Salı, Mart 27, 2007

?

Heyhey..!

Siz hiç kırmızı bir ağaç gördünüz mü?





Pazartesi, Mart 26, 2007

Engine

Selam günlük, naber. Yahu bu saatleri ileri aldığımız zaman sanki hayatımdan bir anda 1 saat gidivermiş gibi oluyor, bu da beni çok üzüyor, hatta oturup ağlayasım geliyor, hatta oturup ağlayayım... Böhühü, aman ne komik. Neyse.

Msn penceremin altında şöyle bir link vardı.
Ahanda bu:
http://click4thecause.live.com/Search/Charity/Default.aspx?locale=tr-tr

İnternette her gün aralıksız mütemadiyen biteviye yaptığınız aramaları bu linkteki arama motorundan yaptığınızda yerinizden bile kıpırdamadan yardıma muhtaç insanlara yardım yapma imkanınız oluyor, bence hoş bir uygulama. Hatta Google da böyle bir uygulama başlatsın, yetkililer, aloo, Google yetkilileri, heoow... Kime diyorum ben, baksanıza buraya... Şişşt, sen sen, gözlüklü, bir yetkiliyi çağırır mısın bişey söyliycem. Aloow, sen sen, baksana buraya... Oohoo kendin söyle kendin dinle, hayret bir şey... Neyse.

Bu kadar. Bitti.

Pazar, Mart 25, 2007

İşlem

- Buyurun hoşgeldiniz...
- Hoşbulduk...
- Ne işlem yapacağız?
- Yok yok, fazla bir işimiz yok, ben sadece kırıklarımı aldıracaktım...

Cumartesi, Mart 24, 2007

Günden Gereksiz Şeyler (Ders İçerikli)

Eveet, bugün okula gittim gene ben demiştim, diploma almaya. Hava da bir yağmur bir yağmur, sorma gitsin, aman yağsın yağsın. Dünya soğumaya çalıştıkça biz inatla ısıtıyoruz demiştim ya, cidden öyle, doğru düzgün kar yağmadı ya, neyse. Vapura bindim, yağmur çamur demeden üst kata çıktım dışarıda en arka koltuğa oturdum. Soğuk biraz ama olsun. CD playerımın kulaklıklarını da taktım kulaklarıma, açtım son ses Children of Bodom dinleyerek sisli ufuktan geçen şileplere baka baka yolculuk yapıyorum, keyfim yerinde, ama yook, olmaz bu çocuğun keyfinin muhakkak kaçırılması lazım değil mi, tabi, kadının biri, koskoca gemide o kadar yer dururken geldi yanıma oturdu, sigara içmeye başladı. Yahu be ablacım, belli ki bak uzaklaşmışım herkesten, tek başıma müzik dinliyorum şurada, gelip de tüm keyfimin içine içine sigara dumanlarını üflemenin bir alemi var mı? Şimdi, bir şey desem, "Aaa babanın malımı istediğim yere otururum" tarzında bir cevap gelecek belli tipinden. Bende hiç muhattap olamam şimdi ablacım seninle kusura bakma. Ya sabır, deyip "You're Better off Dead" şarkısın tüm sözlerini bu ablaya armağan edelim tepe tepe kullansın dedik. Hayırlı uğurlu olsun. Neyse ki fazla durmadı.

Sonra dönüş yolundayım, Maltepe isimli vapur geldi bu sefer. Gene geçtim arkaya tek başıma oturdum, yağmur yağıyordu, koltuklar ıslaktı, "oh" dedim "kimse gelmez". Hayda bu seferde iki tane Rus turist geldi. Biri erkek, diğeri kadın. Erkek olan yanıma oturdu, kadın ayakta kaldı, peçete arıyor koltuğu kurulayacak da oturacak, çüş ulan dedim deve, insan biraz centilmen olur. Kadının omzuna hafifçe dokunup, buyurun der gibisinden kalktım yerimi verdim, turizme bir katkımız olsun mahiyetinde. Herif atladı "Oo thank you, thanks" falan, her ne kadar içimden "Thank you ha? Thank you, al sana thank you, deyip sağ sol girişmek istesem de, gevrek bir gülümsemeyle geçiştirdim, thanks diyeceğine azıcık insanlık öğren. Neyse. Ben de geçtim içeriye oturdum, tabi her yer dolmuş, kanarda köşede bir yer bulup, karşımdaki yangın söndürme tüpüne bakarak süper bir yolculuk yaptım. Sonra da eve geldim bitti, bu kadar.

Bu hikayeden çıkarılacak dersler,

1: Herhangi bir yerde topluluktan uzakta tek başına oturan insanların yanına gidip de keyiflerini kaçırmayın, herkes benim gibi şarkı sözü hediye etmez.
2: Centilmen olun.

Günden Gereksiz Şeyler

Günün -gereksiz- getirdikleri...

Nihayet diplomama kavuştum. Artık ben de diplomalı işsizler kategorisindeyim.

Şu haberlerdeki 8 dakika ara meselesi hala sürüyor, peki haberlerde reklama girerken kaç dakika süreceğini söylüyorlar da, dizilerde neden söylemiyorlar? Onu da söylesinler, ben bir kere dakika tuttum, 10 dakika falan sürüyor reklamlar. Dizi de 20 dakika sürüyor. 20 dakika dizi, 10 dakika reklam, 20 dakika dizi, 10 dakika reklam... gibi.

NTV'de "Benim Güzel Ülkem" adında bir belgesel vardı. İşgalden sonra Irak'taki seçimleri anlatıyordu. Bence tekrar verirlerse izlenmesi gereken bir belgesel. Oturduk ailecek onu izledik. İzlerken bununla ilgili birşeyler yazmak lazım diye düşündüm, ama şimdi oturunca aklımda sadece şu cümlenin kaldığını gördüm. "Daha sonra tanıyıp öldürmek için seçmenlerin görüntülerini çekmişler midir?" diyordu Irak'lı Sünni bir kadın.

He bir de insan annesiyle babasıyla oturmuş televizyon izlerken reklamlarda cart diye prezervatif reklamı çıkması çok garip oluyor... :) :)

Sonra reklamda sözü edilen ürünün sitesine girdim, sitede aşkometre diye bir yer gördüm, isim ve soyisimlerinizi yazın aşkınızın gerçek gücünü bulun diyordu, oraya Burhan Altıntop ve Makbule Kral yazdım. %74 çıktı. Hehehhe.

Çarşamba, Mart 21, 2007

Şiş





Evet şarkı geliyor;

Öncelikle, sadece 2 ay (3 te olabilir) ödemedim diye kredi kartımı kapatacaklarını söyleyen banka çalışanlarına,

Ayrıca HS Group diye bir yerden Kadıköy Kart diye gereksiz bir şeyi satmak için sürekli bizim evi arayan insanlara,

Diplomamı hazırlamamakta direten öğrenci işleri personeline,

Bir de kendime...


Not: "Şarkıyı çok beğendim ne olur bana da gelsin" diyorsanız, monofonik için "sis", polifonik için "psis", gerçek ses için "gsis" yazıp, bir şişeye koyup denize atınız.

Salı, Mart 20, 2007

İmgelenmek

Bugün "Children of Bodom" dinleyerek güneşin ensemi ve daha sonra da alnımı pişirdiği bir cam kenarında durgun durgun durgun denize bakarak Beşiktaş'tan Kadıköy'e geçtim. Aslında tam durağandım diyemem, durağanlık göreceli bir kavram. Yani bir nevi referans noktası olayı;

Karşımdaki kadına göre durağandım, ama Kadıköy iskelesinde bekleyen sıkıntılı kalabalığa göre hareketliydim, hatta biraz daha acele etmeliydim...

Neyse... Vesaire...

Eskiden vapura binmek benim için özel bir hadiseydi, çocuklar gibi sevinirdim vapura binileceği zaman, ki zaten çocuktum. Çok binemezdim çünkü, bütün akraba-i talukat Anadolu yakasını mesken seçtiklerinden mütevellit bayram seyran gezmelerinde belki işte bazen denk gelirse o da vapura binilirdi. Ki ben de şu anda anımsamaya çalışıyorum vapurda geçen bir imge gelsin diye kafama ama olmuyor. Zaten "confused" demiştik onun için, neyse fazla yüklenmeyelim. "Zınk" dur geldi, sıkma portakal suyu, "dıkşın", kaşarlı tost. Evet vapur deyince aklıma gelen şeyler bunlar oldu, sıkma portakal suyu ve kaşarlı tost...

Gerçekten de bazı yerler insan beyninde bazı imgeler bırakıyor, mesela hastane deyince de, Eski PTT Hastanesinin röntgen bölümüne inen koridor geliyor aklıma, loş, sessiz ve eğimli. Başından bakınca sanki insanı içine çeken bir perspektifi vardı. Bir de bahçedeki büfenin karışık tostu.

Şu tost meselesine bir eğilmem lazım...

- Sevgili günlük, sana bir şarkı önereyim mi?
- Önerme!
- "Children of Bodom - Needled 24/7". Bence budur...
- Önerme dedik sana.
- Ben seni dinlemiyorum ki...

Pazartesi, Mart 19, 2007

Absolut

Kafamda onlarca kelime var birbiri ardına getirip anlamlı bir cümle yapamadığım...

Pazar, Mart 18, 2007

Başlık maşlık yok

Ulan her seferinde kaçırıyorum, "Yeni Türkü - Karanfil" biter bitmez, DapDadapDapaDapGrawn diye "In Flames - Land of Confusion(Genesis Cover)" başlıyor. Shuffle'ın azizliğine geldik. Aziz Shuffle. Genesis Cover. Ama benim bütün durgun ve sakin havam "Dapdapadap" diye başlayan davullarla dövülüyorken nasıl dramatik bir yazı yazabilirim ki? Olsa olsa travmatik olur...

Ahşap bir ev imgesi oluşuyor bu şarkıyı dinlerken hayalimde, kalabalık, ama çok fazla değil, böyle hani soğuk kışlardan birinde bir Pazar sabahı hep birlikte toplanılıp kahvaltı edilen... Sabah erkenden evin annesinin yaktığı soba, holde kurulan kocaman beyaz örtülü masa, kesilen ekmekten çıkan taze buhar, sofrayı kurarken sıcak ekmekten koparılan kaçamak lokmalar, camın dışında yağan lapa lapa kar, renkli saplı çay bardaklarına konan sıcak çay, evin babası başlamadan önce yemeğe başlamaya çekinen ürkek bakışlar, sobaya en yakın oturanın giderek artan harareti, gülen gözler, sobanın üzerindeki maşada duran dünden kalmış ekmeğin dilimleri, zorla ekmeğe sürülen tereyağla bal, ortaya sonradan çıkan sucuklu yumurta... :)
...televizyonda da kovboy filmi.

Gerçekten de, bir yağmur yağsa da büyülense yeniden dünya?...
Biz de bunları hatırlayıp ağlasak?...
Olmaz mı?...

No Comment

İyi geceler günlük, her ne kadar gün yorucu geçse de ben bu sabah güzel uyandım aslında, hatta erken bile sayılabilir, 10:00 falandı. Gece 02:00 falandı anneme dedim "Yarın bir yumurta yapalım kahvaltıda anne ya olur mu?" diye. "Kalkmıyorsun ki" dedi.... Bu sabah kalktım ama. Uykumun arasına giren melodilerle. "Yeni Türkü - Karanfil" çalıyordu tavaya düşen yumurtanın cızırtısının yanında...

O anın şarkısı da başka bir şey olamazdı zaten...

Cumartesi, Mart 17, 2007

Active

Cumartesi mumartesi demeden amelelik yapıyorum valla, bir iş bulup çalışsam en azından Cumartesi Pazar tatilim olur, ama işsiz olunca her gün mesai, anlamadım ben bu işten birşey. Sabahtan beri bahçedeyim. Yanımızdaki ev satılmıştı, aa ben sana onu söylemedim bak, ya üzüldük, ulan yanımız da apartman mı olacak acaba diye, ama imar buraya apartman yapılmasına müsade etmiyormuş, eheh, iyi oldu. Şimdi yanda bir tadilat falan, bu arada bize cephe olan duvarın üzerine çit yaptılar adamlar, güzel oldu, nerden nereye, "çitin üzerine doğru giden zakkumu budadım" demek için herşeyi açıklamak zorunda kaldım olaya bak. Neyse, sonra bizim arka tarafa yaptığımız bir tane atölyemsi oda vardı, onun kapısına parmaklık yapılacaktı, daha doğrusu yapılmıştı da takılacaktı, ama beyaz boyalı, boyaları dökülmüş paslanmış parmaklığın oraya takıldığını gören annem fıttırabileceği için parmaklığı boyamaya karar verdik. (Bak mesela şimdi o parmaklığın paslı köşesinde beyaz boyanın kalktığı yerin makrosunu çekmek lazımdı, ama fotoğraf makinem yok, öhhüüü. -Bir anlık depresif atak- geçti, neyse tamam) Evet boyamak için önce boya bulunması gerekliydi, daya önceden camların parmaklıklarını boyadığımız mavi boyayı aramaya başladım, ama bulamadım, bu arada mavi boyayı ararken kömürlüğün rafı yıkıldı, bir de onu düzenlemek zorunda kaldım. Bahçede bir oraya bir buraya giderek boya ararken, benim salak hiperaktif kara sokak kedim "cırt" baldırıma tırmığı takıverdi, lan manyak napıyosun. Herif Mart sendromuna girdi herhalde, de bize niye çatıyor anlamadım. Öteki Tekir de yok bayağıdır zaten, iyice serseri oldu. Neyse, manyak kediyi çevremden kovaladıktan sonra, annemin elinde boyayla çevresine parlak hareler saçarak geldiğini gördüm. (Çok sinematografik oldu be, neyse.) Evet boya işini de bitirdim, sonra da yukarıya çıktım, biraz dinlenmek için, işte şimdi yukarıdayım, birazdan ne olur ne olmaz diye soğuk akşamlarda yakmak üzere odun kesmeye ineceğim aşağıya, bir de ikinci kat boyayı atacağım, inmeden biraz dinleneyim dedim, "Ensiferum - Frost" dinlerken, Dorillong, bizim H ile kısa bir diyalog yaptık.
Şöyle ki;

h: naapan ensiferum
c: höy
h: sanada höy
c: bahçedeydim,
c: önce zakkumu budadım
c: sonra
h: "Hiperaktivite Babadan Erkek Çocuga Miras " RealAge
c: aşağıdaki atölye gibi odanın kapısına parmaklık yapıoduk onu boyadım
c: şimdi de gidip 2. katı atıcam
c: Allahtan babam hiperaktif değil
h: Allahtan
h: :)
c: ben hiperaktif değilim ki, aksine tembelim ben
h: hadi len
c: ulen nerem hiperaktif benim
h: bolge olarak veremicem
c: ahahaa
h: mesela böbreklerin hiperaktif hiç durmuyor surekli çalışıyor
h: :)
c: ç
c: ç
c: ç
c: çüüş
c: hehehe, yazamadım
c: prostat mıyım acaba?
h: bilemem
c: hehehe
h: ben histerik miyim peki
c: histerik ne?
c: soralım
c: sevgili google, histerik nedir
h: sen google a sor akşam bende sana sorarım
h: :)
h: yemek
c: aşırı duygusal/dramatik kişilik bozukluğu olan.
c: bence sen histerik değilsin, biraz fanatiksin

Sonra H gitti, bir daha da görünmedi, şimdi bende gidiyorum, odun keseceğim, şarkı "Deep Purple - Not Responsible"

Cuma, Mart 16, 2007

Pure Dismay

Naber lan günlük, okula gittim ben bugün. Daha önceki günlerde "Çüüüş" dedirten harç borcumun takibini yapmaya gittim, iyiki de gitmişim, "Çüüüş" dediğim borç, yarı yarıya azaldı, beni bu dönemde öğrenci saymamaları gerektiğini enstitüden gelen kağıt ile karara bağlamışlar. Ama ben yine de özlemle beklediğim CanonS3is'ime kavuşamıyorum, hüngürt. Neyse, günlüğün gereksiz -günün getirdikleri- kısmını böylelikle bitirelim.

Vapurla geçtim yine karşıya. "Soilwork - Mindfields" çalarken CD Player'ımda, acıyan gözlerle insanlığın eğlencesi olmuş olan martılara baktım.

Etrafımızdaki bazı insanlar kendilerini bazen ne kadar çok düşürüyorlar... Garip yahu... Ve ne yazık ki bu insanların çoğunluğu erkek... Hehe, ben çok gülüyorum bu hallere. Mesela otobüs duraklarında, kendi aralarında konuşan gençlerin yanına güzel bir bayan geldiği zaman, hepsi birer espri makinesine dönüşüyor ve yüksek sesle birbirlerine espri yapmaya gülmeye başlıyorlar. Ya çok feci bir durum. Yapmayın arkadaşım şöyle şeyler, hayır yani ne bekliyorsunuz, güzel bayan muhteşem esprilerinizden birini duyacak ve yanınıza gelip "Hey genç adam, son zamanlarda senden daha komiğini görmedim mi" diyecek? Ya öldüreceksiniz beni... :) Aynen devam...

Bu durum bayanlarda hiç mi yok, diyeceksiniz şimdi. Bilmiyorum belki vardır, ben rastlamadım daha. Farketmez ki, o da komik.

