Cumartesi, Nisan 21, 2007

Hastalandıydım biraz, tee eskilerde

Burnum bozuk musluktan az hallice akmakta, başım ağrıyor, sinüslerim zonkluyor. Hastayım be günlük.

Hastayım, az biraz da yastayım, ayrıca çilekli pastayım... Ne diyorum ben ya, kafam yerinde değil. Of ve of diyorum, burnumdan yeterli miktarda nefes alamıyorum, böyle olunca da sinirli oluyorum. Ben hasta olunca hiç çekilmez olurum günlük. 10'a kadar say geçer, 1... 2... 3... 4... 5... 6... 7... 8... 9...

"Zırrr"
- Alo!
- Alo iyi günler, HS bilmemnesinden arıyorum, K****** Kart ile ilgili, ...Bey'le görüşebilir miyim lütfen?
- Görüşemezsiniz, ben oğluyum benimle görüşün.
- Ama kendisiyle görüşmem lazım.
- Ben konuyu biliyorum, istemiyoruz.
- Ama kendisine bu tanıtımı yapmam lazım.
- Ya güzel kardeşim, biliyoruz, babam bunu kullandı memnun kalmadı, istemiyoruz.
- Kendisinden bu cevabı almam lazım.
- İyi al.
(Yaklaşık 20 dakika babamla konuştuktan sonra.)
"Baba bir saniye telefonu alabilir miyim?"
- Arkadaşım, anlama güçlüğü mü çekiyorsun, babam sana 20 dakikadır istemediğini söylüyor, inatla hala ne anlatıyorsun?
- Ama benim bu tanıtımı kendisine yapmam lazım. Telefona alabilir miyim kendisini?
- 20 dakikadır ne anlatıyorsun bitiremedin mi hala?
- Bu sistemi anlatmak benim görevim, görevimi yapmamı engelliyorsunuz.
- Tamam o zaman, ben şimdi telefonu buraya bırakıyorum, sisteminizi anlatmanız bitince kapatırsınız, teşekkür ederiz.
- Ama öyle olmaz ki bu şartlarda konuşamayız.
- O zaman şimdi kapatalım.
Tak!

Yani zorlamayın ama beni buna...

Neyse işte, hastayım, az biraz da yastayım, en iyisi gidip yatayım.
Şarkı da şey olsun, "In Flames - Strong and Smart"
Oldu.

Dumur

Sevgili şey, iyi geceler. Şimdi burada sana "Çilekeş - Kendimden Geriye" hediye etmek isterdim, ama geriye bir şey kalmadığı için lütfen bu bahsi kapatalım. Nayır! Nolamaz! Nalan?

Ne oldu ya, "şey" dedim diye mi alındın? O zaman -alınan dosyalarıma- bakalım belki oradasındır. Nıhahahaha(Kötü karakter gülmesi)... Yahu bu ilkokuldan kalma espriyi de nereden yaptım şimdi gece gece, ayrıca ilkokuldan kalmış olamaz, ilkokulda -alınan dosyalarım- diye bir kavram yoktu çünkü, çok attım kanaatimce. Kanaatim de 10'du halbuki, ee 9 mu kaldı şimdi? Bravo bana aferin. Sen böyle saç kanaatleri bakalım nereye kadar? Bol keseden kanaat dağıtan hocalara benzedim. Ney? Nasıl yani? Ne alaka? Ona "Ney" denmez bir kere "Ne" denir. Bir kere mi denir? İki kere desek? Öööf gece gece nereden sardın başıma sen ya? Şimdi bu ayçekirdeği var ya, çok garip, yiyorsun yiyorsun yiyesin geliyor, sonra yine yiyorsun, yine yiyesin geliyor, ee ne bu yahu sonsuza kadar ayçekirdeği mi yiyeceğiz? Ayrıca da neden ayçekirdeği? Bence çok mantıksız bir isim. Ayla ne alakası var ki bunun? Merhaba, evet alakası yok. Sen de kimsin? Ben Ayla. Seninle mi alakalı bu? Yoo, ben yazarın sulanmış dimağının bir eseriyim. (Çüşş, kendine yazar dedi...) İyi o zaman, Ayla diye biri yok yani? Bilmiyorum belki vardır. Ama ayçekirdeğiyle alakası yok. Yayla var istersen. Kalsın. Evet. Peki bu ay ne alaka yani, ayçekirdeği, İngilizler sunçiçeği diyor buna. Suçiçeği değil be, o hastalık. Ben geçirmiştim, her yanında çiçek açıyor, güllük gülistanlık oluyor her yer. Ama bu da bir hastalık gibi evet, bir bağdaşım oldu. Bağdaşım mı o da ne? Amma atıyorsun ya. Eskiler "Günebakan" demiş bak ne güzel, bir anlamı var en azından, neden, güne bakıyor çünkü, düne bakmıyor. Sonra hangi ileri zekalı değiştirdiyse bunun adını ayçekirdeği yapmış. Ayrıca, ayçekirdeği yapmamış, ayçiçeği yapmış, karıştı. Bunu bir araştırmalı... Araştırdım bulamadım, her neyse. Ayrıca 7.5cm'e kadar ayçekirdeği varmış, pardon 7.5mm'miş. Bak bu arada uydurdum ama "Bağdaşım" diye bir kelime varmış cidden, "Tutarlılık, İnsicam" demekmiş. Aferin bana. Demek ki işsiz kalsam TDK'da işim hazır, ben de çok güzel kelimeler türetebiliyorum. Evet, bu arada zaten işsizim, yarın bir TDK'yı arayayım bakalım, işim hazır mıymış?

- Alo, iyi günler TDK mı?
- Evet.
- Bağdaşım?
- Efendim?
- Bağdaşım bağdaşım?
- Efendim?
- Bağdaşım diyorum ya anlamıyor musun?
- Anlıyorum da, neden diyorsunuz?
- İşim hazır mı?
- Efendim???
- İş iş?
- Ne işi?
- TDK'da işim hazır olacaktı benim?
- Bize öyle bir bilgi gelmedi.
- Nasıl olur ya? Nasıl gelmez? Belgegeçeriniz bozulmuş olabilir mi?
- Olamaz.
- Tıpkıçekim makineniz nasıl?
- Deli midir nedir ya? Tak. Düüüüüüüüt (La tonu)

Böhühü :) :)

Gözümün içine içine bak


Ne bakıyorsun?

O kadar yakından bakma...
Gözlerin bozulmasın...

What?

Birinci tekil çekimli
Edilgen bir fiildim.
Hep gülerken çekildiğim
Çocukluk resimlerimde.

Şimdi neyim...
Şüpheliyim...

Kuş Beyni

Sevgili günlük, bir günü daha bitirirken sana demek istiyorum ki, şu gıcık olduğum martılara gıcık olmakta ne kadar haklı olduğuma bir kere daha kanaat getirdim. Aferin bana, kanaat notum 10 bravo.

Evde patlamak üzereydim ki, "Dur ya" dedim, "n'apıyorum, evde patlayıp odanın duvarlarına partiküller halinde saçılacağıma, çıkayım dışarıda patlayayım, hem temiz hava, şöyle saçılabildiğim kadar saçılırım, açık alan." Çok mantıklı geldi, bizim T ile buluştum, o da dertliymiş, uzun zamandır Mc'e gitmemiştik, gittik, şu gnçtrkcell kampanyasını hala bitiremediler, sömürdükçe sömürüyorlar milleti, gittik bizde bir güzel sömürüldük. Uzun zamandır yemeyince hamburger iyi geliyor insana. Sonra H geldi, sormadan iki menü de o kapmış, getirdi. Gerekli kaloriye ulaştık artık tamam daha bir şey yemeye gerek yok 1 2 gün. Bu arada Mc'teki serçelerin doğal beslenme döngülerinin bozulduğuna şahit olduk. Çok garip, kendimiz sağlıksız beslendiğimiz gibi, kuşların da beslenmesini bozuyoruz. Patates kızartması yiyen serçeler tarafından etrafımız sarıldı. Ufak tefek lokmalar atmaya başladık sağa sola, bu lokmaları havada kapan serçelere hayretle baktık. Neyse yedik bitti falan, oturuyoruz, "cork" diye sol omzumda bir ses duydum. Kafamı kaldırdım, martı. "Anaaa, o da ne?" "Kuşbeyinli martı omzuma s.çmış." (Aaa ne kadar kabasın, "pislemiş" denir ona... Senin omzuna s.çsın bakalım sen "pislemiş" diyebiliyor musun?) Zaten gıcık oluyordum martılara, şimdi iyice sinir olmaya başladım, harbiden kuşbeyinli hayvanlar. Kocaman sahilde geldi bula bula benim omzumu buldu salak. Bu arada en son simit yemiş sanırım.

Üç Yüz


Sevgili günlük, 300'ü izledim, gece gece acayip ardinal doluyum, konuşma çok fena yaparım... Ardinal değildi o ya... :)

Zıpla Somon

Saat biri altı geçiyorken başlıyorum bu yazıyı yazmaya, göz kapaklarım artık yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptal kayık ifadeyi atamıyorum. İyi ki odamda ayna yok. Zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?

Televizyonda somon balıklarını izledim bugün. Atlas okyanusunu geçerek doğdukları yere yumurtlamaya gittiklerini ve bunu da beyinlerindeki manyetik algılayıcılarla yaptıklarını öğrendim. Atlas okyanusunu geçen, köpekbalıklarından kurtulan, sığ nehir sularından geçen, yırtıcı kuşların saldırısıyla başeden somon balıklarının önlerine çıkan şelaleden yukarı zıplarken ayılara yem oluşunu gördüm. Tabiki hepsi değil, düşünsenize milyonlarca balığın içinde oraya kadar gelip de şelaleden zıplayıp geçip gidecekken son anda ayıya yem olan somon balığının hayal kırıklığını hangi kelimeler anlatabilir ki? Yumurtlama alanına gidene kadar somon balıklarının bütün enerjilerini harcadıklarını ve yumurtladıktan bir süre sonra da öldüklerini öğrendim. İşin garibi, yumurtlama zamanı geldiğinde, balıkların şekil şemallerinin tamamen değiştiğini, çirkinleştiğini, düzgün sırtlarının kamburlaştığını, renklerinin kırmızıya dönüştüğünü, alt çenelerinin ileriye doğru uzanarak korkunç bir hal aldığını gördüm. Yumurtladıktan sonra da ölerek, nehir tabanına yığılan yüzbinlerce balık cesedinin yumurtaları koruduğunu gördüm...

Böyle şeyler oluyor işte dünyada, çok garip çok...

Saat biri otuz geçerken bitiriyorum bu yazıyı, göz kapaklarım hala yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptak kayık ifade iyice kaymaya başladı, iyi ki odamda ayna yok, ki olsa da zaten odam karanlık, ki zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?
(Eski bu yazılar ya, ancak ekleyebildim, ki ayrıca size ne bundan, evet garip oldu.

Pazar, Nisan 01, 2007

Gereksiz Bölge - (Olmasa da olurdu) - Bölüm:4

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Offf ve offf

Remedios Silva Pisa'dan... Şarkıda ney üfleyen de Kudsi Ergüner. Tüyleri diken diken etmiyor mu? Vengo'nun sonu. (Powered by Yuğtub)

Ama bitmiyor işte yol...

zip

Balıkçının tezgahında yüzlerce balık gördüm,
renk renk, boy boy, farklı farklı...
Hepsi de boğularak ölmüş...

Uyarla

Güncel bir Nasrettin Hoca uyarlaması...

C: h.... naber
H: iyi kötü karışık kafalı
C: s2e21 ne?
H: season 2 episode 21
C: acayip
H: prison break
C: acayip
C: cmrtesi görüşelim mi
H: olabilir
C: senin flashdisk öldü bu arada
H: inanmam bu arada
H: ölmez
C: o zaman doğurdu
H: ona asla inanmam
C: o zaman ben cumartesi getireyim senin flashdiski
H: :) o olur
C: :)

Cefakar arkadaşım H'a flasdiskini yaklaşık 2 aydır kullandığım için teşekkür ederim...

