, bir nedenden dolayı akıl hastanesine yatırılır. Akıl hastanesinde bir kadınla tanışır, kadın adama birden çok bağlanır. Sürekli onunla gezer, onu daha önce kimseyi götürmediği, hani böyle kaçmak için kullanılan yerler vardır ya uzaklaşmak için herkesten, bu kadının herkesten uzaklaşmak için kaçtığı saklandığı yer bir ahırın üst katıdır. Oraya götürür. Konuşurlar falan. Sonra kadın adamı hiç beklenmedik bir anda öper. İşte burada bir replik vardır ki, süperdir.

adam: (şaşırmış ve biraz da çekingen bir ifadeyle) Daha hiç flört etmeden, nasıl bu kadar ileri gidebiliyorsun?

kadın: (gülümseyerek) Çünkü ben deliyim.

:)

Purgatory


Şimdi benden çalınan bu 1 (bir) saati geri almak için,
aylarca beklemem lazım.

Cumartesi, Mart 29, 2008

yuğtub geldi hoş geldi


Çok sevdiğim bir klip günlük, eskilerde eklemiştim öncelerde, o yüzden şu anda yaşadığın dejavunu anlıyorum.

Neyse.

Keşke her şey gökten düşen bir kasetle değişse değil mi? "Music can change the world"dü ya hani? Hiç alakası yok biliyor musun? Bu sadece insanların, başta Bob'un, inanmak istediği bir saçmalık. Müzik kimleri değiştirebilir biliyor musun? Sadece içinde hâlâ çocuk olanları değiştirebilir. Ama herkes çok büyüdü günlük, her şeyi herkes çok biliyor. Doğruları falan var herkesin, hayatta yapmayacakları şeyler var, toleransları var, değerleri var, değerlendirme kriterleri falan var hele o pek komik, bir keresinde bana birisi şey demişti bundan yıllar yıllar yıllar yıllar önce, sevdiğimi sanıyordum sanırım onu, "Bak bu sana + puan kazandırdı" demişti. Ben de bir daha aramadım onu. Ne demekti ki günlük bu şimdi, "+ puan". Kerrat cetvelini kafadan saysaydım kaç puan alırdım acaba? Ama hocam ben hiç not için çalışmadım ki. Bu kadar mı materyalist oldu insanoğlu. Ezberci eğitimin pragmatik prangaları bunlar. Herşeyi rasyonalize etme çabaları. Halbuki hiç bir şeyin tekrarı yok. Sağlama ise sadece matematiksel bir sigorta, gerçel hayatın bir ritüeli değil.

Çocukluk insanın dünyada geçirdiği yıl sayısı ile alakalı değil yani günlük, kıssadan hisse, bu klibi ondan seviyorum. Mesela şurasını, (aşağıdaki resim)



5 keçi, 1 pantolon, 1 gömlek, 1 takke, biraz dağ, biraz kum, kaya parçaları, bir de sopa. Dansa hasta oldum, koptu gitti.

Thank you brother.

Cuma, Mart 28, 2008

Beni Oku!

Her söyleneni yapar mısın?

Sufle

Geçmiş tiyatrolar gününüz kutlu olsun

scribe me please


scribe me until

The End




Şarkıya Posterimsi


Kedi medi pist mist


"Mudvayne - TV Radio"

Hamdi Bey'in bilmem kaç katrilyonluk teklifini kabul etmiyorum. Benim satılık kutum yok. Son kararım, üstelik de eminim. Binbir gece de aynı şeyi sorsanız yine cevabım aynı olur. Kutumu açın. Kavak yelleri de esiyor olsa başımda, köprülerden de düşsem geçmeye çalışırken, bıçak sırtı gibi bir hayattan daha fazlasını bekleyemem zaten. Sabah programlarında insan sandığımız varlıkların yine insansı sunucularla diyalogları ne kadar güzel ve edebi bu arada, keşke bütün dünya buna inansa hayat da bayram olsa ve biz büyüdükçe temizlense dünya. Bu arada herkes de birbirini kesmeye ne kadar meraklıymış. Cinnet geçiren birisini kesiyor, haberlerimiz mezbahaya dönmüş. Bana yan baktıydı annemi kestim. Yemeği tuzlu yapmıştı karımı doğradım. Saçım dökülüyordu çok kızdım kafamı kestim gibi mantıksız ve ucuz ve roman ve pulp ve fiction. Uzaya kimseleri atmıyorlar mı bu aralar? Duymadım hiç. Astronotları dünyadan kaçmak isteyen maceracılar olarak adlandırsam ayıp etmiş olmam herhalde. Ya da şey olabilir, "Bunlar zararlı kardeşim fırlatalım gitsinler, bakarsın geri gelmezler" türünden mi organizmalar? Kalanlara vahlar o zaman. Akşam sefası günü bugün, peki ama günlerden ne? Ajandama bir göz atsam hiç de fena olmayacak, ah unutmuşum, henüz bir ajandam dahi yok. Takvimlere baksam? Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun. Astrolojim zaten hiç bir zaman iyi olmadı. Mevsimlere baktırdım, kar yağacak dediler, yağmadı. Sen, beni mi andın bugün kalbim çınladı.

Kutumdan da 1 ytl çıktı. Bozdur bozdur harca.


Bu koşturmacanın müziklerini "Mudvayne" yapmıştır. "TV Radio" mesela.
Kedi benim değildir. Ama benim de kedim vardır. Hem de iki tane vardır.
Ama eve sokmam tüyleri dökülür, kist mist yapar, pist mist.
Eve girip çıkan çocuklar var, pist. Kapıdan kovuyoruz balkondan geliyor bunlar. Balkona da çıkamaz oldum mirim, nedir bu işler?

Turn off the radiooo
Turn of the tv.

01:59

Perşembe, Mart 27, 2008

Rhyme and flow

Bazen insan kendisini erimiş hisseder, buz gibi. Hüzün insanı bazen ana haberde yakalar, en ciddi olman gereken anda nereden çıktığı belirsiz olan bir İbrahim Tatlıses üstelik de daha önceden başkalarından çoklarca kere dinlediğin şarkıyı söylerken, dinler bulursun kendini tüylerin diken diken. Olur olmaz o anda gelir birisi "Bu şarkı Deniz Seki'nin değil miydi yahu?" der, "Hıı" diyebilirsin ancak. İlginçtir yani enteresandır.

Enteresan enstantanelerle dolu bir nehir yatağı mıdır bu hayat eğirisi avcumuzdaki? Debisi neyle hesaplanır? Hayat bir nehir yatağıysa, bizler bu nehir yatağındaki taşlar mıyız, zaman dediğimiz çağlayan suyun aktıkça bizi aşındırdığı?

Neyse. Bu sorgulamamıza bir ara verelim zaten pek de keyifli yaptığımı söylemem, daha uzun ve, buraya bir şey bulamadım, daha uzun bir sorgulamamızı ileride yaparız. Bugün bizim büyük yeğen, önce doğan, sayesinde Ceza'nın yeni klibini dinledim, dinlemekle de kalmadım izledim, izlemekle de kalmadım, kendime mp3'ünü yaptım. "Hiç yok deme hit çok".

- Len sen Ceza da mı dinliyorsun?
- Evet dayı ya süper dimi?
- Evet güzelmiş len.

Ceza'yı pek dinlediğimi söyleyemem, ama nasıl diyorsunuz siz, sound'u çok güzel bu şarkının, yeaa, hani lafların oturduğu bir fon var ya, bayağı hoş hem de, sadece fondaki melodiye takılmış durumdayım, aferin lan helal.


Gece msn geyiği notumsusu:

Hasan: depresyona girdim yine (biip)(biip)
Cumhur: (biip)(biip) çık depresyondan ben de girdim ikimize dar burası

Eğleniyor muyuz, hayır. :)

İş Macunu

Sevgili günlük acayip bir üçlü sarmış durumdayım. (Sosyal sorumluluk şeysi, gençler ve her zaman genç kalmak isteyenler, uyuşturucu kullanmak güzel bir şey değildir kullanmayın, alışkanlık yapar, üstelik pahalı bir alışkanlıktır.) Bak,

Bir "Slipknot - Wait and Bleed",
İki "Avenged Sevenfold - Bat Country",
Üç "Mudvayne - Determined".

em-pi-üç başla. Pi eşittir üçvirgünondörtküsür.

Keşke imkan olsa da bunları sana çakabilseydim günlük ama malesef şu an için elimde hiç çivi kalmamış. Toplu iğne de tutmaz şimdi, teğellesem durmaz, hem de eğreti durur benim simetri takıntım azar, benim de kafam bozulur. İyisi mi bu bahsi kapatalım Nalan. Başka sefere inşallah. İnşallah bebeğim. Kes cevap verme bana. (Oğlum bak bu kıyağı kimseye yapmam eklemeyeceğim dedim ama yan tarafa ekleyeceğim şarkıları, şşş kimse duymasın, tamam okey. Okey denmez ona geri, okay. Tamam okay. Okay.)

van tu tri, goowww.

Kafamın dolu olduğunu kabul ediyorum ama bu kadar da dolu olduğunu bilmiyordum günlük, bugün kendi kendime çok acayip şaşırdım. "N'apıyrum lan ben" falan oldum. "N'apıyrum" demedim tabi "N'apıyorum" dedim, yazarken o öyle yazıldı bir anda. Yüzümdeki kılları, ki onlara sakal ve bıyık diyoruz, kesmek üzere lavabonun önünde konuşlanmıştım. Bir yandan çamaşırları yuğmakta olan anneme, hayatta ne yapmak istediğimi hâlâ bilmiyorum anne, acaba astronot mu olsam gibisinden saçma serzenişlerde bulunurken bir yandan da traş olmak için yüzüme, elime aldığım tüpün içinden çıkan hoş kokulu şeyi sürüp fırçayla köpürtmeye başladım. Köpürmüyordu meret. "Az sürdüm herhalde" diyerekten biraz daha aldım, biraz daha aldım, biraz daha aldım. Annem de yuğmakta olduğu çamaşırlardan başını kaldırmadan bana bir şeyler söylüyordu, tam net hatırlayamıyorum şu anda ne dediğini yazamayacağım. "Ulan neden köpürmüyor bu meret?" diye sertçe homurdanıp elimde tuttuğum tüpe kızgın bir bakış fırlattığımda, onun bir diş macunu olduğunu gördüm. İşte o an bittiğim andır günlük. :) Haha pek bir güldüm kendime lavabo başında.

Bak demiştim ya en başta, hâlâ bakıyor musun? Bakma bakma. Müzik dinle evlat kafa yapsın istiyorsan. Kimsayal şeyler seni mutlu edemez, zaten kimyan da kötüydü lisede, herkesin kötüdür takılma bunlara. Benim iyiydi de ne oldu boşver. Kimyon da kötüdür çok kokar, kamyon da kötüdür çarpar falan ayrıca. Elektrik de çarpar, ama o iyidir. Ama iyi diye de gidip prize falan sokma elini kolunu. Analar babalar, aloo, size diyorum hey, manyak mısınız siz? Kitap falan okuyor musunuz? Çocuklarınızın yanında kitap falan okuyun dalıp gitmeyin televizyona öyle koyun gibi. Rol model diye bir şey var, çocuklar size bakıp bakıp embesilleşiyorlar ondan sonra. Önce bir kendinizi geliştirin de, çocuklarınızın gelişimini ondan sonra sorgulayın. Şimdi bu yazıyı okuyan çocuklar, sizinkiler böyle insanlar değiller merak etmeyin, onlar kitap okuyorlar, sizleri de çok seviyorlar ayrıca, televizyona emanet etmiyorlar sizi merak etmeyin. Gidip sorun anne babanıza en son hangi kitabı okumuş, versin de siz de okuyun. Bana bakmayın siz, ben kitap okumam.

Pazartesi, Mart 24, 2008

Dünya Malı Dünyada Kalır


Dünya yetmez, peki ya Jüpiter?

Şey lazım... Hiç bir şey yetmiyorken... bir şarkı lazım, etrafını sarsın, tümüyle sarssın.

Her şeyi sarmalı, duyularını bile sarsmalı. On yüz bin milyon kere dinleyip ontrilyonyüzbin ışıkyılı hızla koşturmalı. O kadar hızlı çarpmalı ki camı kırmadan geçebilmeli. O kadar hızlı itmeli ki durmaktan korkmalı. O kadar çok tekrarlamalı ki reflekslerin alışmalı. O kadar farklı olmalı ki hep yeniden tanımalı. O kadar yükseklere çıkartmalı ki düşerken yaşlanmalı. O kadar sert saplamalı ki elindekini, kolu da beraber girmeli. çıktı mı her şey boş kalmalı. Hiç bir şeye benzememeli ama çok şey ifade etmeli, hiç bir şey anlatmamalı ama saatlerce dinlenmeli, her şeyi sildirip üzerinden tekrar geçirmeli. O kadar soğuk olmalı ki miden titremeli, o kadar sıcak olmalı ki beynin buharlaşmalı. O kadar bağırmalı ki, çığ düşmeli, çığlık olmalı. O kadar çağırmalı ki, çağ değişmeli, çağlayan olmalı...


- Special Thanks -
Bu delüzyonun yazılmasına katkılarından dolayı ve "Wait and Bleed" gibi bir şarkı yaptıkları için Slipknot'a teşekkür ederiz.

Cuma, Mart 21, 2008

oh be hadi be vay be yürü be

Önce bir reklam sandım.

Yahu son zamanlarda duyduğum en eğlenceli şarkı.
Tebrikler, Rebel Moves'a gidiyor.
Fevkaladenin fevkinden de süper.

Kovalasın tavşanlar.
Hadi iyi akşamlar.

insomnia

- Ne kadar güzel gözleriniz var.
- ...
- Şimdiye kadar gördüğüm en saf, en temiz bakışlar bunlar.
- ...
- Ve gördüğüm en ürkek bakışlar var sizin gözlerinizde.
- ...
- Sizi utandırmak gibi bir niyetim yoktu, özür dilerim.
- ...
- Neden susuyorsunuz?
- Hı, bana mı dediniz?
- Tabi ki size dedim, sizden başka kimse var mı burada?
- Bilmem ki, körüm ben.

Salı, Mart 18, 2008

Signals

Üzgünüm günlük, yine içimde tarif edemediğim sıkıntılardan olan gecelerden birini yaşıyorum. Hayat... diye başlayan bir cümle kurmak istedim, kuramadım. Neyse salla hayatı şimdi boşver. Nasıl olsa değişmiyor ne kadar çabalasak da, peki o zaman biz bu hayatı çabalasak da mı yaşasak, yoksa çabalamasak da mı yaşasak, yoksa çabala balaba yabadaba du samting.

Taksimdeydim bugün. Herhalde 1 (yazıyla bir) senedir Taksime gitmiyorum. Yani geçip gittim de, varış noktası olarak gitmemiştim. Bizim Tayfun efendi Taksimdeymiş geceden kalma, İstanbul'un sularını taksim etmiş, oradan ediliyormuş ya eskiden. O da olmasa içmeye su bulamayacağız mirim. Gittiğimde Sıtarbaks'ta kahve içiyordu. "Naber" dedim, "Uykum var" dedi. Neyse ayrıntılarla kendimi yormak istemiyorum şimdi, falan filan, şöyle böyle. Sinemaya gidelim mi, gidelim. Zaten Gençtürksel Pazartesisi.

İşaretlere inanır mısın günlük? Ben inanıp inanmamak arasına gidip geliyorum şu an. Dün yazdıklarım bugün başıma geldi. Bakınız 2 (iki) yazı önce "Sonra hakem yerimizi beğenmedi, arka sıralardan çiftli koltuk ayarladı bir tane. Orada da makinistin sesi geliyordu sürekli." yazmıştım. Bugün gittik gişedeki, daha sonradan suratsız olduğuna kanaat getireceğimiz, görevlinin yanına, "İhtiyarlara Yer Yok da yer var mı?" dedik. "Var" dedi. "Zaten biz genciz." İnsan bir gülümser, neyse. İyi iki tane alalım o zaman, cırt fırt zırt bir şeyler yaptı, "Nereden verdiniz?" dedim, "En arka çiftli koltuktan" dedi. Garipsenme yaşadım bir an. Ama itiraf edeyim benim de aklıma gelmemişti o anda, filmin sonunda aklıma geldi bu yazıyı yazdığım. "Voov Tayfun olaya bak" falan dedim, işaretler falan.

Oof of. Dedik ya sıkıntı, cidden sıkıntı. Film güzel. Bence yani. Sonunda "aa ne biçim bitti" demeyin. Hayat da böyle zaten, pat diye bitiveriyor, diye yazacaktım ama okuyunca takıntılı tarafım ağır bastı, ne olur ne olmaz yazdıklarımız oluverirse gene.

Bu yazının müziklerini İnkübüs yaptı. Ahanda bunu yaptı "Dig"

Bırak bebeğim o kazmayı elinden. Mart'ın kazma kürek yaktırdığı günler çok eskidendi. Küresel ısınma var artık.

Replik

Seni neden seviyorum biliyor musun?
Çünkü kalbimi yumuşatıyorsun sen.

("Bıçak Sırtı" replik)

Pazar, Mart 16, 2008

Şağçma Oluyor

Bugünkü konumuz günlük, şimendifer. Bu arada annemler geçen gün beni naysırdaysır'la karıştırdılar. Var ya dilimleme icadı yeni, televizyonlarda reklamı falan var, küp küp domatesler, boy boy patatasler, kıvır kıvır salatalarımız olacaktı seninle, nayır, nalçak, al sana, dıkşın. Neredeyse evdeki bütün erzağı elime tutuşturdukları ufacık bir - ne ulan bunun adı- soyacakla soymamı istediler. Ben de soydum. Kaptırmış naysırdaysır gibi elime geçeni dilimlerken büyük yeğen geldi bıdı bıdı yaptı. Ben de yeğenimin kafasına taze soğanla vurdum, hehe şoke oldu bir 5 dakika aralıksız güldü, kızardı falan patlayacak sandım gülmekten, ben de patladım o arada gülmekten, sonra o da bana kuru soğan attı, çok ters bir yerime geldi. Salata yapıyordum herhalde, yoksa soğanın konumuzla ne alakası var. Aslında en başında annem "Dereotlarını dal dal ayır" dedi. Biz de ablamla "Dağl!" "Dol" "Doğl" Doağl" şeklinde bu tip durumlarda sürekli kullandığımız laf öbeklerini öbek öbek anneme atmaya başladık. Tutamadı tabi kadın öbek öbek gelen saçmalıkları. Anneme çarpıp seken öbekler büyük yeğene yapıştı. Ben de bu hengamede dereotlarını dal dal ayırmak yerine naysırdaysır doğradım ortamın verdiği unutkanlıktan. "Oğlum dal dal ayır demedim mi onları?" "Daldık ya anne işte, deminden beri n'apıyoruz. Böyle daha güzel oldu bence." Bu arada işte "doğl" "dal" "dol" diyerekten yanıma yanaşan büyük yeğenin kafasına "çot" diye çaktım taze soğanla. Yeşil ve uzun olana taze soğan mı deniyordu? Yoksa pırasa mıydı? Ama pırasanın salatada ne işi var, evet. Aman bir gül bir gül sen, kaptır kendini dayıya kuru soğan at onsan donra. Pardon ondan sonra. Tabi bu zerzevatın mutfakta uçuşmasından çok da haz etmeyen ev sahibesi anne hanım, olaya el atarak, soğanımı elimden aldı. "Acaba kime vuracak?" diye endişeli bir bekleyiş hüküm sürdü bir iki üç dört saniye kadar. Sonra baktık kimseye vurmuyor, "Amaan burada da hiç heyecan kalmadı" diyip içeri gittik. Böyle işte tüm bunlardan etkilenen küçük yeğen de, gitti su damacanasının üzerindeki pompaya bastı bastı ortalığı göle çevirdi. "Evlatcağızım tasarruf tedbirleri falan" dediysek de anlatamadık. Bak n'oldu damlaya damlaya göl oldu. Göl oldu bari baraj kuralım dedik. Büyük yeğenle 9,15'e dikildik. Sonra hakem yerimizi beğenmedi, arka sıralardan çiftli koltuk ayarladı bir tane. Orada da makinistin sesi geliyordu sürekli. Şimendiferin düdüğünü o kadar çok çaldı ki kulaklarımız sağır olmaktan beter olmaktan ziyan olmaktan heder oldu. Voooooovhhh. Bu arada bu kadar dağılan saçma sapan konuyu nasıl da şimendifere bağladım, kendime hayretler ötesi hayret ve fevkaladeden de fevk beslemekteyim. Megalomanyak mıyım neyim? Kehükeh.

Cumartesi, Mart 15, 2008

Yapışkan Tuşlar

Sevgili günlük, merhabalar. Nasılsınız, afiyettesinizdir umarım. Bizi soracak olursanız sağlığınıza duacıyız efendim. Şükranlarımı sunarım.

Baksana, bugün benim büyük yeğenimin doğum günü, hem de dünya kadınlar günü.

Yeğenimin doğum gününü buradan kutlayacak değilim tabi ki. Dünya kadınlar gününü kutlayabiliriz, tüm dünya kadınlarının dünya kadınlar günü kutlu olsun. N'oldu kutlandı mı? Kutlandı. Neyse.

Tüm dünya kadınları için geliyor, Children of Bodom'dan "Kuzeyli Konforu"

Neyyyyse.

Çok fazla dağıtmadan konuya girelim. Yahu nasıl da atıyorsun, henüz bir konu bile bulmuş değilsin mirim. İşkembeden sallamak deyimi tam da senin için uydurulmuş bence.

Şimdi bak günlük, bakıyor musun? Bakmıyorsun, baksana. Bak şimdi. Bak hâlâ başka şeylerle uğraşıyorsun, tamam ekleyeceğim şarkıyı birazdan şu yazma işini bir bitireyim hele. Gerçi girecek konu bulabilmiş değilim hâlâ o da ayrı bir konu.