Bu arada haberleri izliyorum demiştim ya, gene izledim, şu Irak ve Ortadoğu meselesi, haberlerde, oralarda ölen insanlardan o kadar rahat bahsediliyor ki, sanki günlük doldurulması gereken bir kota varmış gibi. Bu da garip...

O zaman yazımızı, bir şarkı sözüyle bitirelim;
What can we do, what can we say...
Our veins are filled with pure dismay...

Haberler

Kim?
Kiminle?
Nerede?
Ne zaman?
Ne yaptı?
Kim gördü?
Ne dedi?

...diye bir oyun vardı eskiden ya, oynardık biz çocukken. Bir çember oluşturur, bir kağıt alır, Yukarıdan aşağıya doğru bunları yazar ve elden ele dolaştırarak her soruya farklı bir kişinin cevap yazmasını sağlardık. Her cevapta o satırı katlardık ki gözükmesin. En sonunda da sırayla okurduk. Tabi herkes bir öncekinin ne yazdığını göremediği için ortaya çok saçma şeyler çıkardı, sanırım benim bu saçmalamalarım oradan kaldı. :)

Bu arada 2 - 3 gündür haberleri izliyorum, bütün haberlerde bir "8 dakika" olayıdır gidiyor. "Hiç bir yere ayrılmayın, tam 8 dakika sonra tekrar beraberiz". "Haber bültenimiz 8 dakika aradan sonra devam edecek"... falan. Yani garip. Haberlere de reklam alıyorlar artık, millet deli gibi haber izlemeye mi başladı nedir?

Bir de şu vardı o daha da beter, "Kısa bir aradan sonra haber bültenimizi bitireceğiz, ama yine de siz bizden ayrılmayın..." :) Deli misiniz kardeşim siz?.

So?

- Sonra, ee?
- Anlamadım? Ne ee'si?
- Ne demek ne ee'si, ee işte, sonra?
- Aa, E'si o işte, o kadar.
- Ne o kadar?
- Ee, o kadar.

Tipik bir cevap vermek istememe durumuyla karşı karşıya olma durumu. :)

So what, yani? :)

Perşembe, Mart 15, 2007

2 - 3 tane rendelenmiş havuç

Sevgili günlük, sabahları uyanışlarım gittikçe garipleşmeye başlıyor benim. Bugün de çalan telefon ve annemin telefonda ablamla konuşması ile uyandım. Uyandım denemez ama yani, sersem bir halde gözlerini açmadan olan bitenin farkında olma durumu vardır ya, işte o.
Sonra annemle aramızda şöyle bir diyalog geçti;

- Oğlum ben yumurta almaya gidiyorum.
- Tamam, çok geç kalma

ve sonra açılmayan gözlerimi kapalı tutarak uyumaya devam ettim. Sonra tekrar telefon dorilili dorilili diye çalmaya başladı. Bu sefer de ablamla şöyle bir diyaloğumuz oldu;

- Alo.
- Uyuyorum.
- Annemi versene telefona.
- Annem yumurta almaya gitti.
- O zaman yaz şimdi dediklerimi.
- Gelir birazdan uyuyorum ben.
- Yaz, gelince yapacakmış annem bunu.
- Bi dakka...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Bi dakka kalem arıyorum...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Kalem yazmıyor bi dakka...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Ok
(Devamı havuçlu kek tarifi)

Sonra kapı açıldı ve giderek camekanın kenarına çarptı, böyle olduğu zaman bunun kontrolsüz bir açılış olduğu, ve genellikle rüzgar tarafından açıldığı bellidir. İçeriye bir soğuk. Babam içeri girerken kapıyı kilitlememiş, sokağın bütün soğuğu benim odama doluverdi. Ya şimdi kalkıp kapatsam kapıyı, iyice uykum açılacak, kapatmasam donup kalacağım öyle, nitekim kalkmadım. Vurdum kafayı çektim yorganı kafama kadar yumdum gözlerimi, ama uyuyamıyorum, annem geldi o arada "Bu kapı neden ardına kadar açık böyle" nidaylarıyla. Bu arada mart ayı sendromu yaşayan kediler oraya buraya işemeye başlamışlar, annemden sabah yorumlarını dinledim. Mırrrnaw, miyaaouuw, kssss, gibi serzenişlerle birbirine bağırıp çağıran kedilerin sesleri arasında sızmışım sanırım.

O yarım saatlik sızma sırasında çok garip bir rüya gördüm. Tüm sülale feribotla bir adaya gidiyorduk, sonra tropikal bir adaya geldik, 3 katlı ahşap evlerden oluşan bir yerdi, en üst katın balkonuna çıkarken merdivenlerde yaklaşık 5 senedir görmediğim akrabamı gördüm. Sonra balkondan denize bakınca sanki elimi uzatsam değecekmişim gibi bir mesafeden geçen dev şilepler, gemiler ve bir de denizaltı gördüm. Denizaltı görünce aklıma ikiz kuzenlerim geldi, severler onlar böyle şeyleri, balkondan aşağıya seslendim, "Oğlum denizaltı geçiyor lan bakın" diye. Sonra bütün gemiler yanyana uzakta bir yerde durdular. Bizi getiren feribot yoktu ama. Böyle bir şey işte, sonra uyandım.

İnsan çok kısa zamanda çok karmaşık rüyalar görebiliyor.

Çarşamba, Mart 14, 2007

Hızlı Kutup Ayısı

Evet, kutup ayısının 100 metrelik buzuldan kendisini suya bırakması ile ilgili saçmalamamıza geri dönelim. Hatırlayanlar olacaktır, küresel ısınmaya dikkat çekmek için bir kutup ayısını, "g" yerçekimi ivmesinin 10 olduğu, kutuplardaki 100 metrelik bir buzuldan suya atmıştık. Serbest düşme yapan bu kutup ayısı ile ilgili tamamen gereksiz ve zaman kaybı olacak olan bazı hesaplamalar yapıyorduk. Sonuçta arşivi biraz kurcaladıktan sonra kutup ayımızın 4,4721359549995793928183473374626 saniye sonra su ile buluşacağını bulduğumuzu buldum. (Garip bir cümle oldu, neyse.) Sürtünmesiz ortamda hesap yapmaya alışmış olan ben, bu durumda biraz afalladım tabiki, ama "baskı-lar bi-zi yıldıra-maz" şeklinde hesaplamaya devam ettim. (Bu arada gösterilere katılan kızgın kalabalıklar neden heceleyerek konuşuyorlar? Ne yani hecelemeyince ne dediklerini anlamıyor muyuz? Geçelim... Geçtik...) Eğer ortam sürtünmesiz olsaydı, V=g*t formülünü kullanarak, suya kaç metre/saniye hızla çarptığını bulabilirdik. O zaman sanki sürtünmesizmiş gibi hesaplayalım önce,
V = 10 * 4,4721359549995793928183473374626
V = 44,721359549995793928183473374626 m/sn (Yaklaşık 44m/sn alalım.)

Olay şu ki, düşen kutup ayısına hava sürtünmesi de ters yönde bir etki edeceği için, düşene kadar sürekli artan bir hız olmayacaktır. Belirli bir limit hıza kadar yükselen kutup ayısı, suya çakılışını bu hızda yapacaktır. Burada sürtünme kuvveti (F)'i şöyle bulabiliriz. (Burada formülasyon eksiği yüzünden kutup ayısını sanki bir küreymiş gibi düşüneceğiz, mecbur, çünkü kutup ayıları için özel bir şekil sabiti yok.)

F=6*Pi*R*n*V (Burada aslında yanlış yapıyorum ben, çünkü hız aslında 44m/sn değil zaten, ama 100metrelik bir düşüşte, sürtünmenin çok da önemli olmayacağını düşündüğüm için böyle yapıyorum)

F=6*3,14*0,7*0,00002*44 = 0,01N, gerçekten azmış. Yani 0,01 Nevton'luk bir kuvvet etki ediyor sadece düşen kutup ayımıza, bu da sürtünmeden dolayı kutup ayımızı yakmayacağına göre, yaklaşık olarak 44m/sn'lik bir hızla yani saatte yaklaşık 158km'lik bir hızla suya dalar diyebiliriz, ki hız bayağı yüksek çıktı aslında.

Hımm, demek ki gerçekten küresel ısınmaya dikkati çekmek için 100 metrelik buzuldan bir kutup ayısı atsak bayağı işe yarayacak...

Evet görüldüğü üzere, tamamen gereksiz hesaplamalarla uğraşıp, sonuçta tamamen gereksiz bazı sonuçlara ulaştık. Ayrıca bu sonuçlar kaynak niteliğinde değildir, sorumluluk kabul etmem.

"Yok ben hesapladım öyle olmuyor" diyenler de olabilir, o zaman alırız 2 tane kutup ayısı, gideriz kutuplara atarız 100metrelik buzulun tepesinden, ölçeriz. Ama bu gidişle bunu yapabileceğimiz buzullar kalmayacak. (Bak bu sosyal içerik şeysiydi)
(Bu arada son pragrafın çok saçma olduğunu okuduktan sonra farkettim, "alırız 2 tane kutup ayısı, gideriz kutuplara" ne demek ya? Yani, gitmeden alalım, belki orada bulamayız falan dimi, ehü)

Salı, Mart 13, 2007

Reklam

Bu Ford Focus'ların televizyonda dönen bir reklamı var, siyah bir Focus, sokaklarda dolaşıp duruyor, yollardaki herşey oyuncaktan. Sonunda da, "Yollar sizin oyun alanınız" gibi bir şey diyor. İlk olarak sosyal sorumluluk gereği, "Yollar sizin oyun alanınız değildir, insan gibi kullanın arabanızı, bu bir reklam sonuçta." İkinci olarak da, o reklamdaki şöför, daha önceden Chemical Brothers'ın "Believe" klibinde oynayan adam, bugün farkettim...

Geçen günlerden birinde, ablamda Pro7 kanalını izliyordum, calgon reklamı başladı, gerçekten orada da calgon kullanmadığı için makinesi kireç bağlayan kadınlar var. Tamirci geliyor ve "Buradaki sular kireçli, calgon kullanmazsanız böyle olur" diyor. Ayrıca bizim reklamların sonunda aklımızdan bir türlü çıkaramadığımız "Ma-ki-neniz u-zun yaşar calgon-la" nakaratı, Almanca olarak orada da söyleniyor.
Volkswagen Yeni Crafter Volt yapmış, ama aynı Yeni Ford Transit olmuş.

Bir de NutyMax hâlâ şöhretini bulamamış. :)

illüstrasyon

Pazartesi, Mart 12, 2007

Toy

Canım sıkkın biraz günlük, nedenini bilmediğim bir sıkıntı var üzerimde, bahardan mıdır? Ama bahar gelmedi ki daha, zaten kış da gelmedi doğru dürüst, kar bile yağmadı. Yani mesela o zaman "Baharı görmeden ömrüm kış oldu" diye bir şarkı var, böyle giderse çok manasız olacak o şarkı...

Teoman'ın şarkısını playlistime koyup, evirip çevirip dinleyeceğim aklıma gelmezdi, bu gecenin şarkısı, "Teoman - Renkli Rüyalar Oteli" olsun. Ama bak burada nakarat kısmı var ya, sadece orası, "Yılllllllllar önceydi, çok da güzelllldi, şimdiiiii, düşününce..." burası yani, güzel bence. Güzel söylemiş.

Akşam dışarıdaydım arkadaşlarla, yine Mc'te hamburger menü yedim çok lazımmış gibi, ulan, "yemeyeyim yemeyeyim" diyorum ama engel olamıyorum kendime.

Eve geldim, Popstar Alaturka'yı izledim, bir de arada Buzda Dans. Buzda Dans'ı Zeynep Tokuş kazandı. Eee banane? Evet, gereksiz oldu.

Saat 01:00 falan, bilgisayarın başına geçtim, o saatten beri, Teoman dinliyorum. Nadiren de, (Teoman'ın şarkısı bitince başa almayı unutursam) Mustafa Keser.

Önümde, geçen gün 9 yaşına basan yeğenimin minik oyuncak helikopteri var, durup durup pervanesine -ortaparmağımın tırnak kısmını baş parmağıma getirip, sertçe ortaparmağımın tırnağıyla- tık diye vurup, pervanesini döndürüyorum. Yaklaşık 4 saniye dönüyor. Bakakalıyorum dönen pervaneye. Diğer tarafta da, daha küçük olan öbür yeğenimin dişleyerek çıkartığı minik oyuncak arabanın lastik tekerlekleri var, onları da parmaklarıma takıyorum.

Cumartesi, Mart 10, 2007

Set up


(Giriş) Şu hayata kurulum aşamamız çok uzun sürüyor...
(Gelişme) Kurunun yanında yaş da yanıyor...
(Sonuç) Kurulan o zaman...

(Giriş) Kurulan ya da kurulmayan herşey bozuluyor...
(Gelişme) Kurulan ya da kurulanma sonunda herkes yanıyor...
(Sonuç) Kurulanma o zaman...

...sonuçta bir "setup" var.

Cuma, Mart 09, 2007

2131 ton (Düzeltme)

Bıızt ve zıızzt, yanlışlık olmuş. Birkaç gün önce yazdığım "2131 ton", başlıklı yazımda hayati bir hata yapmışım, bunu düzelteyim. Yanlış bir hesaplama sonucu, yanlış sonuçlar çıkmış haliyle, şöyleki, "Soluk alıp verdiğimizde yaklaşık 2 litre oksijen alıp karbondioksit verilir", gibi anlamış olduğum açıklama, ""Dorrring"!!!" yanlıştır. Soluk alıp verme hacmi 2 litredir, doğru, ancak insanlar bunun sadece 0,5 litresini kullanırlar.

Evet doğrusunu öğrendiğimize göre, yaklaşık 3/4 oranında bir fazlalık çıkmış durumda sonuçta, bunu şimdi düzeltelim.

Uzun uzun hesaplama yapmayacağım, 2131 ton çıkmıştı, bölelim 4 e, böldük, sonuç 532,75 ton. Gerçi gene yüksek gibi geliyor bana hâlâ ama bu doğru sanırım. 70 yaşına kadar yaklaşık 533 ton karbondioksit saldığımıza ve bir ağaç yaklaşık 1000 ton karbondioksit emdiğine göre, gönül rahatlığıyla en azından bir ağaç diksek iyi olur diyebiliriz.

Bu kadar.

Kutup ayısının hızını da hesaplardım ama hâlâ o konu ile ilgili formülleri hatırlamış değilim, o yüzden erteleyelim biraz daha onu da. :)

Fin

Selam günlük, demiştim ya Finlandiya ile ilgili birşeyler yazasım var diye, onu yazacağım bugün. Ama önce günün getirdiklerinden biraz bahsedeyim, İlk olarak bugün benim büyük yeğenimin doğum günüydü (büyük dediysem 9'a bastı daha), ikinci olarak da Dünya Kadınlar Günü'ydü. Dünyada birileri de erkek çocuklar günü çıkarabilir mi? Heh, neyse, herkesin kendi günü kutlu olsun, uzatmaya gerek yok, ama bir ev tekstili firmasının Kadınlar Günü için yayınladığı reklam var kanallarda, bence çok hoş olmuş. Geçelim, geçtik. Gecenin rastgele şarkısı, "Passenger - Just The Same"

Geçenlerde Türkiye Gazetesi'nde Finlandiya ile ilgili bir yazı okumuştum, -isteyenler internetten de açıp bakabilirler- Hani demiştim ya Türklerle bir akrabalıkları olduğu falan diye, buna birkaç yerde daha rastladım. Hatta "Turku" diye şehirleri bile varmış, pazar yeri anlamına geliyormuş anlamı. Fin dilinin yapısı da Türk diline çok benziyormuş, ilginç. Neyse.

Eğitim olayını çözmüşler, gerçi koskoca memlekette 5milyon kişi falan yaşıyormuş zaten ya orası ayrı. %100 okur yazar. Kalkınma sürecinde önce anne babaları eğitmişler. Hani yeni nesili onlar yetiştirecek ya, çok basit aslında... Bizim anne babalarımızı da sabah programları eğitiyor, ne güzel. (Tabiki hepsini değil, bu konuda "aa bizi sabah programları eğitmiyor" diyenler olacaktır, ne mutlu size o zaman. Ben bu sabah programlarına da taktım da biraz, onu da bilahere yazarım yine.)

Çok daha ilginci, Finlandiya'da marketlerde falan içki satılmıyormuş, devlet mağazalarında da satılmıyormuş, sadece ruhsatlı yerlerde satılıyormuş. Yazıyı yazanların gittikleri restoranda 22:30'dan sonra içki servisi yapılmamış (belki sadece orada öyle olabilir, bilemiyorum) Hatta garson 22:15'te gelip, 22:30 dan itibaren içki servisi yapılmayacağını isteyenlerin kalkabileceğini söylemiş, ve devam etmiş, çünkü saat 22:30'dan sonra cam kenarındaki masalarda içki içenler, yoldan geçenler tarafından uyarılıyorlarmış. Çok ilginç ya. Başka yerde rastlamadım bu tip bir uygulamadan bahsedildiğine. Burada (burası Türkiye) bir restoranın böyle yaptığını düşünsenize... Haha, gülesim mi geldi ne? Ne derler, yazık mı derler, yoksa nezaket mi? Ya da çağdaşlık mı derler, yoksa yobazlık hortladı mı? Komiğiz, komik, neyse.

Bu yazımızı Finlandiya ile ilgili yazdık, çok mu gerekliydi, hayır.
Şarkımız da Finlandiya'dan gelsin, "Ensiferum - Token of Time", çok mu gerekli, gene hayır.

Perşembe, Mart 08, 2007

Bugün bende bir arıza varmış

Garip yahu, şu hayatın bazen bana cidden karşı olması saçmalığıyla karşılaştım gene bugün. Gülesim geldi. Öncelikle bugünün bir şarkısı olması lazım, hemen verelim, başağrım yeni yeni geçiyor, o kadar çay içtim, dün sabahtan beri çay içmiyorum ya ondan oldu sanırım, biraz da sinüzit var gibi, neyse, şarkı şu olsun, ımmm, ohhm, eüüü, rastgele yapalım bakalım şansınıza ne çıkacak?

"Black Sabbath - Fairies wear boots" çıktı, hadi hayırlı olsun.

Sabah sabah, yani öğlen öğlen evden çıkıp okula gittim. Şu okuldan bir türlü kurtulamadım, tez yazdım, gittim sundum, bir de üstüne üstlük geçtim, ulan hala bitemedi, hala git gel, diploma vereceklermiş bana şimdi de. Neyse, olaylar Halyolu'ndaki İETT akbil gişesinde pasomun artık geçersiz olduğunu öğrenmemle başladı. Uzun bir bekleyişten sonra sıra bana geldi, pasoyu uzattım, "2 ytl" dedim. "Bu pasolara dolum yapmıyoruz artık" uyarısı ile karşılaştım. "O zaman bunu çıkarın bana normal akbil verin." dedim. "Elimde şu anda akbil tom'u yok, parasını vereyim istersen." dedi, bende "Yok kalsın" dedim. Ne yapsam acaba diye düşünürken, "ulan oğlum bilet niye almadın" dedim kendi kendime. Bilet almak için arkamı döndüğümde, az önce 2 3 kişi olan sıranın, sanki bekliyormuş gibi bir anda 20 kişiye çıktığını gördüm. Tee köprünün merdivenlerine kadar uzamıştı yaklaşık. Geçtik bekledik tabi. Sıra bana geldi, 1,5 ytl verip, "bir bilet" dedim. Aynı gişe görevlisi, "bu 1 ytl sahte, bunu değiştir" dedi. Ardından da ekledi, "Sende bugün bir arıza var" Harbiden var, neyse değiştirdik 1 ytl'yi. Aldık bileti. Sonra tipik 129T diyalogları, "Levent mi?" "Yok Taksim" "Levent durağı nerde?" "Arkada, şu tarafta." Balmumcu'dan geçiyor mu?" "Geçmez" "Hangisi geçer?" "Hiçbiri geçmez, buradan Balmumcu'ya otobüs yok, 129K'ya binip, köprüden sonra inerseniz, biraz yürüyüp gidebilirsiniz, daha kolay" "Teşekkürler." "Bir şey değil."

Otobüse bindim, yeni yazmış olduğum CD'yi dinleye dinleye okula geldim nihayet. Bu arada rastgele şarkımız; "Blackmore's Night - Sake of Song" oldu şu anda. Harç bürosundan borç sorgusu yapacağım. Gittim, numara isim verdik, 15 dakika sonra gel dediler. "Çüüüüş" diyebileceğim bir miktarda borç çıktı karşıma. Ama demedim. Bu dönem bile beni öğrenci olarak saymış bu Y.T.Ü. Hadi geçen dönemi anlayabilirim, uzatma aldık, tez yazdık falan, bu dönem niye? Yok abi ben boşuna nefret etmiyorum bu okuldan. Ulan çok fena koydu ama, ben Canon S3IS alacağım diye para biriktirmeye uğraşırken, bütün paramı okula vereceğim şimdi. "(Biip Biiip) böyle okulun" demek geliyor içimden, içimden de diyorum zaten, neyse.

Sonra Beşiktaş vapur iskelesine gittim, az önce sahte deyip almadıkları 1 ytl'yi burada aldılar. Sanırım benden yana dönmeye başladı biraz. Şu anda rastgele şarkımız, "Ensiferum - Lai Lai Hei" oldu, Finlandiyalı bir grup. Fin'ler Türk soyundanmış ya, bunu da geçen gün duydum. Çok hoş, bu konuyla ilgili yazacak şeylerim var ilerde.

İşte böyle, gül geç, boşver, ne oldu yani, hiç. :)

Çarşamba, Mart 07, 2007

2131 ton

Sevgili günlük, oturdum bilgisayarın başına, arkadaşım B.'den aldığım hoparlörlerle daha önceden duymadığım sesleri duyduğuma hayretler içinde kalarak "Passenger" dinliyorum. Bu hoparlörlerin Subwoofer'ı o kadar kuvvetli ki, resmen altta yeller esiyor şu anda. Ama alt katımızda bir bebe olduğu için kıstım sesi. Evet günlük, söyle bakalım bir insan hayatı boyunca atmosfere ne kadar karbondioksit bırakır? Evet aynı konuya geri döndüm, ben bu ağaç dikme konusuna kafayı taktım, yani insan en azından hayatı boyunca atmosfere saldığı karbondioksidin karşılığı olarak ağaç dikmeli diyorum, ama mühendis olmamdan mütevellit (daha bu mühendisliğin de bir faydasını göremedik ama neyse) bunu olurlu bir proje dahilinde sunmam lazım. (Can sıkıntısından neler yapacağını şaşıran bir insanın saçmalayışlarını okuyacaksınız birazdan, isterseniz şu anda bırakıp gidebilirsiniz, ya da devam edebilirsiniz, ya da siz bilirsiniz.)