Ee, ama bundan size ne ki? Sıkıntıdan hep, sıkıntıdan... :)

4.Element: Tahta

Selam günlük naber? Eh işte, iyidir. 3 gündür evde bir dolap kütüphane boşaltma mesaisidir gidiyor, anlam veremiyordum, ama dün herşey ortaya çıktı. Bu arada ne kadar çok ansiklopedi varmış evde hayret ettim, doğru dürüst birini de açıp baksak bari, neyse. Şimdi zaten "okunanlar" "arada bir okunanlar" "okunmayanlar" olmak üzere evdeki basılı eserleri sınıflandırmaya başladık, Ne anlatacağım hala başlayamadım bu arada. Kütüphane büfe ve dolap karışımı olan bu devasa tahta yığınını neden boşalttığımızı öğrendiğimde, annem elime dekupaj testeresini tutuşturmuştu bile. Dolaplarının üst katlarındaki 40 cm'lik kapaklı yerleri kesip çıkarıp, boyunu kısaltacakmışız dolapların. "Sebep?" "Çok uzun bunlar, holü karartıyorlar." "Yahu kaç yıllık dolap antika olacak nerdeyse." "Kesin, orası kesilecek, bunun da kapağı onun üzerine çakılacak, o dolaplar kısalacak, o kadar." Tamam dedik, aldık elimize metreyi kalemi, çiziyoruz şurasını keselim, şuradan çıkanları bunun üzerine çakarız, ee bunun üzeri boş kaldı, ona da şunları birleştirip çakarız, üstte nasılsa gözükmez, "Öyle eğreti yapmayın, bak düzgün yapın", falan derken, ben 20 küsür yıllık dolabı dekupaj testeresiyle keserken buldum kendimi. Allah'ım inanamıyorum o nasıl bir talaş fışkırması öyle. Dolabı karşımdan tutan babamın lacivert hırkası açık kahverengi oldu o derece yani. Sanki mübarek, tahta değil, her yere bir tazyikle tahta talaşları saçılıyor, talaş demek te yanlış böyle mikroskobik partiküller buldukları bütün deliklere doluyorlar. Sonra yere yatırdığımız dolabın arkasındaki kontraplak, ya da kontrplak, ya da her ne haltsa, işte onu kesmeye başladık, ince olduğunu düşünerek kolay kesilir diye umutlandığımız bu tahta soyu hiç de beklediğimiz kadar sorunsuz bir kesim sağlamadı. "Allaah Allaah, neden kesmiyor bu?" "Tahtadan da böyle ses çıkar mı ki" "Bir şeye değiyor sanırım" gibi ihtimal cümleleri arasında, büfenin arka kontraplağına, yada kontrplak, ya da her ne haltsa be amaan, yapıştırılmış aynayı çıkarmadığımızı farkettik, ama farkettiğimizde aynanın ilk catırtıları gemişti bile, sonra battı fişing yan going hesabı, dong bir koydum aynaya kırdım kafadan. Artık o nasıl yazıldığını şu anda tam bilmediğim açıp da sözlüğe bakmaya da üşendiğim kontraplağı hatır hutur kestim. İlk dolap kesilmişti. Şimdi de diğer dolabın öndeki büyük kapağını bunun üzerine göre kesip buraya çakacaktık, ki nitekim yaptık da. Etrafa saçılan mikroskobik partiküller nedeniyle annem bir ara sinir krizleri geçirdi. :) Waay, marangoz mu olsak acaba? Bir dolap ancak bu kadar güzel tamirat tadilattan geçirilir. İlkini becermiş olmanın gazıyla, ikinci dolaba daldık. İkinci dolap, ikinci olmasından mütevellit daha bir kolay oldu gibi geldi bana sanki, neyse. O arada Avrupa yakası başlayacak diye sevinirken, donk, maç olduğunu öğrendim. C abi de tel açtı, maçı izlemeye geliyorum diye, oh dedik iyi muhabbet olur. Ki oldu da, bu arada maç da güzeldi. Yalnız şu prezervatif reklamlarını özellikle mi bu saatlere koyuyorlar hayret, maç izliyoruz, devre arası, masa başında çay kek vs, annem de üzülmüş 2 gol yedik diye, bir yandan annemi teselli ediyoruz :), bir yandan işin makarasındayız, çıkan reklama bak, prezervatif, bir de geciktirici etkiliymiş, e çüş artık ya...
Neyse işte, maç güzeldi, dolaplar da güzel oldu, hayat da güzel...
Bugün de böyle bitti.

Salı, Mart 27, 2007

?

Heyhey..!

Siz hiç kırmızı bir ağaç gördünüz mü?





Pazartesi, Mart 26, 2007

Engine

Selam günlük, naber. Yahu bu saatleri ileri aldığımız zaman sanki hayatımdan bir anda 1 saat gidivermiş gibi oluyor, bu da beni çok üzüyor, hatta oturup ağlayasım geliyor, hatta oturup ağlayayım... Böhühü, aman ne komik. Neyse.

Msn penceremin altında şöyle bir link vardı.
Ahanda bu:
http://click4thecause.live.com/Search/Charity/Default.aspx?locale=tr-tr

İnternette her gün aralıksız mütemadiyen biteviye yaptığınız aramaları bu linkteki arama motorundan yaptığınızda yerinizden bile kıpırdamadan yardıma muhtaç insanlara yardım yapma imkanınız oluyor, bence hoş bir uygulama. Hatta Google da böyle bir uygulama başlatsın, yetkililer, aloo, Google yetkilileri, heoow... Kime diyorum ben, baksanıza buraya... Şişşt, sen sen, gözlüklü, bir yetkiliyi çağırır mısın bişey söyliycem. Aloow, sen sen, baksana buraya... Oohoo kendin söyle kendin dinle, hayret bir şey... Neyse.

Bu kadar. Bitti.

Pazar, Mart 25, 2007

İşlem

- Buyurun hoşgeldiniz...
- Hoşbulduk...
- Ne işlem yapacağız?
- Yok yok, fazla bir işimiz yok, ben sadece kırıklarımı aldıracaktım...

Cumartesi, Mart 24, 2007

Günden Gereksiz Şeyler (Ders İçerikli)

Eveet, bugün okula gittim gene ben demiştim, diploma almaya. Hava da bir yağmur bir yağmur, sorma gitsin, aman yağsın yağsın. Dünya soğumaya çalıştıkça biz inatla ısıtıyoruz demiştim ya, cidden öyle, doğru düzgün kar yağmadı ya, neyse. Vapura bindim, yağmur çamur demeden üst kata çıktım dışarıda en arka koltuğa oturdum. Soğuk biraz ama olsun. CD playerımın kulaklıklarını da taktım kulaklarıma, açtım son ses Children of Bodom dinleyerek sisli ufuktan geçen şileplere baka baka yolculuk yapıyorum, keyfim yerinde, ama yook, olmaz bu çocuğun keyfinin muhakkak kaçırılması lazım değil mi, tabi, kadının biri, koskoca gemide o kadar yer dururken geldi yanıma oturdu, sigara içmeye başladı. Yahu be ablacım, belli ki bak uzaklaşmışım herkesten, tek başıma müzik dinliyorum şurada, gelip de tüm keyfimin içine içine sigara dumanlarını üflemenin bir alemi var mı? Şimdi, bir şey desem, "Aaa babanın malımı istediğim yere otururum" tarzında bir cevap gelecek belli tipinden. Bende hiç muhattap olamam şimdi ablacım seninle kusura bakma. Ya sabır, deyip "You're Better off Dead" şarkısın tüm sözlerini bu ablaya armağan edelim tepe tepe kullansın dedik. Hayırlı uğurlu olsun. Neyse ki fazla durmadı.

Sonra dönüş yolundayım, Maltepe isimli vapur geldi bu sefer. Gene geçtim arkaya tek başıma oturdum, yağmur yağıyordu, koltuklar ıslaktı, "oh" dedim "kimse gelmez". Hayda bu seferde iki tane Rus turist geldi. Biri erkek, diğeri kadın. Erkek olan yanıma oturdu, kadın ayakta kaldı, peçete arıyor koltuğu kurulayacak da oturacak, çüş ulan dedim deve, insan biraz centilmen olur. Kadının omzuna hafifçe dokunup, buyurun der gibisinden kalktım yerimi verdim, turizme bir katkımız olsun mahiyetinde. Herif atladı "Oo thank you, thanks" falan, her ne kadar içimden "Thank you ha? Thank you, al sana thank you, deyip sağ sol girişmek istesem de, gevrek bir gülümsemeyle geçiştirdim, thanks diyeceğine azıcık insanlık öğren. Neyse. Ben de geçtim içeriye oturdum, tabi her yer dolmuş, kanarda köşede bir yer bulup, karşımdaki yangın söndürme tüpüne bakarak süper bir yolculuk yaptım. Sonra da eve geldim bitti, bu kadar.

Bu hikayeden çıkarılacak dersler,

1: Herhangi bir yerde topluluktan uzakta tek başına oturan insanların yanına gidip de keyiflerini kaçırmayın, herkes benim gibi şarkı sözü hediye etmez.
2: Centilmen olun.

Günden Gereksiz Şeyler

Günün -gereksiz- getirdikleri...

Nihayet diplomama kavuştum. Artık ben de diplomalı işsizler kategorisindeyim.

Şu haberlerdeki 8 dakika ara meselesi hala sürüyor, peki haberlerde reklama girerken kaç dakika süreceğini söylüyorlar da, dizilerde neden söylemiyorlar? Onu da söylesinler, ben bir kere dakika tuttum, 10 dakika falan sürüyor reklamlar. Dizi de 20 dakika sürüyor. 20 dakika dizi, 10 dakika reklam, 20 dakika dizi, 10 dakika reklam... gibi.

NTV'de "Benim Güzel Ülkem" adında bir belgesel vardı. İşgalden sonra Irak'taki seçimleri anlatıyordu. Bence tekrar verirlerse izlenmesi gereken bir belgesel. Oturduk ailecek onu izledik. İzlerken bununla ilgili birşeyler yazmak lazım diye düşündüm, ama şimdi oturunca aklımda sadece şu cümlenin kaldığını gördüm. "Daha sonra tanıyıp öldürmek için seçmenlerin görüntülerini çekmişler midir?" diyordu Irak'lı Sünni bir kadın.

He bir de insan annesiyle babasıyla oturmuş televizyon izlerken reklamlarda cart diye prezervatif reklamı çıkması çok garip oluyor... :) :)

Sonra reklamda sözü edilen ürünün sitesine girdim, sitede aşkometre diye bir yer gördüm, isim ve soyisimlerinizi yazın aşkınızın gerçek gücünü bulun diyordu, oraya Burhan Altıntop ve Makbule Kral yazdım. %74 çıktı. Hehehhe.

Çarşamba, Mart 21, 2007

Şiş





Evet şarkı geliyor;

Öncelikle, sadece 2 ay (3 te olabilir) ödemedim diye kredi kartımı kapatacaklarını söyleyen banka çalışanlarına,

Ayrıca HS Group diye bir yerden Kadıköy Kart diye gereksiz bir şeyi satmak için sürekli bizim evi arayan insanlara,

Diplomamı hazırlamamakta direten öğrenci işleri personeline,

Bir de kendime...


Not: "Şarkıyı çok beğendim ne olur bana da gelsin" diyorsanız, monofonik için "sis", polifonik için "psis", gerçek ses için "gsis" yazıp, bir şişeye koyup denize atınız.

Salı, Mart 20, 2007

İmgelenmek

Bugün "Children of Bodom" dinleyerek güneşin ensemi ve daha sonra da alnımı pişirdiği bir cam kenarında durgun durgun durgun denize bakarak Beşiktaş'tan Kadıköy'e geçtim. Aslında tam durağandım diyemem, durağanlık göreceli bir kavram. Yani bir nevi referans noktası olayı;

Karşımdaki kadına göre durağandım, ama Kadıköy iskelesinde bekleyen sıkıntılı kalabalığa göre hareketliydim, hatta biraz daha acele etmeliydim...

Neyse... Vesaire...

