Cumartesi, Şubat 03, 2007

Hırtlak Hışırtlak

Sevgili günlük, sana böyle başlamak adet haline gelmeye başladı, alışkanlığım mı olmaya başlıyorsun anlayamadım...

Bu arada odamın kapısının arkasında, üzerinde MATATOX -yürüyen haşerelere etkin çözüm- yazan bir basınçlı kap buldum. Bu da demek oluyor ki, evde yürüyen haşereler var. Yoksa neden böyle bir kutu olsun evde değil mi, keh. Bu markayı da ilk defa duyuyorum, ayrıca niye bu benim odamda duruyor? İyi ki paranoyak değilim ya, dimi? Evet iyiki değilsin.

Bu Red ve Hot ve Chili ve Peppers'ın "Snow" adında bir şarkısı var, hoş başlayan şarkılar listeme girmeyi başardı. Şarkı da hoş. Şu "Insanity's Crescendo" da hoş başlıyor. O şarkı da hoş. Ama her hoş başlayan hoşbeş bitmiyor işte. Siz biraz hoşbeş edin, müzik falan dinleyin, takılın işte. Bu arada hoşbeş deyince aklıma geldi, ben eskiden Şeyhmus'a Höşmes dermişim, bir futbolcu varmış ben küçükken, maç izlerken ailecek evde, Şeyhmus topa elle değmiş, bende "Höşmes'e el var" demişim. Hatırlamıyorum gerçi öyle bir şey dediğimi ama kime sorsam öyle diyor, ailecek kandırılıyor da olabilirim. Şarkı beni nostaljik bir boyuta sürükledi bak şimdi. Neyse. Ben acayip bir şekilde kar yağmasını bekliyorum. Seviyorum ne yapayım. "Eskiden ne kışlar olurdu bee", dermişim, sanki çok kış gördüm ya. Ama ben evin arkasındaki kömürlüğün saçaklarından sarkan boyumca sarkıtlar olduğunu hatırlıyorum, hatta resmim de var. Kar yağsın, ama gece yağsın. Sabah kalktığımızda merdivenlere ilk ben basayım, "Hırt" etsin. Basılmamış kara basınca çıkan bir ses var ya "Hırt", ben o sesi çok severim. Bir de sonbaharda kuruyup yere dökülen sarı yapraklara basınca çıkan "Hışırt" sesini. Ama "Hırt"ı daha çok. Eskiden sokağımızın her iki yanında da ağaçlar vardı bahçelerde, yükselip yükselip sokağın ortasında birleşirlerdi, sanki yeşil bir tünele giriyor gibi olurdunuz. İşte o zamanlarda sonbaharda sokağa dökülürdü yapraklar, asfaltı göremez hale gelirdik. Güzeldi, her güzel şey gibi onunda bir sonu vardı, öhühüü, diye romantik bir bitiriş yapacak değilim, çünkü bitirmiyorum daha...

Bilmiyorum ama, mesela şimdi 6 - 7 hadi 8 - 9 yaşlarında olan çocuklar sanırım bizim zamanımızdaki kadar şanslı değiller. Gerçi benim hiç playstation'um olmadı, ya da uzaktan kumandalı arabam, oyun hamurları bu kadar çok değildi, tahtaydı mesela küpler. Ya da RPG oyun kartları yoktu. Ya da RPG oyunlar yoktu. Lego erişilmez bir oyuncaktı çoğumuz için. Bilgisayarı hiç saymıyorum bile. İlk bilgisayarım mesela 13 yaşında mı neydim, 486DX33'tü. (Şimdi bilmeyenler için açıklayalım, yani şöyle desem yetecek sanırım, mesela 2.4GHz (2400MHz) ya bilgisayarınızın işlemci hızı, işte bunun 33MHz'di) Televizyonda Hugo vardı, ki hâlâ var, o zaman bilgisayarda onun oyunu vardı. Ninja Kaplumbağalar vardı, Prince Of Persia vardı, hele bir de Street Fighter efsanesi vardı ki, off. Bizim V ile ilkokul yıllarında okula gitmeden önce atari salonuna gider Street Fighter oynardık. Sonra bir keresinde beni köpek kovalamıştı mesela, bir kere de horoz. Bir keresinde de buradaki dereye düşmüştüm, dere vardı o zaman, boklu dere derlerdi, ama hiç bok görmemiştim içinde. Dere kenarında kertenkelelere taş atardık, oyuna bak!!! Yavaş tüketirdik gibi geliyor sanki, az olduğu için. Kırmadan oynardık. Şimdi oyuncaklar pek değersiz çocukların gözünde, kırılınca üzülmüyorlar bile. Ne yapalım şimdi, suçu Çin'lilere mi atalım?

İnce ağaç dallarından kılıç yapardık. Hiç unutmam, annemin yeni diktiği defne fidanına elimdeki o ağaç dalıyla vıjt vıjt filmlerde kılıç kullananlar olur ya onlar gibi vura vura bütün yapraklarını dökmüştüm, annemden de ilk dayağımı o zaman yedim galiba, geldi o elimdeki dalla koluma koluma vurdu, sonra da "Bak" dedi "Aynı böyle yaptın sen şimdi bu fidana" Ağlamamıştım herhalde, üzülmüştüm sanıyorum. Şimdi niye ağlıyorsam, ilahi ben...

Bugün ise plastikleşen hayatlarımızda silikon bağlantılar ve sanal gerçekliklerin kurulduğu dünyalar eğlendiriyor çocukları...

Bu "Snow" bu yazının fon müziği olsun... Ve artık kar yağsın lütfen...

Hiç yorum yok: