Cumartesi, Nisan 21, 2007

Hastalandıydım biraz, tee eskilerde

Burnum bozuk musluktan az hallice akmakta, başım ağrıyor, sinüslerim zonkluyor. Hastayım be günlük.

Hastayım, az biraz da yastayım, ayrıca çilekli pastayım... Ne diyorum ben ya, kafam yerinde değil. Of ve of diyorum, burnumdan yeterli miktarda nefes alamıyorum, böyle olunca da sinirli oluyorum. Ben hasta olunca hiç çekilmez olurum günlük. 10'a kadar say geçer, 1... 2... 3... 4... 5... 6... 7... 8... 9...

"Zırrr"
- Alo!
- Alo iyi günler, HS bilmemnesinden arıyorum, K****** Kart ile ilgili, ...Bey'le görüşebilir miyim lütfen?
- Görüşemezsiniz, ben oğluyum benimle görüşün.
- Ama kendisiyle görüşmem lazım.
- Ben konuyu biliyorum, istemiyoruz.
- Ama kendisine bu tanıtımı yapmam lazım.
- Ya güzel kardeşim, biliyoruz, babam bunu kullandı memnun kalmadı, istemiyoruz.
- Kendisinden bu cevabı almam lazım.
- İyi al.
(Yaklaşık 20 dakika babamla konuştuktan sonra.)
"Baba bir saniye telefonu alabilir miyim?"
- Arkadaşım, anlama güçlüğü mü çekiyorsun, babam sana 20 dakikadır istemediğini söylüyor, inatla hala ne anlatıyorsun?
- Ama benim bu tanıtımı kendisine yapmam lazım. Telefona alabilir miyim kendisini?
- 20 dakikadır ne anlatıyorsun bitiremedin mi hala?
- Bu sistemi anlatmak benim görevim, görevimi yapmamı engelliyorsunuz.
- Tamam o zaman, ben şimdi telefonu buraya bırakıyorum, sisteminizi anlatmanız bitince kapatırsınız, teşekkür ederiz.
- Ama öyle olmaz ki bu şartlarda konuşamayız.
- O zaman şimdi kapatalım.
Tak!

Yani zorlamayın ama beni buna...

Neyse işte, hastayım, az biraz da yastayım, en iyisi gidip yatayım.
Şarkı da şey olsun, "In Flames - Strong and Smart"
Oldu.

Dumur

Sevgili şey, iyi geceler. Şimdi burada sana "Çilekeş - Kendimden Geriye" hediye etmek isterdim, ama geriye bir şey kalmadığı için lütfen bu bahsi kapatalım. Nayır! Nolamaz! Nalan?

Ne oldu ya, "şey" dedim diye mi alındın? O zaman -alınan dosyalarıma- bakalım belki oradasındır. Nıhahahaha(Kötü karakter gülmesi)... Yahu bu ilkokuldan kalma espriyi de nereden yaptım şimdi gece gece, ayrıca ilkokuldan kalmış olamaz, ilkokulda -alınan dosyalarım- diye bir kavram yoktu çünkü, çok attım kanaatimce. Kanaatim de 10'du halbuki, ee 9 mu kaldı şimdi? Bravo bana aferin. Sen böyle saç kanaatleri bakalım nereye kadar? Bol keseden kanaat dağıtan hocalara benzedim. Ney? Nasıl yani? Ne alaka? Ona "Ney" denmez bir kere "Ne" denir. Bir kere mi denir? İki kere desek? Öööf gece gece nereden sardın başıma sen ya? Şimdi bu ayçekirdeği var ya, çok garip, yiyorsun yiyorsun yiyesin geliyor, sonra yine yiyorsun, yine yiyesin geliyor, ee ne bu yahu sonsuza kadar ayçekirdeği mi yiyeceğiz? Ayrıca da neden ayçekirdeği? Bence çok mantıksız bir isim. Ayla ne alakası var ki bunun? Merhaba, evet alakası yok. Sen de kimsin? Ben Ayla. Seninle mi alakalı bu? Yoo, ben yazarın sulanmış dimağının bir eseriyim. (Çüşş, kendine yazar dedi...) İyi o zaman, Ayla diye biri yok yani? Bilmiyorum belki vardır. Ama ayçekirdeğiyle alakası yok. Yayla var istersen. Kalsın. Evet. Peki bu ay ne alaka yani, ayçekirdeği, İngilizler sunçiçeği diyor buna. Suçiçeği değil be, o hastalık. Ben geçirmiştim, her yanında çiçek açıyor, güllük gülistanlık oluyor her yer. Ama bu da bir hastalık gibi evet, bir bağdaşım oldu. Bağdaşım mı o da ne? Amma atıyorsun ya. Eskiler "Günebakan" demiş bak ne güzel, bir anlamı var en azından, neden, güne bakıyor çünkü, düne bakmıyor. Sonra hangi ileri zekalı değiştirdiyse bunun adını ayçekirdeği yapmış. Ayrıca, ayçekirdeği yapmamış, ayçiçeği yapmış, karıştı. Bunu bir araştırmalı... Araştırdım bulamadım, her neyse. Ayrıca 7.5cm'e kadar ayçekirdeği varmış, pardon 7.5mm'miş. Bak bu arada uydurdum ama "Bağdaşım" diye bir kelime varmış cidden, "Tutarlılık, İnsicam" demekmiş. Aferin bana. Demek ki işsiz kalsam TDK'da işim hazır, ben de çok güzel kelimeler türetebiliyorum. Evet, bu arada zaten işsizim, yarın bir TDK'yı arayayım bakalım, işim hazır mıymış?

- Alo, iyi günler TDK mı?
- Evet.
- Bağdaşım?
- Efendim?
- Bağdaşım bağdaşım?
- Efendim?
- Bağdaşım diyorum ya anlamıyor musun?
- Anlıyorum da, neden diyorsunuz?
- İşim hazır mı?
- Efendim???
- İş iş?
- Ne işi?
- TDK'da işim hazır olacaktı benim?
- Bize öyle bir bilgi gelmedi.
- Nasıl olur ya? Nasıl gelmez? Belgegeçeriniz bozulmuş olabilir mi?
- Olamaz.
- Tıpkıçekim makineniz nasıl?
- Deli midir nedir ya? Tak. Düüüüüüüüt (La tonu)

Böhühü :) :)

Gözümün içine içine bak


Ne bakıyorsun?

O kadar yakından bakma...
Gözlerin bozulmasın...

What?

Birinci tekil çekimli
Edilgen bir fiildim.
Hep gülerken çekildiğim
Çocukluk resimlerimde.

Şimdi neyim...
Şüpheliyim...

Kuş Beyni

Sevgili günlük, bir günü daha bitirirken sana demek istiyorum ki, şu gıcık olduğum martılara gıcık olmakta ne kadar haklı olduğuma bir kere daha kanaat getirdim. Aferin bana, kanaat notum 10 bravo.

Evde patlamak üzereydim ki, "Dur ya" dedim, "n'apıyorum, evde patlayıp odanın duvarlarına partiküller halinde saçılacağıma, çıkayım dışarıda patlayayım, hem temiz hava, şöyle saçılabildiğim kadar saçılırım, açık alan." Çok mantıklı geldi, bizim T ile buluştum, o da dertliymiş, uzun zamandır Mc'e gitmemiştik, gittik, şu gnçtrkcell kampanyasını hala bitiremediler, sömürdükçe sömürüyorlar milleti, gittik bizde bir güzel sömürüldük. Uzun zamandır yemeyince hamburger iyi geliyor insana. Sonra H geldi, sormadan iki menü de o kapmış, getirdi. Gerekli kaloriye ulaştık artık tamam daha bir şey yemeye gerek yok 1 2 gün. Bu arada Mc'teki serçelerin doğal beslenme döngülerinin bozulduğuna şahit olduk. Çok garip, kendimiz sağlıksız beslendiğimiz gibi, kuşların da beslenmesini bozuyoruz. Patates kızartması yiyen serçeler tarafından etrafımız sarıldı. Ufak tefek lokmalar atmaya başladık sağa sola, bu lokmaları havada kapan serçelere hayretle baktık. Neyse yedik bitti falan, oturuyoruz, "cork" diye sol omzumda bir ses duydum. Kafamı kaldırdım, martı. "Anaaa, o da ne?" "Kuşbeyinli martı omzuma s.çmış." (Aaa ne kadar kabasın, "pislemiş" denir ona... Senin omzuna s.çsın bakalım sen "pislemiş" diyebiliyor musun?) Zaten gıcık oluyordum martılara, şimdi iyice sinir olmaya başladım, harbiden kuşbeyinli hayvanlar. Kocaman sahilde geldi bula bula benim omzumu buldu salak. Bu arada en son simit yemiş sanırım.

Üç Yüz


Sevgili günlük, 300'ü izledim, gece gece acayip ardinal doluyum, konuşma çok fena yaparım... Ardinal değildi o ya... :)

Zıpla Somon

Saat biri altı geçiyorken başlıyorum bu yazıyı yazmaya, göz kapaklarım artık yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptal kayık ifadeyi atamıyorum. İyi ki odamda ayna yok. Zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?

Televizyonda somon balıklarını izledim bugün. Atlas okyanusunu geçerek doğdukları yere yumurtlamaya gittiklerini ve bunu da beyinlerindeki manyetik algılayıcılarla yaptıklarını öğrendim. Atlas okyanusunu geçen, köpekbalıklarından kurtulan, sığ nehir sularından geçen, yırtıcı kuşların saldırısıyla başeden somon balıklarının önlerine çıkan şelaleden yukarı zıplarken ayılara yem oluşunu gördüm. Tabiki hepsi değil, düşünsenize milyonlarca balığın içinde oraya kadar gelip de şelaleden zıplayıp geçip gidecekken son anda ayıya yem olan somon balığının hayal kırıklığını hangi kelimeler anlatabilir ki? Yumurtlama alanına gidene kadar somon balıklarının bütün enerjilerini harcadıklarını ve yumurtladıktan bir süre sonra da öldüklerini öğrendim. İşin garibi, yumurtlama zamanı geldiğinde, balıkların şekil şemallerinin tamamen değiştiğini, çirkinleştiğini, düzgün sırtlarının kamburlaştığını, renklerinin kırmızıya dönüştüğünü, alt çenelerinin ileriye doğru uzanarak korkunç bir hal aldığını gördüm. Yumurtladıktan sonra da ölerek, nehir tabanına yığılan yüzbinlerce balık cesedinin yumurtaları koruduğunu gördüm...

Böyle şeyler oluyor işte dünyada, çok garip çok...

Saat biri otuz geçerken bitiriyorum bu yazıyı, göz kapaklarım hala yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptak kayık ifade iyice kaymaya başladı, iyi ki odamda ayna yok, ki olsa da zaten odam karanlık, ki zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?
(Eski bu yazılar ya, ancak ekleyebildim, ki ayrıca size ne bundan, evet garip oldu.

Pazar, Nisan 01, 2007

Gereksiz Bölge - (Olmasa da olurdu) - Bölüm:4

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Offf ve offf

Remedios Silva Pisa'dan... Şarkıda ney üfleyen de Kudsi Ergüner. Tüyleri diken diken etmiyor mu? Vengo'nun sonu. (Powered by Yuğtub)

Ama bitmiyor işte yol...

zip

Balıkçının tezgahında yüzlerce balık gördüm,
renk renk, boy boy, farklı farklı...
Hepsi de boğularak ölmüş...

Uyarla

Güncel bir Nasrettin Hoca uyarlaması...

C: h.... naber
H: iyi kötü karışık kafalı
C: s2e21 ne?
H: season 2 episode 21
C: acayip
H: prison break
C: acayip
C: cmrtesi görüşelim mi
H: olabilir
C: senin flashdisk öldü bu arada
H: inanmam bu arada
H: ölmez
C: o zaman doğurdu
H: ona asla inanmam
C: o zaman ben cumartesi getireyim senin flashdiski
H: :) o olur
C: :)

Cefakar arkadaşım H'a flasdiskini yaklaşık 2 aydır kullandığım için teşekkür ederim...

Ee, ama bundan size ne ki? Sıkıntıdan hep, sıkıntıdan... :)

4.Element: Tahta

Selam günlük naber? Eh işte, iyidir. 3 gündür evde bir dolap kütüphane boşaltma mesaisidir gidiyor, anlam veremiyordum, ama dün herşey ortaya çıktı. Bu arada ne kadar çok ansiklopedi varmış evde hayret ettim, doğru dürüst birini de açıp baksak bari, neyse. Şimdi zaten "okunanlar" "arada bir okunanlar" "okunmayanlar" olmak üzere evdeki basılı eserleri sınıflandırmaya başladık, Ne anlatacağım hala başlayamadım bu arada. Kütüphane büfe ve dolap karışımı olan bu devasa tahta yığınını neden boşalttığımızı öğrendiğimde, annem elime dekupaj testeresini tutuşturmuştu bile. Dolaplarının üst katlarındaki 40 cm'lik kapaklı yerleri kesip çıkarıp, boyunu kısaltacakmışız dolapların. "Sebep?" "Çok uzun bunlar, holü karartıyorlar." "Yahu kaç yıllık dolap antika olacak nerdeyse." "Kesin, orası kesilecek, bunun da kapağı onun üzerine çakılacak, o dolaplar kısalacak, o kadar." Tamam dedik, aldık elimize metreyi kalemi, çiziyoruz şurasını keselim, şuradan çıkanları bunun üzerine çakarız, ee bunun üzeri boş kaldı, ona da şunları birleştirip çakarız, üstte nasılsa gözükmez, "Öyle eğreti yapmayın, bak düzgün yapın", falan derken, ben 20 küsür yıllık dolabı dekupaj testeresiyle keserken buldum kendimi. Allah'ım inanamıyorum o nasıl bir talaş fışkırması öyle. Dolabı karşımdan tutan babamın lacivert hırkası açık kahverengi oldu o derece yani. Sanki mübarek, tahta değil, her yere bir tazyikle tahta talaşları saçılıyor, talaş demek te yanlış böyle mikroskobik partiküller buldukları bütün deliklere doluyorlar. Sonra yere yatırdığımız dolabın arkasındaki kontraplak, ya da kontrplak, ya da her ne haltsa, işte onu kesmeye başladık, ince olduğunu düşünerek kolay kesilir diye umutlandığımız bu tahta soyu hiç de beklediğimiz kadar sorunsuz bir kesim sağlamadı. "Allaah Allaah, neden kesmiyor bu?" "Tahtadan da böyle ses çıkar mı ki" "Bir şeye değiyor sanırım" gibi ihtimal cümleleri arasında, büfenin arka kontraplağına, yada kontrplak, ya da her ne haltsa be amaan, yapıştırılmış aynayı çıkarmadığımızı farkettik, ama farkettiğimizde aynanın ilk catırtıları gemişti bile, sonra battı fişing yan going hesabı, dong bir koydum aynaya kırdım kafadan. Artık o nasıl yazıldığını şu anda tam bilmediğim açıp da sözlüğe bakmaya da üşendiğim kontraplağı hatır hutur kestim. İlk dolap kesilmişti. Şimdi de diğer dolabın öndeki büyük kapağını bunun üzerine göre kesip buraya çakacaktık, ki nitekim yaptık da. Etrafa saçılan mikroskobik partiküller nedeniyle annem bir ara sinir krizleri geçirdi. :) Waay, marangoz mu olsak acaba? Bir dolap ancak bu kadar güzel tamirat tadilattan geçirilir. İlkini becermiş olmanın gazıyla, ikinci dolaba daldık. İkinci dolap, ikinci olmasından mütevellit daha bir kolay oldu gibi geldi bana sanki, neyse. O arada Avrupa yakası başlayacak diye sevinirken, donk, maç olduğunu öğrendim. C abi de tel açtı, maçı izlemeye geliyorum diye, oh dedik iyi muhabbet olur. Ki oldu da, bu arada maç da güzeldi. Yalnız şu prezervatif reklamlarını özellikle mi bu saatlere koyuyorlar hayret, maç izliyoruz, devre arası, masa başında çay kek vs, annem de üzülmüş 2 gol yedik diye, bir yandan annemi teselli ediyoruz :), bir yandan işin makarasındayız, çıkan reklama bak, prezervatif, bir de geciktirici etkiliymiş, e çüş artık ya...
Neyse işte, maç güzeldi, dolaplar da güzel oldu, hayat da güzel...
Bugün de böyle bitti.