Eskiden vapura binmek benim için özel bir hadiseydi, çocuklar gibi sevinirdim vapura binileceği zaman, ki zaten çocuktum. Çok binemezdim çünkü, bütün akraba-i talukat Anadolu yakasını mesken seçtiklerinden mütevellit bayram seyran gezmelerinde belki işte bazen denk gelirse o da vapura binilirdi. Ki ben de şu anda anımsamaya çalışıyorum vapurda geçen bir imge gelsin diye kafama ama olmuyor. Zaten "confused" demiştik onun için, neyse fazla yüklenmeyelim. "Zınk" dur geldi, sıkma portakal suyu, "dıkşın", kaşarlı tost. Evet vapur deyince aklıma gelen şeyler bunlar oldu, sıkma portakal suyu ve kaşarlı tost...

Gerçekten de bazı yerler insan beyninde bazı imgeler bırakıyor, mesela hastane deyince de, Eski PTT Hastanesinin röntgen bölümüne inen koridor geliyor aklıma, loş, sessiz ve eğimli. Başından bakınca sanki insanı içine çeken bir perspektifi vardı. Bir de bahçedeki büfenin karışık tostu.

Şu tost meselesine bir eğilmem lazım...

- Sevgili günlük, sana bir şarkı önereyim mi?
- Önerme!
- "Children of Bodom - Needled 24/7". Bence budur...
- Önerme dedik sana.
- Ben seni dinlemiyorum ki...

Pazartesi, Mart 19, 2007

Absolut

Kafamda onlarca kelime var birbiri ardına getirip anlamlı bir cümle yapamadığım...

Pazar, Mart 18, 2007

Başlık maşlık yok

Ulan her seferinde kaçırıyorum, "Yeni Türkü - Karanfil" biter bitmez, DapDadapDapaDapGrawn diye "In Flames - Land of Confusion(Genesis Cover)" başlıyor. Shuffle'ın azizliğine geldik. Aziz Shuffle. Genesis Cover. Ama benim bütün durgun ve sakin havam "Dapdapadap" diye başlayan davullarla dövülüyorken nasıl dramatik bir yazı yazabilirim ki? Olsa olsa travmatik olur...

Ahşap bir ev imgesi oluşuyor bu şarkıyı dinlerken hayalimde, kalabalık, ama çok fazla değil, böyle hani soğuk kışlardan birinde bir Pazar sabahı hep birlikte toplanılıp kahvaltı edilen... Sabah erkenden evin annesinin yaktığı soba, holde kurulan kocaman beyaz örtülü masa, kesilen ekmekten çıkan taze buhar, sofrayı kurarken sıcak ekmekten koparılan kaçamak lokmalar, camın dışında yağan lapa lapa kar, renkli saplı çay bardaklarına konan sıcak çay, evin babası başlamadan önce yemeğe başlamaya çekinen ürkek bakışlar, sobaya en yakın oturanın giderek artan harareti, gülen gözler, sobanın üzerindeki maşada duran dünden kalmış ekmeğin dilimleri, zorla ekmeğe sürülen tereyağla bal, ortaya sonradan çıkan sucuklu yumurta... :)
...televizyonda da kovboy filmi.

Gerçekten de, bir yağmur yağsa da büyülense yeniden dünya?...
Biz de bunları hatırlayıp ağlasak?...
Olmaz mı?...

No Comment

İyi geceler günlük, her ne kadar gün yorucu geçse de ben bu sabah güzel uyandım aslında, hatta erken bile sayılabilir, 10:00 falandı. Gece 02:00 falandı anneme dedim "Yarın bir yumurta yapalım kahvaltıda anne ya olur mu?" diye. "Kalkmıyorsun ki" dedi.... Bu sabah kalktım ama. Uykumun arasına giren melodilerle. "Yeni Türkü - Karanfil" çalıyordu tavaya düşen yumurtanın cızırtısının yanında...

O anın şarkısı da başka bir şey olamazdı zaten...

Cumartesi, Mart 17, 2007

Active

Cumartesi mumartesi demeden amelelik yapıyorum valla, bir iş bulup çalışsam en azından Cumartesi Pazar tatilim olur, ama işsiz olunca her gün mesai, anlamadım ben bu işten birşey. Sabahtan beri bahçedeyim. Yanımızdaki ev satılmıştı, aa ben sana onu söylemedim bak, ya üzüldük, ulan yanımız da apartman mı olacak acaba diye, ama imar buraya apartman yapılmasına müsade etmiyormuş, eheh, iyi oldu. Şimdi yanda bir tadilat falan, bu arada bize cephe olan duvarın üzerine çit yaptılar adamlar, güzel oldu, nerden nereye, "çitin üzerine doğru giden zakkumu budadım" demek için herşeyi açıklamak zorunda kaldım olaya bak. Neyse, sonra bizim arka tarafa yaptığımız bir tane atölyemsi oda vardı, onun kapısına parmaklık yapılacaktı, daha doğrusu yapılmıştı da takılacaktı, ama beyaz boyalı, boyaları dökülmüş paslanmış parmaklığın oraya takıldığını gören annem fıttırabileceği için parmaklığı boyamaya karar verdik. (Bak mesela şimdi o parmaklığın paslı köşesinde beyaz boyanın kalktığı yerin makrosunu çekmek lazımdı, ama fotoğraf makinem yok, öhhüüü. -Bir anlık depresif atak- geçti, neyse tamam) Evet boyamak için önce boya bulunması gerekliydi, daya önceden camların parmaklıklarını boyadığımız mavi boyayı aramaya başladım, ama bulamadım, bu arada mavi boyayı ararken kömürlüğün rafı yıkıldı, bir de onu düzenlemek zorunda kaldım. Bahçede bir oraya bir buraya giderek boya ararken, benim salak hiperaktif kara sokak kedim "cırt" baldırıma tırmığı takıverdi, lan manyak napıyosun. Herif Mart sendromuna girdi herhalde, de bize niye çatıyor anlamadım. Öteki Tekir de yok bayağıdır zaten, iyice serseri oldu. Neyse, manyak kediyi çevremden kovaladıktan sonra, annemin elinde boyayla çevresine parlak hareler saçarak geldiğini gördüm. (Çok sinematografik oldu be, neyse.) Evet boya işini de bitirdim, sonra da yukarıya çıktım, biraz dinlenmek için, işte şimdi yukarıdayım, birazdan ne olur ne olmaz diye soğuk akşamlarda yakmak üzere odun kesmeye ineceğim aşağıya, bir de ikinci kat boyayı atacağım, inmeden biraz dinleneyim dedim, "Ensiferum - Frost" dinlerken, Dorillong, bizim H ile kısa bir diyalog yaptık.
Şöyle ki;

h: naapan ensiferum
c: höy
h: sanada höy
c: bahçedeydim,
c: önce zakkumu budadım
c: sonra
h: "Hiperaktivite Babadan Erkek Çocuga Miras " RealAge
c: aşağıdaki atölye gibi odanın kapısına parmaklık yapıoduk onu boyadım
c: şimdi de gidip 2. katı atıcam
c: Allahtan babam hiperaktif değil
h: Allahtan
h: :)
c: ben hiperaktif değilim ki, aksine tembelim ben
h: hadi len
c: ulen nerem hiperaktif benim
h: bolge olarak veremicem
c: ahahaa
h: mesela böbreklerin hiperaktif hiç durmuyor surekli çalışıyor
h: :)
c: ç
c: ç
c: ç
c: çüüş
c: hehehe, yazamadım
c: prostat mıyım acaba?
h: bilemem
c: hehehe
h: ben histerik miyim peki
c: histerik ne?
c: soralım
c: sevgili google, histerik nedir
h: sen google a sor akşam bende sana sorarım
h: :)
h: yemek
c: aşırı duygusal/dramatik kişilik bozukluğu olan.
c: bence sen histerik değilsin, biraz fanatiksin

Sonra H gitti, bir daha da görünmedi, şimdi bende gidiyorum, odun keseceğim, şarkı "Deep Purple - Not Responsible"

Cuma, Mart 16, 2007

Pure Dismay

Naber lan günlük, okula gittim ben bugün. Daha önceki günlerde "Çüüüş" dedirten harç borcumun takibini yapmaya gittim, iyiki de gitmişim, "Çüüüş" dediğim borç, yarı yarıya azaldı, beni bu dönemde öğrenci saymamaları gerektiğini enstitüden gelen kağıt ile karara bağlamışlar. Ama ben yine de özlemle beklediğim CanonS3is'ime kavuşamıyorum, hüngürt. Neyse, günlüğün gereksiz -günün getirdikleri- kısmını böylelikle bitirelim.

Vapurla geçtim yine karşıya. "Soilwork - Mindfields" çalarken CD Player'ımda, acıyan gözlerle insanlığın eğlencesi olmuş olan martılara baktım.

Etrafımızdaki bazı insanlar kendilerini bazen ne kadar çok düşürüyorlar... Garip yahu... Ve ne yazık ki bu insanların çoğunluğu erkek... Hehe, ben çok gülüyorum bu hallere. Mesela otobüs duraklarında, kendi aralarında konuşan gençlerin yanına güzel bir bayan geldiği zaman, hepsi birer espri makinesine dönüşüyor ve yüksek sesle birbirlerine espri yapmaya gülmeye başlıyorlar. Ya çok feci bir durum. Yapmayın arkadaşım şöyle şeyler, hayır yani ne bekliyorsunuz, güzel bayan muhteşem esprilerinizden birini duyacak ve yanınıza gelip "Hey genç adam, son zamanlarda senden daha komiğini görmedim mi" diyecek? Ya öldüreceksiniz beni... :) Aynen devam...

Bu durum bayanlarda hiç mi yok, diyeceksiniz şimdi. Bilmiyorum belki vardır, ben rastlamadım daha. Farketmez ki, o da komik.

Bu arada haberleri izliyorum demiştim ya, gene izledim, şu Irak ve Ortadoğu meselesi, haberlerde, oralarda ölen insanlardan o kadar rahat bahsediliyor ki, sanki günlük doldurulması gereken bir kota varmış gibi. Bu da garip...

O zaman yazımızı, bir şarkı sözüyle bitirelim;
What can we do, what can we say...
Our veins are filled with pure dismay...

Haberler

Kim?
Kiminle?
Nerede?
Ne zaman?
Ne yaptı?
Kim gördü?
Ne dedi?

...diye bir oyun vardı eskiden ya, oynardık biz çocukken. Bir çember oluşturur, bir kağıt alır, Yukarıdan aşağıya doğru bunları yazar ve elden ele dolaştırarak her soruya farklı bir kişinin cevap yazmasını sağlardık. Her cevapta o satırı katlardık ki gözükmesin. En sonunda da sırayla okurduk. Tabi herkes bir öncekinin ne yazdığını göremediği için ortaya çok saçma şeyler çıkardı, sanırım benim bu saçmalamalarım oradan kaldı. :)

Bu arada 2 - 3 gündür haberleri izliyorum, bütün haberlerde bir "8 dakika" olayıdır gidiyor. "Hiç bir yere ayrılmayın, tam 8 dakika sonra tekrar beraberiz". "Haber bültenimiz 8 dakika aradan sonra devam edecek"... falan. Yani garip. Haberlere de reklam alıyorlar artık, millet deli gibi haber izlemeye mi başladı nedir?

Bir de şu vardı o daha da beter, "Kısa bir aradan sonra haber bültenimizi bitireceğiz, ama yine de siz bizden ayrılmayın..." :) Deli misiniz kardeşim siz?.

So?

- Sonra, ee?
- Anlamadım? Ne ee'si?
- Ne demek ne ee'si, ee işte, sonra?
- Aa, E'si o işte, o kadar.
- Ne o kadar?
- Ee, o kadar.

Tipik bir cevap vermek istememe durumuyla karşı karşıya olma durumu. :)

So what, yani? :)

Perşembe, Mart 15, 2007

2 - 3 tane rendelenmiş havuç

Sevgili günlük, sabahları uyanışlarım gittikçe garipleşmeye başlıyor benim. Bugün de çalan telefon ve annemin telefonda ablamla konuşması ile uyandım. Uyandım denemez ama yani, sersem bir halde gözlerini açmadan olan bitenin farkında olma durumu vardır ya, işte o.
Sonra annemle aramızda şöyle bir diyalog geçti;

- Oğlum ben yumurta almaya gidiyorum.
- Tamam, çok geç kalma

ve sonra açılmayan gözlerimi kapalı tutarak uyumaya devam ettim. Sonra tekrar telefon dorilili dorilili diye çalmaya başladı. Bu sefer de ablamla şöyle bir diyaloğumuz oldu;

- Alo.
- Uyuyorum.
- Annemi versene telefona.
- Annem yumurta almaya gitti.
- O zaman yaz şimdi dediklerimi.
- Gelir birazdan uyuyorum ben.
- Yaz, gelince yapacakmış annem bunu.
- Bi dakka...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Bi dakka kalem arıyorum...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Kalem yazmıyor bi dakka...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Ok
(Devamı havuçlu kek tarifi)

Sonra kapı açıldı ve giderek camekanın kenarına çarptı, böyle olduğu zaman bunun kontrolsüz bir açılış olduğu, ve genellikle rüzgar tarafından açıldığı bellidir. İçeriye bir soğuk. Babam içeri girerken kapıyı kilitlememiş, sokağın bütün soğuğu benim odama doluverdi. Ya şimdi kalkıp kapatsam kapıyı, iyice uykum açılacak, kapatmasam donup kalacağım öyle, nitekim kalkmadım. Vurdum kafayı çektim yorganı kafama kadar yumdum gözlerimi, ama uyuyamıyorum, annem geldi o arada "Bu kapı neden ardına kadar açık böyle" nidaylarıyla. Bu arada mart ayı sendromu yaşayan kediler oraya buraya işemeye başlamışlar, annemden sabah yorumlarını dinledim. Mırrrnaw, miyaaouuw, kssss, gibi serzenişlerle birbirine bağırıp çağıran kedilerin sesleri arasında sızmışım sanırım.

O yarım saatlik sızma sırasında çok garip bir rüya gördüm. Tüm sülale feribotla bir adaya gidiyorduk, sonra tropikal bir adaya geldik, 3 katlı ahşap evlerden oluşan bir yerdi, en üst katın balkonuna çıkarken merdivenlerde yaklaşık 5 senedir görmediğim akrabamı gördüm. Sonra balkondan denize bakınca sanki elimi uzatsam değecekmişim gibi bir mesafeden geçen dev şilepler, gemiler ve bir de denizaltı gördüm. Denizaltı görünce aklıma ikiz kuzenlerim geldi, severler onlar böyle şeyleri, balkondan aşağıya seslendim, "Oğlum denizaltı geçiyor lan bakın" diye. Sonra bütün gemiler yanyana uzakta bir yerde durdular. Bizi getiren feribot yoktu ama. Böyle bir şey işte, sonra uyandım.

İnsan çok kısa zamanda çok karmaşık rüyalar görebiliyor.

Çarşamba, Mart 14, 2007

Hızlı Kutup Ayısı

Evet, kutup ayısının 100 metrelik buzuldan kendisini suya bırakması ile ilgili saçmalamamıza geri dönelim. Hatırlayanlar olacaktır, küresel ısınmaya dikkat çekmek için bir kutup ayısını, "g" yerçekimi ivmesinin 10 olduğu, kutuplardaki 100 metrelik bir buzuldan suya atmıştık. Serbest düşme yapan bu kutup ayısı ile ilgili tamamen gereksiz ve zaman kaybı olacak olan bazı hesaplamalar yapıyorduk. Sonuçta arşivi biraz kurcaladıktan sonra kutup ayımızın 4,4721359549995793928183473374626 saniye sonra su ile buluşacağını bulduğumuzu buldum. (Garip bir cümle oldu, neyse.) Sürtünmesiz ortamda hesap yapmaya alışmış olan ben, bu durumda biraz afalladım tabiki, ama "baskı-lar bi-zi yıldıra-maz" şeklinde hesaplamaya devam ettim. (Bu arada gösterilere katılan kızgın kalabalıklar neden heceleyerek konuşuyorlar? Ne yani hecelemeyince ne dediklerini anlamıyor muyuz? Geçelim... Geçtik...) Eğer ortam sürtünmesiz olsaydı, V=g*t formülünü kullanarak, suya kaç metre/saniye hızla çarptığını bulabilirdik. O zaman sanki sürtünmesizmiş gibi hesaplayalım önce,
V = 10 * 4,4721359549995793928183473374626
V = 44,721359549995793928183473374626 m/sn (Yaklaşık 44m/sn alalım.)

Olay şu ki, düşen kutup ayısına hava sürtünmesi de ters yönde bir etki edeceği için, düşene kadar sürekli artan bir hız olmayacaktır. Belirli bir limit hıza kadar yükselen kutup ayısı, suya çakılışını bu hızda yapacaktır. Burada sürtünme kuvveti (F)'i şöyle bulabiliriz. (Burada formülasyon eksiği yüzünden kutup ayısını sanki bir küreymiş gibi düşüneceğiz, mecbur, çünkü kutup ayıları için özel bir şekil sabiti yok.)

F=6*Pi*R*n*V (Burada aslında yanlış yapıyorum ben, çünkü hız aslında 44m/sn değil zaten, ama 100metrelik bir düşüşte, sürtünmenin çok da önemli olmayacağını düşündüğüm için böyle yapıyorum)

F=6*3,14*0,7*0,00002*44 = 0,01N, gerçekten azmış. Yani 0,01 Nevton'luk bir kuvvet etki ediyor sadece düşen kutup ayımıza, bu da sürtünmeden dolayı kutup ayımızı yakmayacağına göre, yaklaşık olarak 44m/sn'lik bir hızla yani saatte yaklaşık 158km'lik bir hızla suya dalar diyebiliriz, ki hız bayağı yüksek çıktı aslında.

Hımm, demek ki gerçekten küresel ısınmaya dikkati çekmek için 100 metrelik buzuldan bir kutup ayısı atsak bayağı işe yarayacak...

Evet görüldüğü üzere, tamamen gereksiz hesaplamalarla uğraşıp, sonuçta tamamen gereksiz bazı sonuçlara ulaştık. Ayrıca bu sonuçlar kaynak niteliğinde değildir, sorumluluk kabul etmem.

"Yok ben hesapladım öyle olmuyor" diyenler de olabilir, o zaman alırız 2 tane kutup ayısı, gideriz kutuplara atarız 100metrelik buzulun tepesinden, ölçeriz. Ama bu gidişle bunu yapabileceğimiz buzullar kalmayacak. (Bak bu sosyal içerik şeysiydi)
(Bu arada son pragrafın çok saçma olduğunu okuduktan sonra farkettim, "alırız 2 tane kutup ayısı, gideriz kutuplara" ne demek ya? Yani, gitmeden alalım, belki orada bulamayız falan dimi, ehü)

Salı, Mart 13, 2007

Reklam

Bu Ford Focus'ların televizyonda dönen bir reklamı var, siyah bir Focus, sokaklarda dolaşıp duruyor, yollardaki herşey oyuncaktan. Sonunda da, "Yollar sizin oyun alanınız" gibi bir şey diyor. İlk olarak sosyal sorumluluk gereği, "Yollar sizin oyun alanınız değildir, insan gibi kullanın arabanızı, bu bir reklam sonuçta." İkinci olarak da, o reklamdaki şöför, daha önceden Chemical Brothers'ın "Believe" klibinde oynayan adam, bugün farkettim...

Geçen günlerden birinde, ablamda Pro7 kanalını izliyordum, calgon reklamı başladı, gerçekten orada da calgon kullanmadığı için makinesi kireç bağlayan kadınlar var. Tamirci geliyor ve "Buradaki sular kireçli, calgon kullanmazsanız böyle olur" diyor. Ayrıca bizim reklamların sonunda aklımızdan bir türlü çıkaramadığımız "Ma-ki-neniz u-zun yaşar calgon-la" nakaratı, Almanca olarak orada da söyleniyor.
Volkswagen Yeni Crafter Volt yapmış, ama aynı Yeni Ford Transit olmuş.

Bir de NutyMax hâlâ şöhretini bulamamış. :)

illüstrasyon

Pazartesi, Mart 12, 2007

Toy

Canım sıkkın biraz günlük, nedenini bilmediğim bir sıkıntı var üzerimde, bahardan mıdır? Ama bahar gelmedi ki daha, zaten kış da gelmedi doğru dürüst, kar bile yağmadı. Yani mesela o zaman "Baharı görmeden ömrüm kış oldu" diye bir şarkı var, böyle giderse çok manasız olacak o şarkı...

Teoman'ın şarkısını playlistime koyup, evirip çevirip dinleyeceğim aklıma gelmezdi, bu gecenin şarkısı, "Teoman - Renkli Rüyalar Oteli" olsun. Ama bak burada nakarat kısmı var ya, sadece orası, "Yılllllllllar önceydi, çok da güzelllldi, şimdiiiii, düşününce..." burası yani, güzel bence. Güzel söylemiş.

Akşam dışarıdaydım arkadaşlarla, yine Mc'te hamburger menü yedim çok lazımmış gibi, ulan, "yemeyeyim yemeyeyim" diyorum ama engel olamıyorum kendime.

Eve geldim, Popstar Alaturka'yı izledim, bir de arada Buzda Dans. Buzda Dans'ı Zeynep Tokuş kazandı. Eee banane? Evet, gereksiz oldu.

Saat 01:00 falan, bilgisayarın başına geçtim, o saatten beri, Teoman dinliyorum. Nadiren de, (Teoman'ın şarkısı bitince başa almayı unutursam) Mustafa Keser.

Önümde, geçen gün 9 yaşına basan yeğenimin minik oyuncak helikopteri var, durup durup pervanesine -ortaparmağımın tırnak kısmını baş parmağıma getirip, sertçe ortaparmağımın tırnağıyla- tık diye vurup, pervanesini döndürüyorum. Yaklaşık 4 saniye dönüyor. Bakakalıyorum dönen pervaneye. Diğer tarafta da, daha küçük olan öbür yeğenimin dişleyerek çıkartığı minik oyuncak arabanın lastik tekerlekleri var, onları da parmaklarıma takıyorum.

Cumartesi, Mart 10, 2007

Set up


(Giriş) Şu hayata kurulum aşamamız çok uzun sürüyor...
(Gelişme) Kurunun yanında yaş da yanıyor...
(Sonuç) Kurulan o zaman...

(Giriş) Kurulan ya da kurulmayan herşey bozuluyor...
(Gelişme) Kurulan ya da kurulanma sonunda herkes yanıyor...
(Sonuç) Kurulanma o zaman...

...sonuçta bir "setup" var.

Cuma, Mart 09, 2007

2131 ton (Düzeltme)

Bıızt ve zıızzt, yanlışlık olmuş. Birkaç gün önce yazdığım "2131 ton", başlıklı yazımda hayati bir hata yapmışım, bunu düzelteyim. Yanlış bir hesaplama sonucu, yanlış sonuçlar çıkmış haliyle, şöyleki, "Soluk alıp verdiğimizde yaklaşık 2 litre oksijen alıp karbondioksit verilir", gibi anlamış olduğum açıklama, ""Dorrring"!!!" yanlıştır. Soluk alıp verme hacmi 2 litredir, doğru, ancak insanlar bunun sadece 0,5 litresini kullanırlar.

Evet doğrusunu öğrendiğimize göre, yaklaşık 3/4 oranında bir fazlalık çıkmış durumda sonuçta, bunu şimdi düzeltelim.

Uzun uzun hesaplama yapmayacağım, 2131 ton çıkmıştı, bölelim 4 e, böldük, sonuç 532,75 ton. Gerçi gene yüksek gibi geliyor bana hâlâ ama bu doğru sanırım. 70 yaşına kadar yaklaşık 533 ton karbondioksit saldığımıza ve bir ağaç yaklaşık 1000 ton karbondioksit emdiğine göre, gönül rahatlığıyla en azından bir ağaç diksek iyi olur diyebiliriz.

