Saat biri altı geçiyorken başlıyorum bu yazıyı yazmaya, göz kapaklarım artık yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptal kayık ifadeyi atamıyorum. İyi ki odamda ayna yok. Zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?
Televizyonda somon balıklarını izledim bugün. Atlas okyanusunu geçerek doğdukları yere yumurtlamaya gittiklerini ve bunu da beyinlerindeki manyetik algılayıcılarla yaptıklarını öğrendim. Atlas okyanusunu geçen, köpekbalıklarından kurtulan, sığ nehir sularından geçen, yırtıcı kuşların saldırısıyla başeden somon balıklarının önlerine çıkan şelaleden yukarı zıplarken ayılara yem oluşunu gördüm. Tabiki hepsi değil, düşünsenize milyonlarca balığın içinde oraya kadar gelip de şelaleden zıplayıp geçip gidecekken son anda ayıya yem olan somon balığının hayal kırıklığını hangi kelimeler anlatabilir ki? Yumurtlama alanına gidene kadar somon balıklarının bütün enerjilerini harcadıklarını ve yumurtladıktan bir süre sonra da öldüklerini öğrendim. İşin garibi, yumurtlama zamanı geldiğinde, balıkların şekil şemallerinin tamamen değiştiğini, çirkinleştiğini, düzgün sırtlarının kamburlaştığını, renklerinin kırmızıya dönüştüğünü, alt çenelerinin ileriye doğru uzanarak korkunç bir hal aldığını gördüm. Yumurtladıktan sonra da ölerek, nehir tabanına yığılan yüzbinlerce balık cesedinin yumurtaları koruduğunu gördüm...
Böyle şeyler oluyor işte dünyada, çok garip çok...
Saat biri otuz geçerken bitiriyorum bu yazıyı, göz kapaklarım hala yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptak kayık ifade iyice kaymaya başladı, iyi ki odamda ayna yok, ki olsa da zaten odam karanlık, ki zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?
Televizyonda somon balıklarını izledim bugün. Atlas okyanusunu geçerek doğdukları yere yumurtlamaya gittiklerini ve bunu da beyinlerindeki manyetik algılayıcılarla yaptıklarını öğrendim. Atlas okyanusunu geçen, köpekbalıklarından kurtulan, sığ nehir sularından geçen, yırtıcı kuşların saldırısıyla başeden somon balıklarının önlerine çıkan şelaleden yukarı zıplarken ayılara yem oluşunu gördüm. Tabiki hepsi değil, düşünsenize milyonlarca balığın içinde oraya kadar gelip de şelaleden zıplayıp geçip gidecekken son anda ayıya yem olan somon balığının hayal kırıklığını hangi kelimeler anlatabilir ki? Yumurtlama alanına gidene kadar somon balıklarının bütün enerjilerini harcadıklarını ve yumurtladıktan bir süre sonra da öldüklerini öğrendim. İşin garibi, yumurtlama zamanı geldiğinde, balıkların şekil şemallerinin tamamen değiştiğini, çirkinleştiğini, düzgün sırtlarının kamburlaştığını, renklerinin kırmızıya dönüştüğünü, alt çenelerinin ileriye doğru uzanarak korkunç bir hal aldığını gördüm. Yumurtladıktan sonra da ölerek, nehir tabanına yığılan yüzbinlerce balık cesedinin yumurtaları koruduğunu gördüm...
Böyle şeyler oluyor işte dünyada, çok garip çok...
Saat biri otuz geçerken bitiriyorum bu yazıyı, göz kapaklarım hala yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptak kayık ifade iyice kaymaya başladı, iyi ki odamda ayna yok, ki olsa da zaten odam karanlık, ki zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?
(Eski bu yazılar ya, ancak ekleyebildim, ki ayrıca size ne bundan, evet garip oldu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder