Salı, Şubat 27, 2007

Gereksiz Bölge (Olmasa da olurdu) - Bölüm:3

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Tebrik...

Canon... (Powered by Yuğtub)

34

Az önce internette "real age" diye bir site buldum. Tıbbi ve genel bazı sorular cevaplıyorsunuz, aslında olduğunuz yaşı hesaplıyor. Hesapladım 34 çıktı. Bekliyordum da, bu kadar da beklemiyordum... Yolun yarısına az kalmış...

Bence gerek yok ama, isteyenler bu linkten yamulabilirler: http://www.realage.com.tr/RealAge.Web/

(Zzııt, bzzıt... Bu site çok geyik ya. "En son yaptırdığım ölçümlerde serum kreatinin seviyem nedir?" diye soruyor, ne cevap verirsem vereyim 34 çıkıyor yaşım. Demin tekrar denedim. Önceden emin değilim demiştim, şimdi atladım soruyu cevap vermeden. 25 çıktı bu sefer. Yani bu yazıyı okuduktan sonra bu testi yapıp, yaşı beklediğinden fazla çıkanlar strese girmesin diye nedense açıklama gereği duydum. Yazı zaten gereksizdi, açıklama da ayrı bir gereksiz oldu. 25 yaşındaymışım, yolun yarısına daha varmışım. Sevinelim o zaman. Aman ne güzelmişim. Hoptrilaylom. Hop-tri-lay-lom. Bu arada başlangıçta sorulan mail adresini kafadan atsanız da olabilir. Ben attım oldu.)

Perşembe, Şubat 22, 2007

Eleman İlanı

Boş kümeye eleman aranıyor...

Turpgill

Sevgili günlük, yaklaşık on gündür bazen günde iki menü olmak üzere başladığım hamburger kürüm bugün nihayet meyvelerini vermeye başladı. Sanırım böyle yemeye devam edersem yakında kilo almama fırsat kalmadan kalp şıpazımı geçireceğim. Şıpazım. Evet kalp şıpazımı. Bu, ev ahalisi tarafından tahmin edilmiş olacak ki, bugün karnıbahar menüsü vardı evde. Karnıbahar çorbası, üzerine de haşlanmış karnıbahar. Bunun adı da karnıbahar mı karnabahar mı acaba? Karnabahar çok saçma, ama bazı insanlar öyle de söylüyorlar. Bakalım öğrenelim. Baktık öğrendik. Evet doğrusu "Karnabahar"mış. İlginç. Hehe, mor oldu heryer. Neyse, biraz şaşırdım. Söylemeden geçmeyelim, karnabahar faydalı bir bitkidir. Turpgillerden gelir, yaprakları lahana yaprağına benzer, çiçekleri etli ve taneciklidir. Bu arada TDK, sebze olarak kullanılan bir bitki demiş ayrıca, ilaveten, ek olarak. Brokoli de iyidir bak. Bakalım o neymiş. Hardalgillerden gelir, küçüktür, yumrular halindedir, haşlanır. Allah Allaah? İlginç, ben brokoliyi karnabahargillerden sanıyordum ama o hardalgillerdenmiş, zaten karnabahargil diye birşey yokmuş, o da turpgillerdenmiş. Aaa, hardal da turpgillerdenmiş. O zaman niye brokoliye hardalgillerden yazmışlar? Neyse. Turp neredenmiş? Turp da turpgillerdenmiş. Demek ki hepsi turpgillerdenmiş. Ben zaten anlamıştım aralarında bir akrabalık olduğunu. Bir kere baksana burun aynı babası.

Koyu yeşil sebzelerde C vitamini çokmuş bu arada sosyal sorumluluk görevimizi yerine getirelim, "Gençler bol bol ot yiyin."

Gecenin şarkısı "Soilwork - Rejection Role"

Gereksiz Bölge (Olmasa da olurdu) - Bölüm:2

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Rekabet...

Versus... (Powered by Yuğtub)

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Nokta


Hayat bir şekillendirmedir nokta
Bazen rüzgar, bazen su, bazen şu, bazen bu...

Salı, Şubat 20, 2007

Skati


Işınla bizi Skati...
"Zzzionnk"
Sevgili günlük, bazen herkese dalasım geliyor var ya. Eskiden Street Fighter'da Dalshim mi Dalsim mi öyle bir karakter vardır. Dalasım deyince aklıma geldi. Kolu bacağı uzuyordu, sinir oluyordum ben ona. Benim adamım sarı kafa bir komando vardı oydu, adı neydi unuttum, Gyle mıydı neydi. Ya da Glue. Her ne haltsa ya unuttum gitti. Bir de Ken vardı. O da iyiydi. Ryu vardı bir de, Ken'le aynı hareketler yapıyordu ama tipi farklıydı. Çocukluk anlayışıyla yapılan hareketlere isimler takabiliyorduk o zaman, ne dediklerini anlamasak da. Mesela Ryu ile Ken "Ooryuken" ya da "Aduuket" çekebiliyorlardı. Bir de "Depdepduuket" var ki akıllara zarar. Chunli'ydi galiba ya onu yapan. Gyle ya da Glue her neyse, jilet çekiyordu o da. Wıjt diye, elektriğe kapılmış bumerang gibi bir şey atıyordu döne döne giden, Avustralyalı mıydı acaba, bak şimdi aklıma geldi, yoksa niye bumerang atsın ki, dimi? Neyse. Nerede kalmıştık?

Yüz metreden düşmekte olan kutup ayısı arkadaşımızda kalmıştık. Hatta düşmüştü de suyla ilk buluştuğu zamanı hesaplamıştık. Fakat hava sürtünmesini hesaba katmamış olduğumuzu farkettim yayınladıktan sonra. O zaman hesaplayalım, ortalama bir kutup ayısının boyutları nedir, bakalım, baktık, erkeklerle dişilerin boyutları farklıymış. O zaman ikisinin ortalamasını alalım. (2,4m + 1,9m) / 2 = 2,15m. Ok süper. Boyu tamam ama eni hakkında bir bilgi yok, atalım kafadan, tahmini 1 metre var mıdır. Vardır. Suya doğru göbekleme bir atlayış yaptığını varsayarsak, hava sürtünmesine maruz kalacak olan yüzey yaşlaşık 2,15 metrekaredir. Evet bu ne işimize yarayacak? Şu an için tam bilemiyorum çünkü bir formül vardı hatırlayamıyorum. Ama sürtünmenin alan büyüklüğüyle arttığını hatırlıyorum. Sürtünme nedeniyle de sevgili kutup ayımızın biraz daha yavaşlayacağını kabul edebiliriz. O zaman geçen yazımızda bulmuş olduğumuz süreden daha fazla bir sürede suya çakılacağını iftiharla söyleyebiliriz. Peki suya çakıldığında hızı ne olur? Evet bunu gene hesaplayamadık. Bunu da ilerleyen zamanlarda hesaplayalım tekrar, çünkü şu anda çıkamayabilirim işin içinden.
Tamam geri getir şimdi...
"Zzzionnk"

Tamam kal böyle.

u.ak

Bayağı uzak
Çok ufak
Özel ulak
Hayalet uçak
Zengin uyak
Katil uşak

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Hayvanat Bahçesi

Hayvanları kendimizden korumak için hapsediyoruz ne kadar akıllıca.

"!!!Gelin görün hepsini biz yokettik!!!"
"!!!Üstelik şimdi giriş sadece 10 YTL!!!"

Pazar, Şubat 18, 2007

Drifted Grifter

"In Flames - Strong and smart" dinliyoruz günlük. Benim In Flames manyaklığım başladı gene. Şarkı "Embody The Invisible" oldu.

Dün dışarılardaydım, arkadaşlarla takıldık biraz. Gezdik falan. Annemle buluşacağım tamamen aklımda gittiği için o arada çalan telefonumu açınca ablamın "Nerdesin?" sorgusunu birden çok garipsedim. "Dışardayım" dedim. "Annem seni bekliyormuş, eve gidecekmişsin, bir yere gidecekmişsiniz". "Aooww unuttum yıwrım, ok, anneme söyle, şuraya gelsin, ben orada bekliyorum onu". Sonra "şura" da annemi beklemeye başladım. Yanımda bir çam ağacı vardı. Ama küçük bir çam, ufak böyle, sanırım süs çamı. Nerdesin be anacım? Annem geldi o arada. Yanımdaki çamı göstererek, "Anne bak yanımda bir arkadaş daha vardı, beklerken ağaç oldu" dedim. Ahahayyt, bigül bigül... Güldük yani, iyi oldu. :)

Şarkı "Jotun" oldu. Bu aralar biraz fazla hamburger yemeye başladım ben, sürekli arkadaşlarımın hayvansın ithamlarıyla karşı karşıya kalıyorum. Ama hep bu gnçtrkcll'nin Mc kampanyası yüzünden. Metabolizmam hızlı sanırım. Ama belim ağrıyor bir de bu arada. Ne olduysa, geçen günü ters bir harakiri mi yaptım nedir, böğrt bağırsaklarımdan arkaya bir ağrı. Yiyemem ben yine o iğneleri bir daha ama. Zaten eczacı abimiz cart diye, ayakta, insanım ya bende benim de hislerim var, aloo. Şarkı "Strong and smart" oldu, dejavu mu yaşadım? Neyse. Istırong and ısmart.

Şarkı "Drifter" oldu, ayrıca bu yazı da çok girift oluyor.

Yerçekimi yerçekimi deyip duruyorlar. "He eşittir bir bölü iki ge te kare" işte nedir yani. ge her zaman on alınmaz ama, sadece kutup ayıları için ondur. Mesela yüz metrelik bir buzuldan atlayan kutup ayısı kaç saniye sonra suya çakılır, hesaplayalım. He eşittir bir bölü iki ge te kare. He kaç, yüz. Geyi de kutup ayıları için on alıyoruz. O zaman yüz eşittir beş te kare. Yolla beşi öbür yakaya. Yüz bölü beş eşittir te kare. Yani yirmi eşittir te kare. Her iki tarafın da kare kökünü alalım. aldık, nedir; 4,4721359549995793928183473374626. İşte bu kadar saniye sonra şıploff diye suya çakılıverir sevgili kutup ayısı arkadaşımız. Hızını da başka bir gün hesaplarız. Ayrıca görünüşlerine aldanmamak lazım kutup ayıları sevimli görünebilirler ama çok vahşidirler, cola reklamındakiler sadece animasyondur. Ayrıca cola da içmezler. Belki de içerler bilmiyorum. Ama nereden bulacaklar colayı değil mi, çok mânâsız oldu. Bulamazlarsa o zaman içemezler de, çok da mânâsız olmamış o zaman... :)

Perşembe, Şubat 15, 2007

Perspektif


Seçici geçirgen bir ruh hali içindeyim günlük. Retrospektif bir notokord uyarısı çiziyor perspektifimi. Umurumda değil aslında gökyüzü mü daha beyaz yoksa üzerime gelen arabanın farları mı daha parlak. Egzozundan yaydığı karbonmonoksit gazı mı dünyayı küresel ısıtıyor, yoksa sen de her nefesinde yaydığın karbondioksit kadar mı genişletiyorsun deliği. Farlarının beni ışıtmadığı kesin de, ağaç diksem öder miyim kefaretimi onu merak ediyorum.

Geçici devingen bir ruh hali içindeyim bir de. Futuristik bir niyet. Rustik bir özlem. Engel olansa materyalistleşen bir İstanbul.

Salı, Şubat 13, 2007

Portre


Uykum var be günlük bugün, hiç yazasım yok fazla, depresyonda mıyım neyim gene, bir çıkamadım zaten. Sabahtan beri "tebdil-i mekânda ferahlık vardır" deyimi dolandı aklıma, durup durup aklıma geliyor. Dün, yani dünden önceki gün, yani Pazar günü, Hannibal Rising'e gittik. Bence güzeldi, bazı arkadaşlar zorlama bir film yapmışlar dese de ben beğendim valla ne yalan söyleyeyim.

Dün gece de rüyamda ördek gördüm, filmle alakası olabileceğini düşünüyorum. Tebdil-i mekanda cidden ferahlık var mıdır acaba?

Tebdil-i kıyafet giyinip tebdil-i mekanlarda mı aramalı ferahlığı, yoksa rutin bir kadirşinaslıkla şansımıza boyun mu eğmeli? Şans kavramı da çok su götürür bir konu bence zaten. Herkesin kendi kafasında bir şans kavramı oluşmuş, herbiri birbirinden uyduruk. Diyorlar ki "Şans, olasılıklara karşı hazırlıklı olmaktır." "Yok canım olur mu? Şans bir şanzımandır (ya da şanzuman). Bildiğin vites. 5 ileri 1 geri. Bazen 6." "Yok daha neler. Şans diye bir şey yoktur." "Olmaz mı. Peki şans yoksa, bu loto milyarderlerinin nesi var bizden farklı?" diyor kimileri de. Aslında hepsi kendinden bile habersizken nedir bu tanımlama telâşı anlam veremiyorum bazen.

"Şaans, kadeeer, kısmeet... Niyetçi geldi niyetçii..." İri beyaz tavşanın seçtiği katlanmış kağıt parçalarıydı aslında hepsi sadece. Hepsi önceden yazılmış. Kadıköy'ün arka sokaklarında var hâlâ bazen görüyorum. Arka sokak dediğim de balık pazarının arkası, çok arkaymış cidden. Arka mı kaldı artık ya. Yazılanları oynuyoruz bizde, doğaçlamaya imkan verilmeyen (ya da çok az imkan verilen) bir temâşâ sanatı. (T ile bir gece muhabbetinde çıkmıştı, şimdi aklıma geldi. O çok beğenmişti, yazarım ben bunu demişti, ben önce yazdım. heh.)

Ne diyorduk, temâşâ evet. Seyreyleyelim o zaman gümbürtüyü. Biraz sallan yuvarlan. Hop oturup hop kalk. Ali gel. Ayşe top at. Kaya topu tut. Cin Ali çiz. Ders çalış. Bay ve Bayan Kahverengi ile tanış. İnsan arasına karış. Yalanlara alış. Oku oku oku. Yaz yaz yaz. Çiz çiz çiz. Büyü büyü büyü. Her koyduğun hedefe ulaşmanın dayanılmaz sancısını yaşa. Sonra ödü patlat. (Not: Apandisti patlatma o çok acı veriyormuş.)

Peki iri beyaz tavşanı takip etmeli mi?

Cumartesi, Şubat 10, 2007

Serbest Çağrışım

Hayatın mihenk taşı bence sadece mahçubiyet olmalı aslında. Ayarsız ahenkler ve küstah niyetler arasında gidip gelenler çok zorlanmalı. Şöbiyet geldi bak aklıma şimdi, serbest çağrışım dedikleri bu olsa gerek herhalde. Ya da tamamen saçmalık.

Yok yok, hayatın mihenk taşı bence sadece mahçubiyet olmamalı, masumiyet de olmalı yanında. Riyakarlar ve kurnazlar becerememeli. Zurna geldi bak aklıma şimdi de, bu da mı serbest çağrışım? Yok yok kesin saçmalık bu.

"Taslak olarak -save- beni" diye bağırıp duran yazılara yenik düşüyor bazen işaret parmağım...

Bugün tez sunumum vardı günlük, artık yok.

Perşembe, Şubat 08, 2007

Deoksiribonükleikasit


Selam günlük, bugün olabilecek en yüksek derecede migrene meyilli bir ruh hali içindeyim. Migren, olmadı ülser. Psikolojikman delürmeme az kaldı. Cuma günü tez savunmam var, hoca "İyi hazırlan" dedi, bu bir uyarı mıdır? Yoksa tehdit midir? Yoksa iyi niyetli bir temenni midir? Ne düşüneceğimi biliyorum, ne de yapacağımı. Ne yeteri kadar çalıştığımdan emin olabiliyorum, ne de yapmam gerekenlerden. Ne ne dediğimi biliyorum, ne de ne yazdığımı okuyorum. Düşünmeden yazıyorum, okumadan geçiyorum.

Geçen gün "Neşeli Ayaklar" filmine götürdüm yeğenimi. Hiç yoktan yere bu küresel ısınmaya kafam takıldı şimdi. Ağzına s.çıyoruz afedersiniz dünyanın. Aferin, aynen devam. Isıtın ısıtın. "Çağdaş bir -Martı- uyarlaması diyelim mi film için?" "Banane lan ne dersen de çok da umurumda."

Bugün ev doluydu, akraba-i talûkât ve bilumum tanıdık vesair bayanlar bizdeydi. E tabi bayanlar gelir de çoluk çombak gelmez mi? Gelir, diye düşünerek millet eve doluşmadan terkeyledim evi, ablamlara gitim. Ders çalışma ümidim vardı, bir kırıntı kadar kalmıştı, ama onuda acıkan karnımın gurultuları arasında lavaş içine dürüm yapıp yedim. Biraz çalıştım ama ya valla baktım şöyle biraz. Akşam, ben ders yapacağım ya, elektrikler gitti. "Elektrikler gitti çalışamadım hocam"ın bu kadar gerçekçi olabileceğine ilk defa şahit oluyorum. Neyse ki geldi sonra. Aman da aman.

Ooof, yazasım yok hiç, sanırım kafam durdu.
Sanırım deoksiribonükleikasitlerim isyanlarda.

Belgeselimtrak


"Masai Mara'da güneşli bir gün daha başladı. Biz kameralarımızı hazırlarken, Fundi ve arkadaşı da bizlere meraklı gözlerle bakıyordu. Sabah yürüyüşlerini bölmek istemediğimiz için çok sessiz hareket etmek zorundaydık. Fundi bu günlerde kameramızla çok ilgilenmeye başladı, sanırım bizim zararsız olduğumuzu anladı ve arkadaş olmak istiyor."

- Şakir Abi, gelmiş gene bu adam ya...
- Ya geldi valla sorma başımın belası. Nereye gitsem peşimde. Ulan işemeye gidiyorum, zart arkamda, hanımla çiftleşecez, bu gene orada. Bir huzur yok. Herşeyi geçtim de, bana Fundi deyip duruyor, çok koyuyor valla. Fundi ne kardeşim? Millet dalga geçmeye başladı. Bir boş anını görsem dalacam ama işte, dur bakalım.
- Sen dalarsan ben de dalarım abi.
- Sağolasın kardeşim.

:)
(Şaka bir yana, cidden takdirle izlediğimiz bir yapımdır, Big Cats Diary. TRT1'de Cumartesileri)

Geriye Meyilli Demekki


Bazen bir an için saate baktığımda,
sanki saniyesi, 1 saniye için geri gidip
tekrar ilerlemeye başlıyormuş gibi geliyor.
Bu bir göz yanılması mıdır,
yoksa her seferinde 1 saniye kazanıyor muyum hayattan?

Çarşamba, Şubat 07, 2007

Ertesi Gün Hapı

Gece uyumayıp sunumu hazırlamam gerçekten çok salakça bir davranış olmuş, bazen kendime engel olmadım diye kendime sinir oluyorum. Okula gittim, hocanın kapısında bir yazı, benim sunum 9 Şubat'ta olacakmış. Be insan evladı dün yazsana onu kapıya, bugüne kadar neden bekliyorsun. Zaten başım çatlıyor, karnım aç. Neyse. Okula git-gel mesaisi sırasında vatandaşların neleri yapamadıklarına birebir şahit oldum. Çok garip, sanki hepsi birleşmiş, bu çocuğu biz bugün çileden çıkartalım, son damla olalım diye. Neyse.

Mesela tek sıra olup otobüs bekleyemiyor çoğu insan. Nedir yani, yapamayacak ne var bunda? Duracaksın işte o kadar. İlle gidip otobüsün kapısında bekleyecekler. Nereye gidiyorsun ya, ulan bir kişi gitti mi, sırasını kaybetmemek için 2 3 4 derken, otobüsün kapısında ayrı bir sıra daha oluşuyor ondan sonra. Durak yapmışlar değilmi, adı ne, durak, dur-mak'tan durak. Yok işte öyle değilmiş.

Ayrıca çok affedersiniz kendisini insan zanneden bazı gereksiz şahsiyetler (kadın erkek farketmez, hepsi aynı) ulan bir karışıklık olsa, hemen yok ben burdaydım yok sen şurdaydın, ya da şu var daha da komik, görmezlikten gelip araya kaynamalar falan, havaya bakmalar, yere bakmalar falan, nedir yani, 2 kişi önce bineceksin de otobüse madalya mı verecekler, öküz ya. Yani en azından bayanlardan bunu beklemezdim, biraz daha nazik olurlar erkeklere göre diye düşünürdüm hep, ama öyle olmuyormuş demek ki. Kadının biri paldır küldür atladı önüme, arkamdaki çocuk onlardan önceydi halbuki, "Nereye gidiyon teyze?" bile diyemeden daldı otobüse. 3 kişilik bu teyze grubunun diğer 2 teyzesi de aynı şekilde çocuğun önüne geçtiler, fütursuzca otobüse yeltendiler, inadına durdum kapıda bende, arkamdaki çocuğa, "Sıra sendeydi geç sen" dedim. Çocuk da artık bezmiş bu tip insanlardan olacak ki, "Ya boşver değmez, hep böyle oluyor burada" falan dedi. O arada demin otobüse atlayan teyze şöförle de dalaşmaya başladı, niye 5 dk geç gelmişmiş, özür dilemesi gerekirmiş. Şöför patladı tabi, bence iyi yaptı.

Bir de şu akbil çılgınlığı var. Yahu bas, "dülülülü", geç. Bu da mı zor? nedir yani, iki saat orasına bas olmadı, burasına bas gene olmadı. Yani bu kadar zor mu bu akbili kullanmak. "Neyi bekliyoruz?" "Millet akbil basıyor." Hey Allah'ım ya...

Otobüste yer beğenemezler bir de. Daracık koridor zaten, önümdeki 4 kişi, bir sağa geçiyorlar, bir sola geçiyorlar. Ya napıyorsunuz topu topu 40 dakika yolculuk yapacaksın, otur işte bir yere.

Otobüslerde ön kapıda bekleyen herkes arkalara ilerleyelim diye bağırır. Tamam doğru. Ama bu tepkileri, kendilerini emniyete alıp ayakta duracak kuytu bir yer bulana kadar sürer. Ondan sonra da, az önce millete arkalara ilerleyin diye bağıran kendisi değilmiş gibi, sıkışık koridora bakar, bir de "Aa ben engellemiyorum ki zaten geçerler burdan havalarına girer.

Evet otobüs yolculuklarında insanların yapamadıkları şeyleri okudunuz, aynen devam.

1 Şubat Sabahlaması

Sevgili günlük naber? Bugün okula gittim. Ya da bir saniye bugün olmayabilir. Dün gittim. Ama sanki bugünmüş gibi geliyor bana. Dün müydü? Bugün ayın kaçı? 1 Şubat. Tamam, dün gitmişim. Dün öğlen vakitleriydi sanırım evden çıktım. (Bu ne ya, yazamıyorum, yanlış yanlış harflere basıyorum sürekli.) Okula gittim, evet orada kalmıştım. Ne için gittim? Bakalım hocamızı bir görelim değil mi, Perşembe sunum yaparız demişti, bir gidelim "Hocam" diyelim, "Ne zaman yapıyoruz sunumu?" diyelim. Ama yok işte, böyle iyi niyetli olduğun zaman olmuyor. Ulan kimse yok okulda, biz burada sunum tarihi bekleyelim sap gibi. "Acaba yarın mı sunum tarihim?" sorusunu kafamdan atamıyorum, "Yarın mı?" değil tabi, artık "Bugün mü?" oldu. Okulda kimseyi bulamayınca, panolarda da sunum tarihi falan yazmadığını görünce büyük ihtimalle bunlar tarih falan belirlemediler, salladılar diye düşündüm. Ama bir yandan da, içimde bir ses "Ulan bir de yarınsa sunumun, aha oğlum yan bastığının resmidir." deyip duruyordu. Acayip bir stres altında ve sinirlenmeye meyilli bir şekilde Mecidiyeköy'e gittim. Mecidiyeköy'e niye gittim, T'la oturduk muhabbet ettik biraz. Akşam oldu, bu arada babamın doğum günüydü bugün. Bugün değil be dün. Akşam tekrar okula uğrayayım dedim, içimdeki "Oğlum çok fena yamultacaklar seni bu hocalar" düşüncesini biraz olsun hafifletirim diye. Ama yok, bu sefer de kilitli kapının camekanına donk diye yapışınca aklım başıma geldi. "Ahhaa" dedim. Ama önce "Ah" dedim. Kapı açılmayınca kapıya çarpmıştım çünkü. Sonra da "Ahhaa" dedim, çünkü aklım başıma gelmişti. Git evine sunumunu bitir dedim kendi kendime, ne olur ne olmz, aferin bana. Ama olamadı tabi, aile bireyleri ablamlara gitmişler. Neyse, ne yapalım bu saatte köprü trafiği çekilmez diyerekten, vapur iskelesine yollandım. Vapur güzeldi, en azından sıcaktı yani, hatta bir ara uyudum bile denebilir. Uykum hörtdedenek içeriye girip akordiyon çalmaya başlayan bir şahıs tarafından bölündü. Akordiyon kelimesi akord'dan mı geliyor acaba, bak yok yere aklıma takıldı şimdi. Neyse. Sonra akşam abladaydık. Babamın doğum gününü kutladık. 01:00 falandı sanırım eve geldik. Evet görev ve sorumluluk bilincimin bastırmalarıyla, gerzek bir boşvermişlikle bugüne kadar beklettiğim bu sunumu bitirmeye karar verdim. Uykuma engel olarak oturdum bilgisayarın başına. Bu arada Mecidiyeköyde muhabbet ettiğim T msn'deydi. H'da vardı, saatte 02 falandı. Ne anlatıyorum ben ya? Neyse. Bu arada "Barda" isimli filme gitmemiz gerektiği anafikrini çıkardığımız mini bir konuşmadan sonra H gitti. T kardeşim sağolsun 04:30'a kadar dayanabildi ancak. Benim de uykum falan iyice kaçmıştı zaten. Nihayet sunumu bitirdim ama, yani tam olarak süslemeye fırsatım olmadı tabi, yüzeysel bir geçiş, görsel bir taksim. Saat kaç ya? Uyusam mı biraz acaba. Okula gideceğim bugün ben. Sunum bugün değildir inşallah. Salak mıyım ben biraz ya? İnsan bilgisayarın fan gürültüsüyle başbaşa kalınca çok muhasebe yapıyor, evet evet salak olmalıyım. Gözlerim ağrıyor. Karnım aç. Şu "Barda" filmine gideceğim karar verdim. Gözlerimle birlikte sırtım da ağrıyor. Acaba uyusam mı biraz? Yok ya uyursam kalkamam şimdi. Çay mı yapsam acaba? Annemi mi beklesem, o yapsın? Okula kaçta gitmek lazım? Ya bir de sunum bugünse? Ama insan bir haber verir değil mi ya, telefon diye bir şey var? Ne yapacağım yaw, neyle sunacağım ayrıca? Okulun laptopu lazımdı, ayarlamadık hiç. K okulda mıdır ki? Ondan isterim. Hele bir kahvaltı edeyim de bakarız bir çaresine. Ya da az biraz uyuyayım ben ya... Daha fazla gevelemeden de bu yazıyı bitireyim. Başım dönüyoor. Getir bakim evladım bayramda gelen likörlü İsviçre çikolatalarından, yiyelim yiyelim kafayı bulalım... Bayramda da likörlü çikolata mı yenir be yaw. Ahahayt. İyi değilim ben. Saatte 08:15 olmuş. Şarkı vardı ya böyle çocuk şarkısı gibi, "Bu sabah saat tam 8:15 vapurunda, onu gördüm çarşıda, düşlerimi kaybettim, yanlış oldu galiba...

Evet, Red Hot Chilli Peppers'la güne başlamak da fena olmuyormuş, gülesim geldi klibe

Pazartesi, Şubat 05, 2007

Drag And Drop


Az önce tez sunumumu hazırlarken farkettim, hemen screenshot yaptım... :)

Evet sevgili günlük, bugün biraz çalışıyoruz, sunum işleri falan. Fon şarkımız "Unearth - Black Hearts Now Reign"

- Nedir yani, ee napalım?
- Bişey yapmayın.

Sürükle bırak. Tâbir kötü.

- "Bu gruba bir kişi sürükleyin"
- Neden?

Hayır yani sürüklemek neden, adam gibi gelmiyorlar mı? Tutup yaka paça sürükleyip, hop aile grubuna mı atacağım ben insanları. Ne olacaklar, ailem mi olacaklar ondan sonra? Ya da sürükleye sürükleye arkadaşım mı yapacağım? İnsanları ille de bir başlık altında toplamam mı gerekiyor, hemde sürükleye sürükleye? Oraya bir kişi sürükleyin, buraya bir kişi sürükleyin, şuraya bir kişi sürükleyin, ee dağıtıp böldük herkesi, ne oldu, hepsi başka başka yerlerde, iyi mi oldu böyle?

Şarkı "Unearth - Lie to Purity" oldu.

İşi gücü bıraktım bende bu yazıyla uğraşıyorum yaw, yarın hoca "Evladım ne yaptın kaç gündür?" dediğinde, ne yapacağım çok merak ediyorum. "Çantama özenle yerleştirdiğim bu sevimli odun parçasını yaptım hocam, dut ağacından, bahçemizin dutu, yabancı değil." "Nasıl yani ne yapacaksın ki o odunla evladım?" "Bir saniye gösteriyorum" ... Dıkşın. :)


(Not: Sevgili küçükler, şiddet güzel bir şey değildir. Bunlar gülmek için yazılmış uydurma yazılardır, ciddiye alıp hocalarınıza odunla dalmaya kalkmayınız.)

Cumartesi, Şubat 03, 2007

Kesinlikle Fasarya

Sevgili günlük naber? Ya önümde Halka 2'nin cdsi duruyor, koyup da izlesem mi izlemesem mi diye düşünemiyorum bile. Yalnız başıma izleyesim yok. Hatta izleyesim yok. Farkettim de, şimdiye kadar hiç bir cd'yi başkalarıyla izlememişim. Bu beni üzüyor mu acaba diye düşünemiyorum bile ama şimdi. "Unearth" dinliyoruz bu aralar, haberin olsun "Giles" bir numaralı şarkımız. Bir de "Zombie Autopilot" var, o da güzel.

Otomatik pilota bağlasam, kuş bakışı baksam şöyle altta olup bitenlere, rayından çıkan vagonların bağlandığı katarlara. Basınçtan yanan frenlerim Paris'ten Dakar'a yol alsa, kumdan kalelerime yağmur yağsa. Bir âtıl metabolizmam var yalnızca yanlış. Yanlış doğru değil. Ama fakat lâkin yanlı bir yalnızlığın en sarhoş yanlışı. Faili meçhul bir failure desem? -çalan şarkı ayarttı da beni bunu yazmaya- Pek hoş çalıyor çünkü. O zaman ekleyelim bir de "Unearth -Failure"

Başıboş bir buluttan düşen ilk damla gibi kızgın kumda buharlaşırken anlarsın ancak su çevriminin nasıl bir şey olduğunu, kitaptan okumak yetmez. Ya da dönerken bulanan midene ne kadar dayanabilirsen o kadar farkedebilirsin döngünün dengesini. Görgülü bir denge midir aslında hep takdir edilen, yoksa 4 buçuk'tan 5 vermeyen hocanın samimiyetsizliği midir dengeyi bozan? Hilekâr bir öğrenciden çektiğim kopya mıydı okulu geçme sebebim, yoksa arkadaşça bir yardımlaşma mıydı sadece büyütülmesi gerekmeyen? Üleştir bölüştür durmadan yetiştir, nedir yani, her şey de beş beşlik olmayıversin...

Pardon bakar mısın? Ortamda bulunan havanın sürtünmesini de hesaba katar mısın lütfen? Yoksa kuş bakışı mı bakmak istersin raydan çıkmış vagonların bağlandığı katarlara. Paris'ten Dakar'a giderken yanlış yola sapan şöförün nerden çıkma ihtimali yüzde kaçtır? Yerden çıkma ihtimali yüzde kaç olan şeyin birden bıkma ihtimali yüzde saçtır. Neyse, ağrıyan gözlerimin optik dersindeki başarımla ilgilendiğini sanmıyorum, tıpkı hayal etmemin başağrımın yarısını oluşturduğunu bildiğim gibi. Derler ya, hayal etmek başarının yarısıdır. Gibi, tamah etmek fasaryanın yarışıdır.

Gecenin şarkısı "Unearth - Giles"

Şehir Simülasyonu Nam-ı Değer SimSiti

Naber günlük nasılsın, iyisin iyisin, iyi gördüm seni, bende iyiyim, saat 00:56, evdekiler yavaştan yatıyorlar, hatta yattılar, bende zaten az önce gelmiştim, oturdum bilgisayarın karşısında makarna yiyorum. Kaç senedir oynamıyordum, oturdum SimCity'ye başladım yine bu aralar. Bir haftadır oynuyorum. Ya tam belediye başkanı olacak potansiyel varmış bende, gizli kalmış bir cevher var valla, 110.000 kişiye çıktı şehirdeki popülasyon, nakit 10.000, az biraz, ama yatırım yaptık kardeşim, Füzyon Enerji Santrali kurdum (Ne işe yaradığını daha tam öğrenemedim), tam 50.000, (para birimi de bir garip zaten en iyisi hiç yazmayayım), şu yazıyı yazayım açacağım tekrar, evden çıkarken UFO saldırısı olmuştu, nükleer sanralime saldırmışlardı şerefsiz UFO'lar. Her yere radyoaktif serpinti serpildi. Tüm sanayi binaları bir anda "abondoned" oldu, nankör sanayiciler işte terkettiler ilk düşüşümde. Nakitim bitti, residentaller şehri terketmeye başladı, bende vergileri arttırdım, beğenmeyen (.Biiip.) gitsin afedersin. Aaa, ne ayıp. Tamam pardon. Neyse. Hoş oyun ya, vaktimi alıyor gerçi biraz, alsın, şu tezi bir sunayım zaten, yeterince vaktim olacak herşey için o zaman. (Bu arada alt kattan takırtılar geldi, fare olabilir mi? Çüş, napıyo bu fare aşağıda, koltukların yerini mi değiştiriyo? Ulan bahçede kedi besliyoruz fareleri kovalasın diye, sosyete hepsi, alt kata fare girmiş geçen gün, alt kattaki abla da korkmuş tabi, korkar haklı. Ulan yazarken de makarna buz gibi oldu, arada yiyeyim şunu. Neyse, şu fare kovan elektronik aletler var onlardan mı alsak acaba, kedilerden daha ucuza gelir herhalde, 200ytl diyor be, bu ne böyle resmen soygun. Kedilerin bize masrafı ne acaba? Haftada bir kasaptan akciğer, haşlarken doğalgaz, yılda 200ytl'den fazladır bence, ki bu elektronik aletler yıllık değil ki, 10 - 15 sene kullanılıyor sanırım, biraz araştıralım. Parantezden çıkabilir miyim, deminden beri hâlâ, ne yazıyorsam bu kadar anlamadım ki?) Tez diyordum ya, ben bugün okuldaydım. Sabahın köründe, saat tam 13:00'te yola çıktım, yani yaklaşık 12 saat önce. Bölümden tezi alıp hocalara verdim, ama artık bitsin bu gitgel ya, şu sunum tarihini belirleyemedik, bir iki hafta da onu bekleyelim, bekle bekle, hayatımız beklemekle geçiyor zaten, önce emekliyoruz, sonra yürüyoruz, sonra bekliyoruz, sonra da emekli olup ölüyoruz, hayata bak, süper. Neyse, "İnsanın kendi elinde ama buu...", dediğinizi duyar gibi oluyorum, "Evet öyle" diyelim konu kapansın. Eve gelirken Beşiktaş'tan vapura bineyim dedim, esti öyle, normalde 129T'ye binecektim, ama "Yaaaaa" dedim, "Şimdi tıklım tıkış otobüslerde stres yapmaya ne gerek var yavrum, bin güzelce vapuruna, in Kadıköy'de, git otobüs durağına, aa otobüs de oradadır zaten, hop, aktarma da var, beleş, atla var git evine..." Çok mantılı bir fikir gibi geldi, evet, böyle yapayım diyerek iskelenin yolunu tuttum. İskelenin girişinde, arasıra vapura binerken gördüğüm GreenPeace'ci kız karşıladı beni, aynı kız mı bilmiyorum, "GreenPeace'e katılmak istermisiniz?" dedi, "Yok, sağolun." dedim bende. Tam olarak ne dediğini de hatırlamıyorum aslında, çünkü zaten bir koşturmaca içinde, kafamda bin tane düşünceyle yürüyorum, bir de etrafımdan bana sorulan soruları anlamaya çalışmaya uğraşamam. Bu yazıyı okuyan sevgili anketör, tanıtımcı, GreenPeace gönüllüsü... vb işlerde uğraşan arkadaşlar, açık seçik konuşun, biraz da yüksek sesle konuşun, insanlar sizin ne dediğinizi anlamak zorunda değiller. Yani bence daha kolay olur işiniz. Ama en azından milletin yakasına yapışmıyorlar, sorup geçiyorlar, takdir edilesi bir davranış. Vapura bindim, oturdum, cam kenarı, avrupa yakasını izleye izleye karşı yakaya geçtim. Konumuz şu; (Oha dakikalardır yazıyorum konuya daha yeni geldim, dağınık yazıyorum dağınıık, toparlamam lazım kendimi, evet.) Konumuz martılar. Vapurun etrafında sizinle birlikte yolculuk eden, şirin mi şirin, özgür mü özgür, (ayrıca ciyak mı ciyak sesleri olan) deniz kuşları martılar. Bence bazı sorunlar var. Nereden baktığına bağlı. Neden bu martılar sürekli vapurların etrafında uçuyorlar dediğimde birisi, "Ya işte vapurlar denizdeki balıkları ürküttüğü için balıklar kaçışırken, martılar da onları avlayıp yiyor." diye bir açıklama getirmişti, deniz biyoloğu muydu bilmiyorum, ama bugün izledim, hiç bir martının suya dalıp da bir balık avladığını görmedim. Çoğunluğunun bizim atraksiyonu seven milletimizin havada martıya simit kaptırma oyunları içinde nemalanıp, simitle karnını doyurduğuna şahit oldum, yahu birisi de dalsın denizden bir balık kapsın, yok, (Ha denizde balık var mı yok mu o başka konu tabiki) ama balıkçılar tutabildiğine göre, bence onlardan yüzlerce kat yetenekli olması gereken bu martıların da tutabilmesi lazım değil mi? Sorun şu bence, biz martılarımızı hazıra alıştırıyoruz. "Nasılsa şu beyaz dev gürültülü şey birazdan kalkar, içine binen şeyler de bize bir şeyler atarlar", diye düşünüyor herhalde martılar, yani öyle olması gerek böyle olması için. Peki, insanların hepsi bir anda simit atmayı kesseler, ve hiç bir zaman da atmasalar, bu hayvanlar kendi normal beslenme alışkanlıklarına dönerler mi? Yoksa çoktan unuttular mı avlanmayı..? Neyse ya, geçelim. Eve geldim, SimCity'e takıldım biraz, o arada yeğen geldi. Bu SimCity'yi yeğen ufakken izletir, çıkan sesleri dinletirdik, "aa bak korna çaldı", "aa kapı çaldı" falan diye... Gelir gelmez, "Dayı napıyorsun" diye daldı zaten odaya. "SimCity oynuyorum gel bak sende" dedim. Geldi baktı baktı izledi, paran bitiyor dayı, şunu da yapalım dayı, bunu da yapalım dayı, o ne dayı, bu ne dayı... gibi aşina olduğumuz replikler döküldü tabi. Dedim "Tamam ben çıkıyorum, al bilgisayar senin ben gelene kadar takıl." Dışarıdaydım biraz, geldim, tabi saat geç, gitmişler. Masada bir not, "Dayı seni çok seviyorum, simsitide çok iyi oynuyorsun." Ehehe, hoş oldum. Büyüyorlar valla, zaman çabuk geçiyor, farkedemiyorsun büyüdüklerini. Büyüyorlar... E biz de büyüdük... Peki, "Biz büyüdük ve kirlendi dünya" diyerek mi bitirelim şimdi bu yazıyı...? "Kirlettiğin gibi temizle çabuk odanı" diyerek mi bitirelim yoksa? Ya da "Herkes kendi kapısının önünü temizlerse tüm mahalle temiz olur" mu diyelim...?

Gidip yatalım, geç olmuş...
(Bu da geçen gece yazılmıştı şimdi eklendi)

Geçen Gecenin Saçmalaması

Gözlerimi açık tutamayacak kadar yorgun bir şekilde yazıyorum sana günlük. Bu yorgunluk bende kronikleşmeye başladı, herhalde deprasyondandır diye düşünüyorum. "Yok deve ona deprasyon denmez, depresyon denir." Eee, ne oldu yani düzettin de, başın göğe mi erdi? Herşeyim doğru da, bir o yanlış sanki, salak.

Bu "Çilekeş"in "Kendimden Geriye" diye bir şarkısı var az önce klibini izledim, şarkı güzel de, gitar çalarken niye zıplıyorlar anlamadım, yani zıplayınca gitardan daha mı çok ses çıkıyor, rawn rawn diye. Bir de vokal yapan genç arkadaş, "yanımdaa" derken, "yanımdzaa" diyor. Hem "Kürar" daha güzel bence ayrıca ilaveten bilahere.

Bu Emre Aydın'da, "Git" şarkısında, "Ölşem" "ölşem" "ölşem" diyor, ya da "Ölçem ölçem ölçem" de diyor olabilir, "Ölşem" çok manasız zira. Ama şarkı hoş gibi.

Kendimden geriye demişken, kendimden geriye kalanları her sabah aynada görüp, günaydın, deyip geçiyorum. Sağa sola dağılanları toplayıp üstüme başıma yapıştırıyorum Geçen gün misal, yerde gördüm, terliğimin yanına düşmüş, önce umursamadım, ama sonra aynaya bakıp betimin benzimin attığını görünce farkettim, "aa" dedim "ulan betim benzim atmış." Meğersem betim benzim atmamış, bu garipliklerime dayanamayan kalbim kendini gövde boşluğundan dışarı atmış. İçim sıkılmış, içimdekiler pört diye dışarıya fırlamış. Ahahayt, pek komik. Benzetme de yaparmış. Ayrıca bet nedir, beniz nedir? Araştıralım...

Sıkıntı diye tarif edebilir miyiz boşluğu, ya da yıkıntıya benzetebilir miyiz, şuu hayatta neler oluyoorr. Lan Rafet sen nerden girdin? Dinlesem bari seni, keh... Ne diyorduk, evet, sıkıntı diye tarif ettiğimiz aslında bıkılmış ümitlerimizden başkası değil. Ümitlerimizden bıkmaktan sıkılıyoruz. Gerçi, şu da olabilir, bu konu belki de hayatımızı doğrudan etkileyen bir kavram olarak karşımıza çıkabilir, nasıl ki şöyle;

Bir "Vaat - Ümit" dengesidir aslında hayatımızı sürdüren diyebiliriz. Hehe, gülesim geldi.

Neyse ya, ne yazdığımı bilmeden yazıyorum gene. Sizler de buraya kadar okuduysanız bari bir faydamız olsun. Bet, ikileme yapmak için beniz'le kullanılan bir kelimeymiş, tek başına bir anlamı yok gibi. Beniz'de, yüz, ya da yüz rengi anlamına geliyormuş. Araştırdık bulduk, aferim bize, ödülümüz, yatmadan önce bir sıkımlık diş macunu, bravo, tebrikler, holeey...

Ya yazasım var aslında daha benim, ama yatasım da var. Ayrıca üç yumurtayı sütle çırpasım var. Biraz peynir, biraz da zeytin yiyesim var.
(Geçen gece yazılmıştı ancak eklenebildi.)
(Ya çok da umurumuzdaydı sağol.)
(Bişey değil.)

Hırtlak Hışırtlak

Sevgili günlük, sana böyle başlamak adet haline gelmeye başladı, alışkanlığım mı olmaya başlıyorsun anlayamadım...

Bu arada odamın kapısının arkasında, üzerinde MATATOX -yürüyen haşerelere etkin çözüm- yazan bir basınçlı kap buldum. Bu da demek oluyor ki, evde yürüyen haşereler var. Yoksa neden böyle bir kutu olsun evde değil mi, keh. Bu markayı da ilk defa duyuyorum, ayrıca niye bu benim odamda duruyor? İyi ki paranoyak değilim ya, dimi? Evet iyiki değilsin.

Bu Red ve Hot ve Chili ve Peppers'ın "Snow" adında bir şarkısı var, hoş başlayan şarkılar listeme girmeyi başardı. Şarkı da hoş. Şu "Insanity's Crescendo" da hoş başlıyor. O şarkı da hoş. Ama her hoş başlayan hoşbeş bitmiyor işte. Siz biraz hoşbeş edin, müzik falan dinleyin, takılın işte. Bu arada hoşbeş deyince aklıma geldi, ben eskiden Şeyhmus'a Höşmes dermişim, bir futbolcu varmış ben küçükken, maç izlerken ailecek evde, Şeyhmus topa elle değmiş, bende "Höşmes'e el var" demişim. Hatırlamıyorum gerçi öyle bir şey dediğimi ama kime sorsam öyle diyor, ailecek kandırılıyor da olabilirim. Şarkı beni nostaljik bir boyuta sürükledi bak şimdi. Neyse. Ben acayip bir şekilde kar yağmasını bekliyorum. Seviyorum ne yapayım. "Eskiden ne kışlar olurdu bee", dermişim, sanki çok kış gördüm ya. Ama ben evin arkasındaki kömürlüğün saçaklarından sarkan boyumca sarkıtlar olduğunu hatırlıyorum, hatta resmim de var. Kar yağsın, ama gece yağsın. Sabah kalktığımızda merdivenlere ilk ben basayım, "Hırt" etsin. Basılmamış kara basınca çıkan bir ses var ya "Hırt", ben o sesi çok severim. Bir de sonbaharda kuruyup yere dökülen sarı yapraklara basınca çıkan "Hışırt" sesini. Ama "Hırt"ı daha çok. Eskiden sokağımızın her iki yanında da ağaçlar vardı bahçelerde, yükselip yükselip sokağın ortasında birleşirlerdi, sanki yeşil bir tünele giriyor gibi olurdunuz. İşte o zamanlarda sonbaharda sokağa dökülürdü yapraklar, asfaltı göremez hale gelirdik. Güzeldi, her güzel şey gibi onunda bir sonu vardı, öhühüü, diye romantik bir bitiriş yapacak değilim, çünkü bitirmiyorum daha...

Bilmiyorum ama, mesela şimdi 6 - 7 hadi 8 - 9 yaşlarında olan çocuklar sanırım bizim zamanımızdaki kadar şanslı değiller. Gerçi benim hiç playstation'um olmadı, ya da uzaktan kumandalı arabam, oyun hamurları bu kadar çok değildi, tahtaydı mesela küpler. Ya da RPG oyun kartları yoktu. Ya da RPG oyunlar yoktu. Lego erişilmez bir oyuncaktı çoğumuz için. Bilgisayarı hiç saymıyorum bile. İlk bilgisayarım mesela 13 yaşında mı neydim, 486DX33'tü. (Şimdi bilmeyenler için açıklayalım, yani şöyle desem yetecek sanırım, mesela 2.4GHz (2400MHz) ya bilgisayarınızın işlemci hızı, işte bunun 33MHz'di) Televizyonda Hugo vardı, ki hâlâ var, o zaman bilgisayarda onun oyunu vardı. Ninja Kaplumbağalar vardı, Prince Of Persia vardı, hele bir de Street Fighter efsanesi vardı ki, off. Bizim V ile ilkokul yıllarında okula gitmeden önce atari salonuna gider Street Fighter oynardık. Sonra bir keresinde beni köpek kovalamıştı mesela, bir kere de horoz. Bir keresinde de buradaki dereye düşmüştüm, dere vardı o zaman, boklu dere derlerdi, ama hiç bok görmemiştim içinde. Dere kenarında kertenkelelere taş atardık, oyuna bak!!! Yavaş tüketirdik gibi geliyor sanki, az olduğu için. Kırmadan oynardık. Şimdi oyuncaklar pek değersiz çocukların gözünde, kırılınca üzülmüyorlar bile. Ne yapalım şimdi, suçu Çin'lilere mi atalım?

İnce ağaç dallarından kılıç yapardık. Hiç unutmam, annemin yeni diktiği defne fidanına elimdeki o ağaç dalıyla vıjt vıjt filmlerde kılıç kullananlar olur ya onlar gibi vura vura bütün yapraklarını dökmüştüm, annemden de ilk dayağımı o zaman yedim galiba, geldi o elimdeki dalla koluma koluma vurdu, sonra da "Bak" dedi "Aynı böyle yaptın sen şimdi bu fidana" Ağlamamıştım herhalde, üzülmüştüm sanıyorum. Şimdi niye ağlıyorsam, ilahi ben...

Bugün ise plastikleşen hayatlarımızda silikon bağlantılar ve sanal gerçekliklerin kurulduğu dünyalar eğlendiriyor çocukları...

Bu "Snow" bu yazının fon müziği olsun... Ve artık kar yağsın lütfen...