Bence senin neye ihtiyacın var biliyor musun? Biliyorum, çay içmem lazım benim. Gideyim de çay alayım. Hatta aslında evden çıkmam lazım benim geç kalacağım yoksa mirim. Aaaa.(Hayret ünlemi) Mirim, shift tuşuna 5 defa basınca "yapışkan tuşlar" diye bir şeyin açıldığını biliyor muydu zat-ı âliniz? Ali mi Ali'de kim? Şimdi bu şarkıya tempo tutarken sol serçe barnağım şift'in üzerinde kalmış. Dıp dıp dıp dıp dıp yaparken şarkıdaki davullarla "cirk" diye bir ses çıktı bilgisayardan, bak mesela bir daha yapalım, "cirk" kihik.

Bu arada ketçap çok tehlikeli bir saldırı aracı olabiliyor uzun süre beklerse. Geçen gün müydü dün müydü önceki gün müydü neydi, makarna yapmıştım söylemesi ayıp, neden ayıp o da ayrı konu. Yiyen var yiyemeyen var kardeşim. O zaman pasta yesinler mirim. Ahahayt. Kardeşim falan n'oluyoruz gene, abarttın. Sana burdan bir çakarım bir de yer çakar, bir de Ahmet Çakar. Allah'ım ya böyle bir espri yaptığıma inanamıyorum. Bozuk ketçap mental bozukluğu bu ondan. Ne diyorduk? Daha bir şey diyememiştik evet. Ketçap şişesini elime aldığımda formundaki deformasyondan durumda bir terslik olduğunu anlamalıydım. Çünkü şişenin girinti çıkıntılarının ortadan kaybolmuş olması çok normal bir durum değildi. Kapağını açtığımda "vezüvvvv" diye bir volkanik patlama gerçekleşti. Ekşi bir ketçap kokusu bütün benliğimi sardı. "Böğk. Bozulmuş bu be!" isimli sinema filminin Oscar'a aday en iyi erkek oyuncusu oldum bir anda. Sonra kapağını kapatıp, ikinci bir patlamaya değin dinlenmesi için tezgahın üzerine bıraktım. Bakalım, bugün aile efradı evi teşrif buyuracaklar, özellikle tezgahın görünür bir kısmına yerleştirdim ki, bu yapay yanardağ patlaması karşısında annemim yüzünün alacağı ifadeyi görebileyim. Nıhahahaha, hıhahahaha, nıahahahahaaaaaaaaaa, kötüyüm ben kötüyüm, kötüyüm. kötüyüm. Herkesi hasta ederim, azdırırım, bezdiririm. Ne diyorsun sen mirim kendinde misin? Şarkı ekleyecektik değil mi sana bir saniye. Tahminlerime göre sen bu satırları okuduğunda zaten şarkı çalmaya başlamış olacaktır günlük efendi. Ee? Yani? Yok yani, ileri görüşlülük böyle bir şey olsa gerek.


(otostartı kapalı olduğu için çalmıyor tabi, üçgene basalım.)

"Reaper never lieeeeeeeeeees" diyerekten bugünkü yazımızı bitiriyoruz günlük efendi hazretleri.
Hoşça kalınız.

(Teee 8 Mart'ta yazılmış bir yazıydı bu, şimdi eklendi)

Fobik Asit

f
o
b
i
k

a
s
i
t




fobik asit yakıyor ruhumun her zerresini





korkuyorum...


silik korkularımın izleri var baktığım her yerde...


kimseye göstermediğim,


kimsenin de bakmadığı.

Salı, Mart 11, 2008

Küresel Depresyon ve Dünya Psikolojisi Üzerine

Şimdi bu merkezkaç kuvveti diye bir şey var. Mesela şeyi düşünelim, yerçekimi bir ip olsun. Biz de ipin ucuna bağlanan taş olalım. Dünyanın kendi etrafında dönüşüne benzetecek olursak, ipi çevirdikçe, taş, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle uzağa fırlamak isteyecek, ip ise bırakmadığı için fırlayamayacaktır, bu fiziki bir gerçekliktir.

Peki yerçekimi dünyanın isteyerek uyguladığı bir kuvvet mi? Belki de dönerek bizi üzerinden atmaya çalışıyordur. Olamaz mı? Daha hızlı dönse mesela uçar gider miyiz uzayın derinliklerine?

Dünya psikoloğu dostumuz Bay Kahverengi'ye bu konudaki görüşlerini sorduk, ilginç cevaplar aldık.

- Sayın Kahverengi, sizce dünya bizi üzerinden atmaya mı çalışıyor?
- Tabi ki evet, kimse kimseyi üzerinde taşımak istemez.
- Bu konuda bizi biraz aydınlatır mısınız lütfen? Okuyucularımız merak içinde kıvanıyorlar.
- Dünyanın psikolojisi üzerinde yaptığım çalışmalarda dünyanın büyük bir depresyonda olduğunu belgeleyen deliller buldum. Mesela penguenler, sayıları gittikçe azalıyor. Bu sıkıcı yaratıkları, dünya, artık üzerinde barındırmak istemediği için kendi başına başlattığı bir küresel ısınma süreciyle onları yok ediyor. Keza kutup ayıları da böyle. Kaba hayvanlar olan bu kutup ayıları, depresyona girmiş zavallı dünyanın moralini iyice bozdukları için dünya, onların yaşama alanlarını ve besin imkanlarını iyice kısarak onları yavaş yavaş ortadan kaldırıyor. Ağaçlar mesela, bir nevi ot kısmına dahil olup, ot gibi yaşayan bu canlılardan dünya artık tiksinmekte. Bir hareket bir aksiyon bekliyor moralini düzeltecek, ama malesef ki ağaç adı verdiğimiz bu bezgin yaratıklar dünyamızın yaşama sevincini köreltiyor. Dünya da bu sevimsiz canlıları yavaş yavaş azaltıyor.

Bakın mesela dünyanın artmasını istediği şeylere bir göz atalım, o zaman dünyanın eğlenceye, morale ne kadar ihtiyacı olduğunu anlacaksınız. Mesela otomobiller, küçük sevimli bıcır bıcır yollarda pıtırcık fareler gibi oradan oraya koşuşturan sevimli gazlı şeyler. Ya da gökdelenler mesela, güzel mi güzel, alımlı mı alımlı, baktıkça bakası geliyor bakanların. Sonra sigara alkol seks. Endüstri mesela, üretim, yeni yeni ihtiyaçlar, yeni yeni alacak nesneler. Dünya ihtiyacı olan, moralini düzelten, depresyondan çıkaran şeylerin sayısını arttırıyor, diğer sevimsiz, basit, banal şeyleri yavaşça ortadan kaldırıyor.

İnsanların şunu anlaması gerekli ki, dünyanın umurunda bile değilsiniz. Küresel ısınma diye bir şey yok aslında, küresel depresyon var.

- Teşekkürler Bay Kahverengi. Evet sayın okuyucular, bugünkü konuğumuz Bay Kahverengi ile dünyanın psikolojisi üzerine yapmış olduğu çalışmaları ve yorumlarını konuştuk. Maltepe Ruh Ve Sinir Hastalıkları Rehabilitasyon Merkezi'nden yapmış olduğumuz canlı yayınımız burada sona eriyor. Zaten yemek zili de çaldı. Yemek yememiz lazım, yoksa akşama kadar yemek vermiyorlar bir daha.

Programımızı bitirirken "Bili Telınd" tüm kaba kutup ayıları, sıkıcı penguenler ve bezgin ağaçlar için söylüyor, "Nasıl Gidiyor Bebek?"

Bir sonraki programımızda tekrar görüşmek dileğiyle.

Hoşça kalın.

Tez


Geçen gün bunu izledim. Tez. Cidden hoş.
Kurgusu da güzel vurgusu da güzel.
Sienbisie sağolsun.

Neyse.
Üşüyor gibiyim günlük bu gece, sarılmaz mısın biraz?

Kesik kesik sesimle eşlik ediyorum şarkıya, evde de başka ses yok zaten.
puuşşş mi andır
puuulll mi fardır
teyk mi ol dı veeey.
teyk - mi - ol - dı - veeey.
"Three Days Grace - Take Me Under"
Kesik kesik ancak bu kadar günlük idare et. Ciddi üşüyorum şaka değil bu arada. Salladın bakıyorum sen. Midem titriyor o derece. "Psikolojik" dediğini duyar gibiyim, ki duyuyorsam zaten psikolojimin iyice bozulduğunun ispatıdır bu. Şöyle betimleyelim, yüzmeyi yeni öğrenmişsin, biraz debelenip çıkmışsın havuzdan, kenardasın, yorulmuşsun, nefes nefesesin, ıslaksın haliyle, üşüyorsun, o arada başındaki eğitmen "atla!" diyor. Üşüdüğün için dizlerin birbirlerine yaklaşmış. Saçlarından akan sular önce alnına geliyor oradan da burnunun yanından ağzına giriyor. Refleks olarak ellerini ilerde göğüs hizanda birleştiriyorsun. Kafanı kollarının arasına alıyorsun. Bu arada dizlerin titremeye başlıyor. İşte o anda karnına bir kramp giriyor. Miden titriyor. Suya bakıyorsun. Havuzun dibindeki mavi fayansları sayıyorsun her saniye. Aralarındaki beyaz derz dolguya bakıyorsun. "Acaba kafam yere çarpar mı?" diye düşünüyorsun. "Atla!" diyor. Belini büküyorsun biraz, zıplamaya cesaretin yok, dizlerin kırılıyor hafiften. Eğiliyorsun suya doğru. Aklına birkaç gün önce izlediğim "Piranhas" filmi geliyor suya bakarken. Kalbin daha hızlı atmaya başlıyor. "Atla!" diyor. Bu arada vücudun dışarıya alışıyor, tekrar suya girince üşüyeceğini hissediyorsun. Zaten az olan cesaretin iyice kırılıyor. "Atla!" diyor. Oksürüyorsun, derin bir nefes alıyorsun tekrar. Kollarını iyice uzatıyorsun, kafanı iyice eğiyorsun, ayaklarını birleştiriyorsun. "Atla!" diyor. "Sus be adam! Atlıycaz tamam!"

My life is going to be boing or boring or boiling or bowling or not to be

Hayatım bir mezbelelik olma yolunda emin adımlarla ilerliyorken bazen de garip şeyler oluyor.

Mesela öylesine ekmek almak için girdiğin bir bakkala az önce taze ekmek gelmiş oluyor. Kokuyor. İki tane alıyorsun. Kopara kopara yiyorsun.

Evet bu iyi bir şey olmalı.

Salı, Mart 04, 2008

Stark

Daha ne kadar sürecek bu uykum?
Gözlerim açık ama uyuyorum. Şeytana.
Uymamam lazım biliyorum ama, kalkamıyorum.

Ama sonra bir şey oluyor, mesela rüya. Görüyor insan. Kendini masmavi sulardan yemyeşil çayırlara atarken görüyor. İvmelenme yaşıyor. İmgelenme ve de. Şey oluyor mesela, üzerinden uçan kazları görüyor. Aklına kazma kürek geliyor, ardına cesur yürek diye ekliyor. Salıveriyor. Kendini, "Freedooom" diye bağırıp karanlık dehlizlere kapatıyor. Hiç bitmeyecek sandığı renkli rüyalar kıytırık bir çanak antenle çekmiyor o dehlizlerde. Bağdaşım kuruyor. Islak mıydı ki elleri? Karanlıktı görmedim ki.

Uyumaktan mı korkuyoruz, uyanmaktan mı?

Anadan üryan gibi yapayalnız rüyaların, boşluğa sarılan çırılçıplak elleri oluyor.

Soğuk suyla bir duş mu alsam?
Ya uyanayım derken geberiverirsem?

Dawn of a new day


"Belki de meraktandır yaşama hevesimiz sadece.
Yaşamak ve olacakları görmek için."
.
.
.
Not: Ya günlük, inanmazsın, aylar önce bir gün uykudan kalktığımda "Meraktandır sadece..." diye başladığını hatırladığım, uykumun o sersem saatlerinde kendi kendime düşündüğüm ve uyanınca unuttuğum bu lafı birdenbire bugün hatırladım.
Arşimet kadar sevindim vallahi, kendi kendime.

Günün Şarkısı

Sevgili günlük,
bugünün şarkısını iletiyorum,
yağmur yağsın istiyorum.
Tüm yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum.
Kendime de bir aspirin alıyorum.


(Otostart yapmadım bak kıymet bil, ve her meraklı kıymetli nazik okur gibi üçgene tıkla lütfen.)

Mecidiyeköy'den aşağı

Sevgili günlük...

Sana bir şey söylemem gerekli.

Bugün seni aldattım ben...

Tamamen anlık bir şeydi.

O anda bir yerlere yazmam lazımdı, ve buruşuk bir kağıt parçası ve bitmek üzere olan bir mürekkepli kalemle aldattım seni.

Küçük yeğenim çiğ spagetti yiyordu kıtır kıtır, o anda durumu simultane yazmam gerekliydi, yazdım.

Kahve?

----------------------------------------
Ok. Günlüğümüze karşı vicdanımızı rahatlattığımıza göre, yazımıza geçebiliriz. Bu arada ne yazacağımı unuttum.

Annem torunlarının gelişme aşamaşalarını sürekli bir yerlere not eder. Bu arada annemin iki tane (rakamla 2) torunu var, birisi büyük, birisi küçük. Önce doğana büyük torun diyoruz, sonra doğana küçük. Ama en büyük oğlu benim. Zaten başka oğlu yok. Bir tane kızı var. Kızı da benden büyük. Ben de ona abla diyorum. Ama adı abla değil. Ben ablasına adıyla hitap edenlerden değilim. Enişteme bayağı zamandır enişte demedim, abi derim. Onların çocukları bana genelde dayı der. Ben de onlara kuzu, yavru, len, çocuk, hişt turuncu kazaklı, küçük tay, düdük makarnası, gibi tamlama ve betimlemelerle seslenirim. Hayır, isimlerini biliyorum tabiki. Eğleniriz biz yeğenlerle. Çok severler beni. Ama bu sevgi bazen boyut değiştirip işkenceye benzer. Mağdur da genelde hep ben olurum. Evet ne diyorduk, annem torunlarının gelişim aşamalarını sürekli bir yerlere not eder. Büyük yeğen küçükken -büyük yeğenim de bir zamanlar küçüktü benim- sürekli anneannesiyle vakit geçirirdi. Çünkü bizde kalıyordu. Çünkü ablam çalışıyordu. Büyük yeğen bizde kaldığı için de annem benimle ilgilenmeyi tamamen kesmişti. Ben de zaten İstanbul'da değildim o zamanlar, işin böyle de bir boyutu var. Evin orasından burasından sağa sola iliştirilmiş pusulalar çıkardı. (Pusula; İtalyanca bussola'dan gelmektedir. Küçük bir kağıda yazılmış kısa mektup veya not anlamındadır. Teşekkürler T.D.K.) Bu pusulalarda da genelde annemin kendine has yazısıyla, "şimdi camın önünde, geçen arabalara düt düt diyo", "balkona gelen kediye bakıo, miya miya diyo.", "elini çizdik, bu da benim elim, bi yandan da anini anini diye elimi gösteriyo" gibi şeyler olurdu. Bu tip pusulalar her zaman daha çekici gelmiştir aslında bana günlük. Şimdi aynı şeyleri küçük toruna da yapmaya çalışıyoruz. Çünkü ilerde bunları okuyunca çok güzel oluyor. Mesela bugün kıtır kıtır makarna yemesini yazdık. Annem "Ayol bu fare gibi kırt kırt kırt makarna yiyo, yazsanıza bunları bir yere" dedi. Tabi bana ayol demedi, annem bana ayol demez, oğlum der, çocuk der. Kendisi yazamazdı elinde hamsi vardı çünkü. Biz bugün balık yedik. Ben balık yemem, şnitzel yedim ben. Kaşarlı tavuk şnitzel diye bir şey var, var ya günlük aklın çıkar, acayip bir şey. Neyse, kapatalım bu konuyu. Nayır, Norhan lütfen bu bahsi kapatalım. Tamam Nalan. Nüzgünüm Leyla, bahisler kapandı. Yarına devretti tam 252 mecidiye. (Yazıyla ikiyüzelliiki)

- 252 Kartal - Şişli, Mecidiyeköy'den geçer mi kardeş bakar mısın?
- Geçer abla bin.
- E durursan bineceğiz.
- Duruyorum ya abla.
- Nerede duruyorsun, dursan bineriz herhalde.
- Abla saçmalıyorsun, durmasam nasıl konuşacağız seninle.
- Cep telefonu diye bir şey var kardeşim, insanlar her yerde birbirleriyle konuşabiliyor artık.
- Cep telefonu numaranız yok ki bende.
- Aaa terbiyesiz herif, resmen gündüz vakti taciz etti beni, duydunuz mu duraktaki sakin kalabalık, cep telefonumu istedi. Resmen gözleriynen yedi beni.
- Abla binecek misin bak saat geçiyor, gidecem yoksa?
- Aaa, git ayol git, resmen bu İstanbul'un çivisi çıktı a dostlar.

Ahahayt.

Yetsin mi? Sana şarkı da çakayım mı bir tane? Bakalım, shuffle'ını açalım vinamp'ımızın, heyse hâlin çıksın fâlin, bir de sayı tut, o kadar atlatalım şarkıları. Mesela 17 olsun. Shuffle'da gelecek 17. şarkıyı sana armağan ediyorum. Bekle.

"In Flames - Lunar Strain". Cık. Beğenmedim. Başka tut.
Mesela 9.
"In Flames - Coerced Coexistence". İyi gibi, ama yeterince değil. Başka tut.
Mesela 13.
Vov, budur.
"In Flames - Strong and Smart"
Al bir de benden, içimden geldi,
"In Flames - Murders In The Rue Morgue"

Uzun zamandır seyahatte olan "In Flames" manyaklığım dün gece evi teşrif ettiler. Hazır ol günlük. Akşama sendeyiz.

Elektroyahnisoğanı

Sevgili günlük, birkaç haftadır iş arama mesaisinde olmam beni hayatla ve çalışmakla ilgili sorgulayıcı bir tavra sürükledi. Bir yandan hayatımı sorgularken, bir yandan aradığım işi sorguluyor, bir yandan müzik dinlerken, bir yandan müzik yapıyor, bir yandan yazı yazarken, bir yandan kafam karışıyor, bir yandan ayaklarımı uzatmış keyif yapıyorken, bir yandan çıkıp sokaklarda dolaşıyor, bir yandan yemek yerken, bir yandan da çay içiyorum. Gördüğün gibi aslında çok eğlenceli bir yaşantım var.

Evet, iş kavramına dönecek olursam, "iş bir araç olmalıdır, amaç değil" dedim geçen gün kendi kendime. Bu beni rahatlatmadı değil...

Evet biraz düşündüm de, aslında çok rahatlatmamış. Çünkü para lazım evlat, yarın bir gün bir dükkana gidip de, abi şuradaki elektrogitarı almak istiyorum dediğinde dükkan sahibi öpücükle ödemeyi kabul etmez herhalde. Ya da demez mi, "Hem nerede bu yahninin soğanı?" (Hababam Sınıfındaki müfettiş müzik aletleri dükkanı açtı bilmiyor musunuz? Heh.)

Dışarıda güzel bir hava var, benimse içimde fırtınalar.

Seninle başım dertteee,
Ne yapsam bilmiyorum,
Canımdan bir parçasın,
Söküp takamıyorum.

Hahayt, bunu bir karikatürde görmüştüm. Oradayken komik gelmişti, ama yazınca çok da komik olmadı. Ama ben güldüm. Ama karikatürü gördüğüm için gülmüş olabilirim. Yanılsama yaşamayalım, algıda da seçici olalım. Hücre zarı seçici geçirgendir unutmayalım.

Bu araların şarkısı hep Aces High, takıldı gitmiyor, söküp atamıyorum. Children of Bodom'dan Bir Iron Maiden kavırı. Çok başka olmuş, hatta bence daha iyi bile olmuş diyebilirim. Diyebilir miyim? Dedim bile.

Pazartesi, Mart 03, 2008

Legolamanyak

Gel annem gel. Korkma.
Megalomanyak oldum sadece.
Bir nevi patolojik egoistim yani.
Siz değil miydiniz bize her şeyin en iyisini lâyık gören?

--------------------------

- Ay Şükran bizim oğlan megalomanyak oldu.
- Demee.
- Evet bir nevi patolojik egoistmiş yani.
- Yaa.

---------------------------

- Ay Zarife duydun mu, Nazife Hanımın oğlu lego manyağı olmuş.
- Demee.
- Valla, bütün gün ekolojik patlıcan mı ne istemiş.
- Yaa.

---------------------------

- Ay İlyas Efendi duydun mu, Nazife Hanım'ın oğluna bi'şey olmuş.
- Hee duydum kahvede konuşuyo'lardı.
- Bütün gün koleji patlatıcam falan diyormuş.
- Valla mı?

----------------------------

- Hanım bir kaç gün Nazife Hanım'lara gitme sen.
- Neden?
- Nazife Hanım'ın oğlu bi'yerleri patlatacam falan diyormuş.
- Demee.

----------------------------

- Ay Nuriye duydun mu, Nazife Hanım'ın oğlu anarşiklere karışmış.
- Demeee.

----------------------------

- Kamil efendiii,
- Ne var?
- 2 ekmek 1 süt.
- Gönderiyom abla.


Ahahayt , durup dururken kendimi güldürdüm valla, deli miyim neyim?

Notuznotsunuznotlar: Yazıda ismi geçen şahıslardan hiç biri benim annem değildir, annemin böyle sağlıksız bir düşünce yapısı da yoktur, ben de megalomanyak değilimdir. Dünya da düz değildir.

Bu yazımızın müziklerini "Incubus" yapmıştır. Mesela bunu yapmıştır. Sağolsundur, varolsundur.