"Ortalama bir insan kaç yıl yaşar?" diyerek başlayalım hesabımıza. 70 diyelim mi? 35 yolun yarısı ediyorsa tamamı 70 eder. "Dante gibi ortayındayız ömrün" demiş ya rahmetli Cahit Sıtkı Tarancı oradan esinti geldi. Ama biraz araştırınca Dante'nin 70 yaşında ölmediğini öğrenmek çok kolay, çünkü Dante 56 yaşında ölmüş. Peki burada şair neden böyle demiş, -ki Cahit Sıtkı Tarancı bu şiirini yazıyorken Dante çoktan ölmüştü.- O zaman bu için işinde başka bir iş olmalı diyerek tipik paranoyak bir mühendis olduğumu kanıtlamaya karar verdim.

Ne demiş;
"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün."

Ufak bir araştırmadan sonra şunu söyleyebilirim, gerçekten merak edenler varsa, Dante, 1300 yılında, yani 35 yaşındaken İlâhi Komedya adlı eserini yazmış. Bu eserinin ilk cümleleri de şöyleymiş;
"Nel mezzo del cammin di nostra vita mi ritrovai per una selva oscura"

Anlamı ise,
"Hayat yolculuğumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum." muş. (Bkz: EkşiSözlük)

O zaman şair burada, Dante'nin 35 yaşındayken söylediği "hayat yolculuğumun ortasında" ifadesini baz alarak, böyle bir çıkarımda bulunmuş olabilir diye düşündüm. Yani bütün deliller onu gösteriyor bence. Neyse bilemiyorum, edebiyat dünyasının da çok umurunda olduğunu düşünmüyorum, zaten edebiyat dünyası da benim çok umrumda değil. Evet neyse, gelelim daha öncelikli konumuz olan küresel ısınmaya. Küresel ısınmaya karşı bireysel entegrasyonu sağlamak için insanın hayatı boyunca atmosfere ne kadar karbondioksit saldığını hesaplıyorduk. Gaz çıkarmalar ve geğirmeleri bu hesaptan hariç tutalım, onları da başka bir zaman hesaplarız.

Normal bir insanın akciğer kapasitesinin yaklaşık 6 litre olduğunu öğrendim. Ancak bunun sadece 4,5 litresini soluk alıp verirken kullanıyormuşuz. Soluk alıp verme hacmimiz ise yaklaşık 2 litreymiş. (Bkz: Denizce.com) Bu durumda bir insan bir nefeste atmosfere yaklaşık 2 litre karbondioksit salıyor diyebiliriz. Karbondioksidin gaz halindeki yoğunluğu 1,98kg/m3'tür. O halde şöyle yapalım, "1 litre = 0,001 m3" müydü? Evet öyleydi. O zaman bu da bir nefeste yaklaşık oalrak 0,002 m3 karbondioksit salıyoruz demek olur. Ömrü hayatında bir insan kaç kez nefes alır desek, çok abartmış olur muyuz? Bence bu kadar saçmalamadan sonra hiç olmayız. Deney için kendimi feda ediyorum, denedim dakikada 10 kere nefes veriyorum. Bunun heyecan ve yorgunluk durumlarında artacağını düşünürsek, (20 30 40 gibi) biz dakikada ortalama 15 alalım. Ortalama olarak dakikada 15, saatte 15*60 = 900, günde 900*24 = 21600, yılda 21600*365(hadi 6 saatte benden olsun :)) = 7689600, 70 yılda 538272000 kere nefes veriyoruz. Yazıyla da yazalım "538milyon272bin" kere. Peki evet, nerede kalmıştık, çarp 0,002m3 ile, 1076544m3. (1milyon76bin544 m3) Hacmimizi bulduk. d=m/V formülünden hareketle 1,98 = m/1076544, öyleyse m = 2131557,12. Yani yaklaşık, 2milyon131bin557 kg. Bu da eder, yaklaşık 2131 ton.

tema.or.tr'ye göre yetişkin bir ağaç saatte yaşlaşık 2,3kg karbondioksit emiyormuş. O halde şöyle diyelim, 2,3*24*365*70=1410360kg, yani yaklaşık 1410 ton. Bir de şu var ki ağaçlar geceleri fotosentez yapmadıkları için karbondioksit emmezler, o zaman bunu yaklaşık 1000 ton falan diyelim biz. Gerçi ağacın 70 yıl yaşadığını varsayarak böyle bir çıkarım yaptım ama bana az geldi yine de. Demek ki 1 ağaç yetmiyor, o zaman 2 ağaç dikmek lazım.

Ya bir yerde bir hata yapmış olabilirim, rakamlar pek bir garip geldi bana şimdi tekrar okuyunca, ama şimdi uğraşamam, acayip uykum geldi, daha bir de kutup ayısının hızını hesaplayacaktık, onu da unuttum zaten. Of ya, o kadar uğraşıyorum şu Lise 1-2-3 Fizik bir yerlerde birşeylere yarasın diye ama olmuyor işte gördünüz. :)
Bu yazı ile ilgili düzeltilen bazı şeyler oldu, "2131 ton (Düzeltme)" başlıklı yazıda bunlara ulaşabilirsiniz. :)

Cuma, Mart 02, 2007

Saçmalarım simultane

Gece gece bizim H ile garip bir diyalog yaşadık.

h: naapan
c: şarkı dinliyom
h: o kadarmı
c: şarkılarda takıntılı olduğum yerleri belirliyorum
h: nasıl belirliyon
h: takılıyonmu
c: evet durup durup orayı dinliyorum
h: enteresan
c: enteresan
c: Everything you say is denied
I'll be the devil on this ride
h: enteresan
h: Sodyum hekza meta fosfat'ın kısa yazılımı?
c: shmf mi
h: ulen bide sayıcalcısın
h: ipucu veiyom
h: ca....
c: cağaloğlu
h: 6 harf
c: camoka
h: cal . . .
c: calgon
h: brawoo
c: doğru mu?
h: evet
c: hadi ya ben calcium'dur diye düşünmüştüm o yüzden calgon dedim
h: kalsiyum element değilmi
c: zaten calcium 7 harfli bu arada onu şimdi farkettim
h: hehehe
c: :)

Hırsız-Polis dizisini izledim de bugün...

...Ulan çok fena oldum be.