Bu kadar.

Kutup ayısının hızını da hesaplardım ama hâlâ o konu ile ilgili formülleri hatırlamış değilim, o yüzden erteleyelim biraz daha onu da. :)

Fin

Selam günlük, demiştim ya Finlandiya ile ilgili birşeyler yazasım var diye, onu yazacağım bugün. Ama önce günün getirdiklerinden biraz bahsedeyim, İlk olarak bugün benim büyük yeğenimin doğum günüydü (büyük dediysem 9'a bastı daha), ikinci olarak da Dünya Kadınlar Günü'ydü. Dünyada birileri de erkek çocuklar günü çıkarabilir mi? Heh, neyse, herkesin kendi günü kutlu olsun, uzatmaya gerek yok, ama bir ev tekstili firmasının Kadınlar Günü için yayınladığı reklam var kanallarda, bence çok hoş olmuş. Geçelim, geçtik. Gecenin rastgele şarkısı, "Passenger - Just The Same"

Geçenlerde Türkiye Gazetesi'nde Finlandiya ile ilgili bir yazı okumuştum, -isteyenler internetten de açıp bakabilirler- Hani demiştim ya Türklerle bir akrabalıkları olduğu falan diye, buna birkaç yerde daha rastladım. Hatta "Turku" diye şehirleri bile varmış, pazar yeri anlamına geliyormuş anlamı. Fin dilinin yapısı da Türk diline çok benziyormuş, ilginç. Neyse.

Eğitim olayını çözmüşler, gerçi koskoca memlekette 5milyon kişi falan yaşıyormuş zaten ya orası ayrı. %100 okur yazar. Kalkınma sürecinde önce anne babaları eğitmişler. Hani yeni nesili onlar yetiştirecek ya, çok basit aslında... Bizim anne babalarımızı da sabah programları eğitiyor, ne güzel. (Tabiki hepsini değil, bu konuda "aa bizi sabah programları eğitmiyor" diyenler olacaktır, ne mutlu size o zaman. Ben bu sabah programlarına da taktım da biraz, onu da bilahere yazarım yine.)

Çok daha ilginci, Finlandiya'da marketlerde falan içki satılmıyormuş, devlet mağazalarında da satılmıyormuş, sadece ruhsatlı yerlerde satılıyormuş. Yazıyı yazanların gittikleri restoranda 22:30'dan sonra içki servisi yapılmamış (belki sadece orada öyle olabilir, bilemiyorum) Hatta garson 22:15'te gelip, 22:30 dan itibaren içki servisi yapılmayacağını isteyenlerin kalkabileceğini söylemiş, ve devam etmiş, çünkü saat 22:30'dan sonra cam kenarındaki masalarda içki içenler, yoldan geçenler tarafından uyarılıyorlarmış. Çok ilginç ya. Başka yerde rastlamadım bu tip bir uygulamadan bahsedildiğine. Burada (burası Türkiye) bir restoranın böyle yaptığını düşünsenize... Haha, gülesim mi geldi ne? Ne derler, yazık mı derler, yoksa nezaket mi? Ya da çağdaşlık mı derler, yoksa yobazlık hortladı mı? Komiğiz, komik, neyse.

Bu yazımızı Finlandiya ile ilgili yazdık, çok mu gerekliydi, hayır.
Şarkımız da Finlandiya'dan gelsin, "Ensiferum - Token of Time", çok mu gerekli, gene hayır.

Perşembe, Mart 08, 2007

Bugün bende bir arıza varmış

Garip yahu, şu hayatın bazen bana cidden karşı olması saçmalığıyla karşılaştım gene bugün. Gülesim geldi. Öncelikle bugünün bir şarkısı olması lazım, hemen verelim, başağrım yeni yeni geçiyor, o kadar çay içtim, dün sabahtan beri çay içmiyorum ya ondan oldu sanırım, biraz da sinüzit var gibi, neyse, şarkı şu olsun, ımmm, ohhm, eüüü, rastgele yapalım bakalım şansınıza ne çıkacak?

"Black Sabbath - Fairies wear boots" çıktı, hadi hayırlı olsun.

Sabah sabah, yani öğlen öğlen evden çıkıp okula gittim. Şu okuldan bir türlü kurtulamadım, tez yazdım, gittim sundum, bir de üstüne üstlük geçtim, ulan hala bitemedi, hala git gel, diploma vereceklermiş bana şimdi de. Neyse, olaylar Halyolu'ndaki İETT akbil gişesinde pasomun artık geçersiz olduğunu öğrenmemle başladı. Uzun bir bekleyişten sonra sıra bana geldi, pasoyu uzattım, "2 ytl" dedim. "Bu pasolara dolum yapmıyoruz artık" uyarısı ile karşılaştım. "O zaman bunu çıkarın bana normal akbil verin." dedim. "Elimde şu anda akbil tom'u yok, parasını vereyim istersen." dedi, bende "Yok kalsın" dedim. Ne yapsam acaba diye düşünürken, "ulan oğlum bilet niye almadın" dedim kendi kendime. Bilet almak için arkamı döndüğümde, az önce 2 3 kişi olan sıranın, sanki bekliyormuş gibi bir anda 20 kişiye çıktığını gördüm. Tee köprünün merdivenlerine kadar uzamıştı yaklaşık. Geçtik bekledik tabi. Sıra bana geldi, 1,5 ytl verip, "bir bilet" dedim. Aynı gişe görevlisi, "bu 1 ytl sahte, bunu değiştir" dedi. Ardından da ekledi, "Sende bugün bir arıza var" Harbiden var, neyse değiştirdik 1 ytl'yi. Aldık bileti. Sonra tipik 129T diyalogları, "Levent mi?" "Yok Taksim" "Levent durağı nerde?" "Arkada, şu tarafta." Balmumcu'dan geçiyor mu?" "Geçmez" "Hangisi geçer?" "Hiçbiri geçmez, buradan Balmumcu'ya otobüs yok, 129K'ya binip, köprüden sonra inerseniz, biraz yürüyüp gidebilirsiniz, daha kolay" "Teşekkürler." "Bir şey değil."

Otobüse bindim, yeni yazmış olduğum CD'yi dinleye dinleye okula geldim nihayet. Bu arada rastgele şarkımız; "Blackmore's Night - Sake of Song" oldu şu anda. Harç bürosundan borç sorgusu yapacağım. Gittim, numara isim verdik, 15 dakika sonra gel dediler. "Çüüüüş" diyebileceğim bir miktarda borç çıktı karşıma. Ama demedim. Bu dönem bile beni öğrenci olarak saymış bu Y.T.Ü. Hadi geçen dönemi anlayabilirim, uzatma aldık, tez yazdık falan, bu dönem niye? Yok abi ben boşuna nefret etmiyorum bu okuldan. Ulan çok fena koydu ama, ben Canon S3IS alacağım diye para biriktirmeye uğraşırken, bütün paramı okula vereceğim şimdi. "(Biip Biiip) böyle okulun" demek geliyor içimden, içimden de diyorum zaten, neyse.

Sonra Beşiktaş vapur iskelesine gittim, az önce sahte deyip almadıkları 1 ytl'yi burada aldılar. Sanırım benden yana dönmeye başladı biraz. Şu anda rastgele şarkımız, "Ensiferum - Lai Lai Hei" oldu, Finlandiyalı bir grup. Fin'ler Türk soyundanmış ya, bunu da geçen gün duydum. Çok hoş, bu konuyla ilgili yazacak şeylerim var ilerde.

İşte böyle, gül geç, boşver, ne oldu yani, hiç. :)

Çarşamba, Mart 07, 2007

2131 ton

Sevgili günlük, oturdum bilgisayarın başına, arkadaşım B.'den aldığım hoparlörlerle daha önceden duymadığım sesleri duyduğuma hayretler içinde kalarak "Passenger" dinliyorum. Bu hoparlörlerin Subwoofer'ı o kadar kuvvetli ki, resmen altta yeller esiyor şu anda. Ama alt katımızda bir bebe olduğu için kıstım sesi. Evet günlük, söyle bakalım bir insan hayatı boyunca atmosfere ne kadar karbondioksit bırakır? Evet aynı konuya geri döndüm, ben bu ağaç dikme konusuna kafayı taktım, yani insan en azından hayatı boyunca atmosfere saldığı karbondioksidin karşılığı olarak ağaç dikmeli diyorum, ama mühendis olmamdan mütevellit (daha bu mühendisliğin de bir faydasını göremedik ama neyse) bunu olurlu bir proje dahilinde sunmam lazım. (Can sıkıntısından neler yapacağını şaşıran bir insanın saçmalayışlarını okuyacaksınız birazdan, isterseniz şu anda bırakıp gidebilirsiniz, ya da devam edebilirsiniz, ya da siz bilirsiniz.)

"Ortalama bir insan kaç yıl yaşar?" diyerek başlayalım hesabımıza. 70 diyelim mi? 35 yolun yarısı ediyorsa tamamı 70 eder. "Dante gibi ortayındayız ömrün" demiş ya rahmetli Cahit Sıtkı Tarancı oradan esinti geldi. Ama biraz araştırınca Dante'nin 70 yaşında ölmediğini öğrenmek çok kolay, çünkü Dante 56 yaşında ölmüş. Peki burada şair neden böyle demiş, -ki Cahit Sıtkı Tarancı bu şiirini yazıyorken Dante çoktan ölmüştü.- O zaman bu için işinde başka bir iş olmalı diyerek tipik paranoyak bir mühendis olduğumu kanıtlamaya karar verdim.

Ne demiş;
"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün."

Ufak bir araştırmadan sonra şunu söyleyebilirim, gerçekten merak edenler varsa, Dante, 1300 yılında, yani 35 yaşındaken İlâhi Komedya adlı eserini yazmış. Bu eserinin ilk cümleleri de şöyleymiş;
"Nel mezzo del cammin di nostra vita mi ritrovai per una selva oscura"

Anlamı ise,
"Hayat yolculuğumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum." muş. (Bkz: EkşiSözlük)

O zaman şair burada, Dante'nin 35 yaşındayken söylediği "hayat yolculuğumun ortasında" ifadesini baz alarak, böyle bir çıkarımda bulunmuş olabilir diye düşündüm. Yani bütün deliller onu gösteriyor bence. Neyse bilemiyorum, edebiyat dünyasının da çok umurunda olduğunu düşünmüyorum, zaten edebiyat dünyası da benim çok umrumda değil. Evet neyse, gelelim daha öncelikli konumuz olan küresel ısınmaya. Küresel ısınmaya karşı bireysel entegrasyonu sağlamak için insanın hayatı boyunca atmosfere ne kadar karbondioksit saldığını hesaplıyorduk. Gaz çıkarmalar ve geğirmeleri bu hesaptan hariç tutalım, onları da başka bir zaman hesaplarız.

Normal bir insanın akciğer kapasitesinin yaklaşık 6 litre olduğunu öğrendim. Ancak bunun sadece 4,5 litresini soluk alıp verirken kullanıyormuşuz. Soluk alıp verme hacmimiz ise yaklaşık 2 litreymiş. (Bkz: Denizce.com) Bu durumda bir insan bir nefeste atmosfere yaklaşık 2 litre karbondioksit salıyor diyebiliriz. Karbondioksidin gaz halindeki yoğunluğu 1,98kg/m3'tür. O halde şöyle yapalım, "1 litre = 0,001 m3" müydü? Evet öyleydi. O zaman bu da bir nefeste yaklaşık oalrak 0,002 m3 karbondioksit salıyoruz demek olur. Ömrü hayatında bir insan kaç kez nefes alır desek, çok abartmış olur muyuz? Bence bu kadar saçmalamadan sonra hiç olmayız. Deney için kendimi feda ediyorum, denedim dakikada 10 kere nefes veriyorum. Bunun heyecan ve yorgunluk durumlarında artacağını düşünürsek, (20 30 40 gibi) biz dakikada ortalama 15 alalım. Ortalama olarak dakikada 15, saatte 15*60 = 900, günde 900*24 = 21600, yılda 21600*365(hadi 6 saatte benden olsun :)) = 7689600, 70 yılda 538272000 kere nefes veriyoruz. Yazıyla da yazalım "538milyon272bin" kere. Peki evet, nerede kalmıştık, çarp 0,002m3 ile, 1076544m3. (1milyon76bin544 m3) Hacmimizi bulduk. d=m/V formülünden hareketle 1,98 = m/1076544, öyleyse m = 2131557,12. Yani yaklaşık, 2milyon131bin557 kg. Bu da eder, yaklaşık 2131 ton.

tema.or.tr'ye göre yetişkin bir ağaç saatte yaşlaşık 2,3kg karbondioksit emiyormuş. O halde şöyle diyelim, 2,3*24*365*70=1410360kg, yani yaklaşık 1410 ton. Bir de şu var ki ağaçlar geceleri fotosentez yapmadıkları için karbondioksit emmezler, o zaman bunu yaklaşık 1000 ton falan diyelim biz. Gerçi ağacın 70 yıl yaşadığını varsayarak böyle bir çıkarım yaptım ama bana az geldi yine de. Demek ki 1 ağaç yetmiyor, o zaman 2 ağaç dikmek lazım.

Ya bir yerde bir hata yapmış olabilirim, rakamlar pek bir garip geldi bana şimdi tekrar okuyunca, ama şimdi uğraşamam, acayip uykum geldi, daha bir de kutup ayısının hızını hesaplayacaktık, onu da unuttum zaten. Of ya, o kadar uğraşıyorum şu Lise 1-2-3 Fizik bir yerlerde birşeylere yarasın diye ama olmuyor işte gördünüz. :)
Bu yazı ile ilgili düzeltilen bazı şeyler oldu, "2131 ton (Düzeltme)" başlıklı yazıda bunlara ulaşabilirsiniz. :)

Cuma, Mart 02, 2007

Saçmalarım simultane

Gece gece bizim H ile garip bir diyalog yaşadık.

h: naapan
c: şarkı dinliyom
h: o kadarmı
c: şarkılarda takıntılı olduğum yerleri belirliyorum
h: nasıl belirliyon
h: takılıyonmu
c: evet durup durup orayı dinliyorum
h: enteresan
c: enteresan
c: Everything you say is denied
I'll be the devil on this ride
h: enteresan
h: Sodyum hekza meta fosfat'ın kısa yazılımı?
c: shmf mi
h: ulen bide sayıcalcısın
h: ipucu veiyom
h: ca....
c: cağaloğlu
h: 6 harf
c: camoka
h: cal . . .
c: calgon
h: brawoo
c: doğru mu?
h: evet
c: hadi ya ben calcium'dur diye düşünmüştüm o yüzden calgon dedim
h: kalsiyum element değilmi
c: zaten calcium 7 harfli bu arada onu şimdi farkettim
h: hehehe
c: :)

Hırsız-Polis dizisini izledim de bugün...

...Ulan çok fena oldum be.

Salı, Şubat 27, 2007

Gereksiz Bölge (Olmasa da olurdu) - Bölüm:3

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Tebrik...

Canon... (Powered by Yuğtub)

34

Az önce internette "real age" diye bir site buldum. Tıbbi ve genel bazı sorular cevaplıyorsunuz, aslında olduğunuz yaşı hesaplıyor. Hesapladım 34 çıktı. Bekliyordum da, bu kadar da beklemiyordum... Yolun yarısına az kalmış...

Bence gerek yok ama, isteyenler bu linkten yamulabilirler: http://www.realage.com.tr/RealAge.Web/

(Zzııt, bzzıt... Bu site çok geyik ya. "En son yaptırdığım ölçümlerde serum kreatinin seviyem nedir?" diye soruyor, ne cevap verirsem vereyim 34 çıkıyor yaşım. Demin tekrar denedim. Önceden emin değilim demiştim, şimdi atladım soruyu cevap vermeden. 25 çıktı bu sefer. Yani bu yazıyı okuduktan sonra bu testi yapıp, yaşı beklediğinden fazla çıkanlar strese girmesin diye nedense açıklama gereği duydum. Yazı zaten gereksizdi, açıklama da ayrı bir gereksiz oldu. 25 yaşındaymışım, yolun yarısına daha varmışım. Sevinelim o zaman. Aman ne güzelmişim. Hoptrilaylom. Hop-tri-lay-lom. Bu arada başlangıçta sorulan mail adresini kafadan atsanız da olabilir. Ben attım oldu.)

Perşembe, Şubat 22, 2007

Eleman İlanı

Boş kümeye eleman aranıyor...

Turpgill

Sevgili günlük, yaklaşık on gündür bazen günde iki menü olmak üzere başladığım hamburger kürüm bugün nihayet meyvelerini vermeye başladı. Sanırım böyle yemeye devam edersem yakında kilo almama fırsat kalmadan kalp şıpazımı geçireceğim. Şıpazım. Evet kalp şıpazımı. Bu, ev ahalisi tarafından tahmin edilmiş olacak ki, bugün karnıbahar menüsü vardı evde. Karnıbahar çorbası, üzerine de haşlanmış karnıbahar. Bunun adı da karnıbahar mı karnabahar mı acaba? Karnabahar çok saçma, ama bazı insanlar öyle de söylüyorlar. Bakalım öğrenelim. Baktık öğrendik. Evet doğrusu "Karnabahar"mış. İlginç. Hehe, mor oldu heryer. Neyse, biraz şaşırdım. Söylemeden geçmeyelim, karnabahar faydalı bir bitkidir. Turpgillerden gelir, yaprakları lahana yaprağına benzer, çiçekleri etli ve taneciklidir. Bu arada TDK, sebze olarak kullanılan bir bitki demiş ayrıca, ilaveten, ek olarak. Brokoli de iyidir bak. Bakalım o neymiş. Hardalgillerden gelir, küçüktür, yumrular halindedir, haşlanır. Allah Allaah? İlginç, ben brokoliyi karnabahargillerden sanıyordum ama o hardalgillerdenmiş, zaten karnabahargil diye birşey yokmuş, o da turpgillerdenmiş. Aaa, hardal da turpgillerdenmiş. O zaman niye brokoliye hardalgillerden yazmışlar? Neyse. Turp neredenmiş? Turp da turpgillerdenmiş. Demek ki hepsi turpgillerdenmiş. Ben zaten anlamıştım aralarında bir akrabalık olduğunu. Bir kere baksana burun aynı babası.

Koyu yeşil sebzelerde C vitamini çokmuş bu arada sosyal sorumluluk görevimizi yerine getirelim, "Gençler bol bol ot yiyin."

Gecenin şarkısı "Soilwork - Rejection Role"

Gereksiz Bölge (Olmasa da olurdu) - Bölüm:2

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Rekabet...

Versus... (Powered by Yuğtub)

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Nokta


Hayat bir şekillendirmedir nokta
Bazen rüzgar, bazen su, bazen şu, bazen bu...

Salı, Şubat 20, 2007

Skati


Işınla bizi Skati...
"Zzzionnk"
Sevgili günlük, bazen herkese dalasım geliyor var ya. Eskiden Street Fighter'da Dalshim mi Dalsim mi öyle bir karakter vardır. Dalasım deyince aklıma geldi. Kolu bacağı uzuyordu, sinir oluyordum ben ona. Benim adamım sarı kafa bir komando vardı oydu, adı neydi unuttum, Gyle mıydı neydi. Ya da Glue. Her ne haltsa ya unuttum gitti. Bir de Ken vardı. O da iyiydi. Ryu vardı bir de, Ken'le aynı hareketler yapıyordu ama tipi farklıydı. Çocukluk anlayışıyla yapılan hareketlere isimler takabiliyorduk o zaman, ne dediklerini anlamasak da. Mesela Ryu ile Ken "Ooryuken" ya da "Aduuket" çekebiliyorlardı. Bir de "Depdepduuket" var ki akıllara zarar. Chunli'ydi galiba ya onu yapan. Gyle ya da Glue her neyse, jilet çekiyordu o da. Wıjt diye, elektriğe kapılmış bumerang gibi bir şey atıyordu döne döne giden, Avustralyalı mıydı acaba, bak şimdi aklıma geldi, yoksa niye bumerang atsın ki, dimi? Neyse. Nerede kalmıştık?

Yüz metreden düşmekte olan kutup ayısı arkadaşımızda kalmıştık. Hatta düşmüştü de suyla ilk buluştuğu zamanı hesaplamıştık. Fakat hava sürtünmesini hesaba katmamış olduğumuzu farkettim yayınladıktan sonra. O zaman hesaplayalım, ortalama bir kutup ayısının boyutları nedir, bakalım, baktık, erkeklerle dişilerin boyutları farklıymış. O zaman ikisinin ortalamasını alalım. (2,4m + 1,9m) / 2 = 2,15m. Ok süper. Boyu tamam ama eni hakkında bir bilgi yok, atalım kafadan, tahmini 1 metre var mıdır. Vardır. Suya doğru göbekleme bir atlayış yaptığını varsayarsak, hava sürtünmesine maruz kalacak olan yüzey yaşlaşık 2,15 metrekaredir. Evet bu ne işimize yarayacak? Şu an için tam bilemiyorum çünkü bir formül vardı hatırlayamıyorum. Ama sürtünmenin alan büyüklüğüyle arttığını hatırlıyorum. Sürtünme nedeniyle de sevgili kutup ayımızın biraz daha yavaşlayacağını kabul edebiliriz. O zaman geçen yazımızda bulmuş olduğumuz süreden daha fazla bir sürede suya çakılacağını iftiharla söyleyebiliriz. Peki suya çakıldığında hızı ne olur? Evet bunu gene hesaplayamadık. Bunu da ilerleyen zamanlarda hesaplayalım tekrar, çünkü şu anda çıkamayabilirim işin içinden.
Tamam geri getir şimdi...
"Zzzionnk"

Tamam kal böyle.

u.ak

Bayağı uzak
Çok ufak
Özel ulak
Hayalet uçak
Zengin uyak
Katil uşak

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Hayvanat Bahçesi

Hayvanları kendimizden korumak için hapsediyoruz ne kadar akıllıca.

"!!!Gelin görün hepsini biz yokettik!!!"
"!!!Üstelik şimdi giriş sadece 10 YTL!!!"

Pazar, Şubat 18, 2007

Drifted Grifter

"In Flames - Strong and smart" dinliyoruz günlük. Benim In Flames manyaklığım başladı gene. Şarkı "Embody The Invisible" oldu.

Dün dışarılardaydım, arkadaşlarla takıldık biraz. Gezdik falan. Annemle buluşacağım tamamen aklımda gittiği için o arada çalan telefonumu açınca ablamın "Nerdesin?" sorgusunu birden çok garipsedim. "Dışardayım" dedim. "Annem seni bekliyormuş, eve gidecekmişsin, bir yere gidecekmişsiniz". "Aooww unuttum yıwrım, ok, anneme söyle, şuraya gelsin, ben orada bekliyorum onu". Sonra "şura" da annemi beklemeye başladım. Yanımda bir çam ağacı vardı. Ama küçük bir çam, ufak böyle, sanırım süs çamı. Nerdesin be anacım? Annem geldi o arada. Yanımdaki çamı göstererek, "Anne bak yanımda bir arkadaş daha vardı, beklerken ağaç oldu" dedim. Ahahayyt, bigül bigül... Güldük yani, iyi oldu. :)

Şarkı "Jotun" oldu. Bu aralar biraz fazla hamburger yemeye başladım ben, sürekli arkadaşlarımın hayvansın ithamlarıyla karşı karşıya kalıyorum. Ama hep bu gnçtrkcll'nin Mc kampanyası yüzünden. Metabolizmam hızlı sanırım. Ama belim ağrıyor bir de bu arada. Ne olduysa, geçen günü ters bir harakiri mi yaptım nedir, böğrt bağırsaklarımdan arkaya bir ağrı. Yiyemem ben yine o iğneleri bir daha ama. Zaten eczacı abimiz cart diye, ayakta, insanım ya bende benim de hislerim var, aloo. Şarkı "Strong and smart" oldu, dejavu mu yaşadım? Neyse. Istırong and ısmart.

Şarkı "Drifter" oldu, ayrıca bu yazı da çok girift oluyor.

Yerçekimi yerçekimi deyip duruyorlar. "He eşittir bir bölü iki ge te kare" işte nedir yani. ge her zaman on alınmaz ama, sadece kutup ayıları için ondur. Mesela yüz metrelik bir buzuldan atlayan kutup ayısı kaç saniye sonra suya çakılır, hesaplayalım. He eşittir bir bölü iki ge te kare. He kaç, yüz. Geyi de kutup ayıları için on alıyoruz. O zaman yüz eşittir beş te kare. Yolla beşi öbür yakaya. Yüz bölü beş eşittir te kare. Yani yirmi eşittir te kare. Her iki tarafın da kare kökünü alalım. aldık, nedir; 4,4721359549995793928183473374626. İşte bu kadar saniye sonra şıploff diye suya çakılıverir sevgili kutup ayısı arkadaşımız. Hızını da başka bir gün hesaplarız. Ayrıca görünüşlerine aldanmamak lazım kutup ayıları sevimli görünebilirler ama çok vahşidirler, cola reklamındakiler sadece animasyondur. Ayrıca cola da içmezler. Belki de içerler bilmiyorum. Ama nereden bulacaklar colayı değil mi, çok mânâsız oldu. Bulamazlarsa o zaman içemezler de, çok da mânâsız olmamış o zaman... :)

Perşembe, Şubat 15, 2007

Perspektif


Seçici geçirgen bir ruh hali içindeyim günlük. Retrospektif bir notokord uyarısı çiziyor perspektifimi. Umurumda değil aslında gökyüzü mü daha beyaz yoksa üzerime gelen arabanın farları mı daha parlak. Egzozundan yaydığı karbonmonoksit gazı mı dünyayı küresel ısıtıyor, yoksa sen de her nefesinde yaydığın karbondioksit kadar mı genişletiyorsun deliği. Farlarının beni ışıtmadığı kesin de, ağaç diksem öder miyim kefaretimi onu merak ediyorum.

Geçici devingen bir ruh hali içindeyim bir de. Futuristik bir niyet. Rustik bir özlem. Engel olansa materyalistleşen bir İstanbul.

Salı, Şubat 13, 2007

Portre


Uykum var be günlük bugün, hiç yazasım yok fazla, depresyonda mıyım neyim gene, bir çıkamadım zaten. Sabahtan beri "tebdil-i mekânda ferahlık vardır" deyimi dolandı aklıma, durup durup aklıma geliyor. Dün, yani dünden önceki gün, yani Pazar günü, Hannibal Rising'e gittik. Bence güzeldi, bazı arkadaşlar zorlama bir film yapmışlar dese de ben beğendim valla ne yalan söyleyeyim.

Dün gece de rüyamda ördek gördüm, filmle alakası olabileceğini düşünüyorum. Tebdil-i mekanda cidden ferahlık var mıdır acaba?

Tebdil-i kıyafet giyinip tebdil-i mekanlarda mı aramalı ferahlığı, yoksa rutin bir kadirşinaslıkla şansımıza boyun mu eğmeli? Şans kavramı da çok su götürür bir konu bence zaten. Herkesin kendi kafasında bir şans kavramı oluşmuş, herbiri birbirinden uyduruk. Diyorlar ki "Şans, olasılıklara karşı hazırlıklı olmaktır." "Yok canım olur mu? Şans bir şanzımandır (ya da şanzuman). Bildiğin vites. 5 ileri 1 geri. Bazen 6." "Yok daha neler. Şans diye bir şey yoktur." "Olmaz mı. Peki şans yoksa, bu loto milyarderlerinin nesi var bizden farklı?" diyor kimileri de. Aslında hepsi kendinden bile habersizken nedir bu tanımlama telâşı anlam veremiyorum bazen.

"Şaans, kadeeer, kısmeet... Niyetçi geldi niyetçii..." İri beyaz tavşanın seçtiği katlanmış kağıt parçalarıydı aslında hepsi sadece. Hepsi önceden yazılmış. Kadıköy'ün arka sokaklarında var hâlâ bazen görüyorum. Arka sokak dediğim de balık pazarının arkası, çok arkaymış cidden. Arka mı kaldı artık ya. Yazılanları oynuyoruz bizde, doğaçlamaya imkan verilmeyen (ya da çok az imkan verilen) bir temâşâ sanatı. (T ile bir gece muhabbetinde çıkmıştı, şimdi aklıma geldi. O çok beğenmişti, yazarım ben bunu demişti, ben önce yazdım. heh.)

Ne diyorduk, temâşâ evet. Seyreyleyelim o zaman gümbürtüyü. Biraz sallan yuvarlan. Hop oturup hop kalk. Ali gel. Ayşe top at. Kaya topu tut. Cin Ali çiz. Ders çalış. Bay ve Bayan Kahverengi ile tanış. İnsan arasına karış. Yalanlara alış. Oku oku oku. Yaz yaz yaz. Çiz çiz çiz. Büyü büyü büyü. Her koyduğun hedefe ulaşmanın dayanılmaz sancısını yaşa. Sonra ödü patlat. (Not: Apandisti patlatma o çok acı veriyormuş.)

Peki iri beyaz tavşanı takip etmeli mi?

Cumartesi, Şubat 10, 2007

Serbest Çağrışım

Hayatın mihenk taşı bence sadece mahçubiyet olmalı aslında. Ayarsız ahenkler ve küstah niyetler arasında gidip gelenler çok zorlanmalı. Şöbiyet geldi bak aklıma şimdi, serbest çağrışım dedikleri bu olsa gerek herhalde. Ya da tamamen saçmalık.

Yok yok, hayatın mihenk taşı bence sadece mahçubiyet olmamalı, masumiyet de olmalı yanında. Riyakarlar ve kurnazlar becerememeli. Zurna geldi bak aklıma şimdi de, bu da mı serbest çağrışım? Yok yok kesin saçmalık bu.

"Taslak olarak -save- beni" diye bağırıp duran yazılara yenik düşüyor bazen işaret parmağım...

Bugün tez sunumum vardı günlük, artık yok.

Perşembe, Şubat 08, 2007

Deoksiribonükleikasit


Selam günlük, bugün olabilecek en yüksek derecede migrene meyilli bir ruh hali içindeyim. Migren, olmadı ülser. Psikolojikman delürmeme az kaldı. Cuma günü tez savunmam var, hoca "İyi hazırlan" dedi, bu bir uyarı mıdır? Yoksa tehdit midir? Yoksa iyi niyetli bir temenni midir? Ne düşüneceğimi biliyorum, ne de yapacağımı. Ne yeteri kadar çalıştığımdan emin olabiliyorum, ne de yapmam gerekenlerden. Ne ne dediğimi biliyorum, ne de ne yazdığımı okuyorum. Düşünmeden yazıyorum, okumadan geçiyorum.

Geçen gün "Neşeli Ayaklar" filmine götürdüm yeğenimi. Hiç yoktan yere bu küresel ısınmaya kafam takıldı şimdi. Ağzına s.çıyoruz afedersiniz dünyanın. Aferin, aynen devam. Isıtın ısıtın. "Çağdaş bir -Martı- uyarlaması diyelim mi film için?" "Banane lan ne dersen de çok da umurumda."

Bugün ev doluydu, akraba-i talûkât ve bilumum tanıdık vesair bayanlar bizdeydi. E tabi bayanlar gelir de çoluk çombak gelmez mi? Gelir, diye düşünerek millet eve doluşmadan terkeyledim evi, ablamlara gitim. Ders çalışma ümidim vardı, bir kırıntı kadar kalmıştı, ama onuda acıkan karnımın gurultuları arasında lavaş içine dürüm yapıp yedim. Biraz çalıştım ama ya valla baktım şöyle biraz. Akşam, ben ders yapacağım ya, elektrikler gitti. "Elektrikler gitti çalışamadım hocam"ın bu kadar gerçekçi olabileceğine ilk defa şahit oluyorum. Neyse ki geldi sonra. Aman da aman.

Ooof, yazasım yok hiç, sanırım kafam durdu.
Sanırım deoksiribonükleikasitlerim isyanlarda.

Belgeselimtrak


"Masai Mara'da güneşli bir gün daha başladı. Biz kameralarımızı hazırlarken, Fundi ve arkadaşı da bizlere meraklı gözlerle bakıyordu. Sabah yürüyüşlerini bölmek istemediğimiz için çok sessiz hareket etmek zorundaydık. Fundi bu günlerde kameramızla çok ilgilenmeye başladı, sanırım bizim zararsız olduğumuzu anladı ve arkadaş olmak istiyor."

- Şakir Abi, gelmiş gene bu adam ya...
- Ya geldi valla sorma başımın belası. Nereye gitsem peşimde. Ulan işemeye gidiyorum, zart arkamda, hanımla çiftleşecez, bu gene orada. Bir huzur yok. Herşeyi geçtim de, bana Fundi deyip duruyor, çok koyuyor valla. Fundi ne kardeşim? Millet dalga geçmeye başladı. Bir boş anını görsem dalacam ama işte, dur bakalım.
- Sen dalarsan ben de dalarım abi.
- Sağolasın kardeşim.

:)
(Şaka bir yana, cidden takdirle izlediğimiz bir yapımdır, Big Cats Diary. TRT1'de Cumartesileri)

Geriye Meyilli Demekki


Bazen bir an için saate baktığımda,
sanki saniyesi, 1 saniye için geri gidip
tekrar ilerlemeye başlıyormuş gibi geliyor.
Bu bir göz yanılması mıdır,
yoksa her seferinde 1 saniye kazanıyor muyum hayattan?

Çarşamba, Şubat 07, 2007

Ertesi Gün Hapı

Gece uyumayıp sunumu hazırlamam gerçekten çok salakça bir davranış olmuş, bazen kendime engel olmadım diye kendime sinir oluyorum. Okula gittim, hocanın kapısında bir yazı, benim sunum 9 Şubat'ta olacakmış. Be insan evladı dün yazsana onu kapıya, bugüne kadar neden bekliyorsun. Zaten başım çatlıyor, karnım aç. Neyse. Okula git-gel mesaisi sırasında vatandaşların neleri yapamadıklarına birebir şahit oldum. Çok garip, sanki hepsi birleşmiş, bu çocuğu biz bugün çileden çıkartalım, son damla olalım diye. Neyse.

Mesela tek sıra olup otobüs bekleyemiyor çoğu insan. Nedir yani, yapamayacak ne var bunda? Duracaksın işte o kadar. İlle gidip otobüsün kapısında bekleyecekler. Nereye gidiyorsun ya, ulan bir kişi gitti mi, sırasını kaybetmemek için 2 3 4 derken, otobüsün kapısında ayrı bir sıra daha oluşuyor ondan sonra. Durak yapmışlar değilmi, adı ne, durak, dur-mak'tan durak. Yok işte öyle değilmiş.

Ayrıca çok affedersiniz kendisini insan zanneden bazı gereksiz şahsiyetler (kadın erkek farketmez, hepsi aynı) ulan bir karışıklık olsa, hemen yok ben burdaydım yok sen şurdaydın, ya da şu var daha da komik, görmezlikten gelip araya kaynamalar falan, havaya bakmalar, yere bakmalar falan, nedir yani, 2 kişi önce bineceksin de otobüse madalya mı verecekler, öküz ya. Yani en azından bayanlardan bunu beklemezdim, biraz daha nazik olurlar erkeklere göre diye düşünürdüm hep, ama öyle olmuyormuş demek ki. Kadının biri paldır küldür atladı önüme, arkamdaki çocuk onlardan önceydi halbuki, "Nereye gidiyon teyze?" bile diyemeden daldı otobüse. 3 kişilik bu teyze grubunun diğer 2 teyzesi de aynı şekilde çocuğun önüne geçtiler, fütursuzca otobüse yeltendiler, inadına durdum kapıda bende, arkamdaki çocuğa, "Sıra sendeydi geç sen" dedim. Çocuk da artık bezmiş bu tip insanlardan olacak ki, "Ya boşver değmez, hep böyle oluyor burada" falan dedi. O arada demin otobüse atlayan teyze şöförle de dalaşmaya başladı, niye 5 dk geç gelmişmiş, özür dilemesi gerekirmiş. Şöför patladı tabi, bence iyi yaptı.

Bir de şu akbil çılgınlığı var. Yahu bas, "dülülülü", geç. Bu da mı zor? nedir yani, iki saat orasına bas olmadı, burasına bas gene olmadı. Yani bu kadar zor mu bu akbili kullanmak. "Neyi bekliyoruz?" "Millet akbil basıyor." Hey Allah'ım ya...

Otobüste yer beğenemezler bir de. Daracık koridor zaten, önümdeki 4 kişi, bir sağa geçiyorlar, bir sola geçiyorlar. Ya napıyorsunuz topu topu 40 dakika yolculuk yapacaksın, otur işte bir yere.

Otobüslerde ön kapıda bekleyen herkes arkalara ilerleyelim diye bağırır. Tamam doğru. Ama bu tepkileri, kendilerini emniyete alıp ayakta duracak kuytu bir yer bulana kadar sürer. Ondan sonra da, az önce millete arkalara ilerleyin diye bağıran kendisi değilmiş gibi, sıkışık koridora bakar, bir de "Aa ben engellemiyorum ki zaten geçerler burdan havalarına girer.

Evet otobüs yolculuklarında insanların yapamadıkları şeyleri okudunuz, aynen devam.

1 Şubat Sabahlaması

Sevgili günlük naber? Bugün okula gittim. Ya da bir saniye bugün olmayabilir. Dün gittim. Ama sanki bugünmüş gibi geliyor bana. Dün müydü? Bugün ayın kaçı? 1 Şubat. Tamam, dün gitmişim. Dün öğlen vakitleriydi sanırım evden çıktım. (Bu ne ya, yazamıyorum, yanlış yanlış harflere basıyorum sürekli.) Okula gittim, evet orada kalmıştım. Ne için gittim? Bakalım hocamızı bir görelim değil mi, Perşembe sunum yaparız demişti, bir gidelim "Hocam" diyelim, "Ne zaman yapıyoruz sunumu?" diyelim. Ama yok işte, böyle iyi niyetli olduğun zaman olmuyor. Ulan kimse yok okulda, biz burada sunum tarihi bekleyelim sap gibi. "Acaba yarın mı sunum tarihim?" sorusunu kafamdan atamıyorum, "Yarın mı?" değil tabi, artık "Bugün mü?" oldu. Okulda kimseyi bulamayınca, panolarda da sunum tarihi falan yazmadığını görünce büyük ihtimalle bunlar tarih falan belirlemediler, salladılar diye düşündüm. Ama bir yandan da, içimde bir ses "Ulan bir de yarınsa sunumun, aha oğlum yan bastığının resmidir." deyip duruyordu. Acayip bir stres altında ve sinirlenmeye meyilli bir şekilde Mecidiyeköy'e gittim. Mecidiyeköy'e niye gittim, T'la oturduk muhabbet ettik biraz. Akşam oldu, bu arada babamın doğum günüydü bugün. Bugün değil be dün. Akşam tekrar okula uğrayayım dedim, içimdeki "Oğlum çok fena yamultacaklar seni bu hocalar" düşüncesini biraz olsun hafifletirim diye. Ama yok, bu sefer de kilitli kapının camekanına donk diye yapışınca aklım başıma geldi. "Ahhaa" dedim. Ama önce "Ah" dedim. Kapı açılmayınca kapıya çarpmıştım çünkü. Sonra da "Ahhaa" dedim, çünkü aklım başıma gelmişti. Git evine sunumunu bitir dedim kendi kendime, ne olur ne olmz, aferin bana. Ama olamadı tabi, aile bireyleri ablamlara gitmişler. Neyse, ne yapalım bu saatte köprü trafiği çekilmez diyerekten, vapur iskelesine yollandım. Vapur güzeldi, en azından sıcaktı yani, hatta bir ara uyudum bile denebilir. Uykum hörtdedenek içeriye girip akordiyon çalmaya başlayan bir şahıs tarafından bölündü. Akordiyon kelimesi akord'dan mı geliyor acaba, bak yok yere aklıma takıldı şimdi. Neyse. Sonra akşam abladaydık. Babamın doğum gününü kutladık. 01:00 falandı sanırım eve geldik. Evet görev ve sorumluluk bilincimin bastırmalarıyla, gerzek bir boşvermişlikle bugüne kadar beklettiğim bu sunumu bitirmeye karar verdim. Uykuma engel olarak oturdum bilgisayarın başına. Bu arada Mecidiyeköyde muhabbet ettiğim T msn'deydi. H'da vardı, saatte 02 falandı. Ne anlatıyorum ben ya? Neyse. Bu arada "Barda" isimli filme gitmemiz gerektiği anafikrini çıkardığımız mini bir konuşmadan sonra H gitti. T kardeşim sağolsun 04:30'a kadar dayanabildi ancak. Benim de uykum falan iyice kaçmıştı zaten. Nihayet sunumu bitirdim ama, yani tam olarak süslemeye fırsatım olmadı tabi, yüzeysel bir geçiş, görsel bir taksim. Saat kaç ya? Uyusam mı biraz acaba. Okula gideceğim bugün ben. Sunum bugün değildir inşallah. Salak mıyım ben biraz ya? İnsan bilgisayarın fan gürültüsüyle başbaşa kalınca çok muhasebe yapıyor, evet evet salak olmalıyım. Gözlerim ağrıyor. Karnım aç. Şu "Barda" filmine gideceğim karar verdim. Gözlerimle birlikte sırtım da ağrıyor. Acaba uyusam mı biraz? Yok ya uyursam kalkamam şimdi. Çay mı yapsam acaba? Annemi mi beklesem, o yapsın? Okula kaçta gitmek lazım? Ya bir de sunum bugünse? Ama insan bir haber verir değil mi ya, telefon diye bir şey var? Ne yapacağım yaw, neyle sunacağım ayrıca? Okulun laptopu lazımdı, ayarlamadık hiç. K okulda mıdır ki? Ondan isterim. Hele bir kahvaltı edeyim de bakarız bir çaresine. Ya da az biraz uyuyayım ben ya... Daha fazla gevelemeden de bu yazıyı bitireyim. Başım dönüyoor. Getir bakim evladım bayramda gelen likörlü İsviçre çikolatalarından, yiyelim yiyelim kafayı bulalım... Bayramda da likörlü çikolata mı yenir be yaw. Ahahayt. İyi değilim ben. Saatte 08:15 olmuş. Şarkı vardı ya böyle çocuk şarkısı gibi, "Bu sabah saat tam 8:15 vapurunda, onu gördüm çarşıda, düşlerimi kaybettim, yanlış oldu galiba...

Evet, Red Hot Chilli Peppers'la güne başlamak da fena olmuyormuş, gülesim geldi klibe

Pazartesi, Şubat 05, 2007

Drag And Drop


Az önce tez sunumumu hazırlarken farkettim, hemen screenshot yaptım... :)

Evet sevgili günlük, bugün biraz çalışıyoruz, sunum işleri falan. Fon şarkımız "Unearth - Black Hearts Now Reign"

- Nedir yani, ee napalım?
- Bişey yapmayın.

Sürükle bırak. Tâbir kötü.

- "Bu gruba bir kişi sürükleyin"
- Neden?

Hayır yani sürüklemek neden, adam gibi gelmiyorlar mı? Tutup yaka paça sürükleyip, hop aile grubuna mı atacağım ben insanları. Ne olacaklar, ailem mi olacaklar ondan sonra? Ya da sürükleye sürükleye arkadaşım mı yapacağım? İnsanları ille de bir başlık altında toplamam mı gerekiyor, hemde sürükleye sürükleye? Oraya bir kişi sürükleyin, buraya bir kişi sürükleyin, şuraya bir kişi sürükleyin, ee dağıtıp böldük herkesi, ne oldu, hepsi başka başka yerlerde, iyi mi oldu böyle?

Şarkı "Unearth - Lie to Purity" oldu.

İşi gücü bıraktım bende bu yazıyla uğraşıyorum yaw, yarın hoca "Evladım ne yaptın kaç gündür?" dediğinde, ne yapacağım çok merak ediyorum. "Çantama özenle yerleştirdiğim bu sevimli odun parçasını yaptım hocam, dut ağacından, bahçemizin dutu, yabancı değil." "Nasıl yani ne yapacaksın ki o odunla evladım?" "Bir saniye gösteriyorum" ... Dıkşın. :)


(Not: Sevgili küçükler, şiddet güzel bir şey değildir. Bunlar gülmek için yazılmış uydurma yazılardır, ciddiye alıp hocalarınıza odunla dalmaya kalkmayınız.)

Cumartesi, Şubat 03, 2007

Kesinlikle Fasarya

Sevgili günlük naber? Ya önümde Halka 2'nin cdsi duruyor, koyup da izlesem mi izlemesem mi diye düşünemiyorum bile. Yalnız başıma izleyesim yok. Hatta izleyesim yok. Farkettim de, şimdiye kadar hiç bir cd'yi başkalarıyla izlememişim. Bu beni üzüyor mu acaba diye düşünemiyorum bile ama şimdi. "Unearth" dinliyoruz bu aralar, haberin olsun "Giles" bir numaralı şarkımız. Bir de "Zombie Autopilot" var, o da güzel.

Otomatik pilota bağlasam, kuş bakışı baksam şöyle altta olup bitenlere, rayından çıkan vagonların bağlandığı katarlara. Basınçtan yanan frenlerim Paris'ten Dakar'a yol alsa, kumdan kalelerime yağmur yağsa. Bir âtıl metabolizmam var yalnızca yanlış. Yanlış doğru değil. Ama fakat lâkin yanlı bir yalnızlığın en sarhoş yanlışı. Faili meçhul bir failure desem? -çalan şarkı ayarttı da beni bunu yazmaya- Pek hoş çalıyor çünkü. O zaman ekleyelim bir de "Unearth -Failure"

Başıboş bir buluttan düşen ilk damla gibi kızgın kumda buharlaşırken anlarsın ancak su çevriminin nasıl bir şey olduğunu, kitaptan okumak yetmez. Ya da dönerken bulanan midene ne kadar dayanabilirsen o kadar farkedebilirsin döngünün dengesini. Görgülü bir denge midir aslında hep takdir edilen, yoksa 4 buçuk'tan 5 vermeyen hocanın samimiyetsizliği midir dengeyi bozan? Hilekâr bir öğrenciden çektiğim kopya mıydı okulu geçme sebebim, yoksa arkadaşça bir yardımlaşma mıydı sadece büyütülmesi gerekmeyen? Üleştir bölüştür durmadan yetiştir, nedir yani, her şey de beş beşlik olmayıversin...

Pardon bakar mısın? Ortamda bulunan havanın sürtünmesini de hesaba katar mısın lütfen? Yoksa kuş bakışı mı bakmak istersin raydan çıkmış vagonların bağlandığı katarlara. Paris'ten Dakar'a giderken yanlış yola sapan şöförün nerden çıkma ihtimali yüzde kaçtır? Yerden çıkma ihtimali yüzde kaç olan şeyin birden bıkma ihtimali yüzde saçtır. Neyse, ağrıyan gözlerimin optik dersindeki başarımla ilgilendiğini sanmıyorum, tıpkı hayal etmemin başağrımın yarısını oluşturduğunu bildiğim gibi. Derler ya, hayal etmek başarının yarısıdır. Gibi, tamah etmek fasaryanın yarışıdır.

Gecenin şarkısı "Unearth - Giles"

Şehir Simülasyonu Nam-ı Değer SimSiti

Naber günlük nasılsın, iyisin iyisin, iyi gördüm seni, bende iyiyim, saat 00:56, evdekiler yavaştan yatıyorlar, hatta yattılar, bende zaten az önce gelmiştim, oturdum bilgisayarın karşısında makarna yiyorum. Kaç senedir oynamıyordum, oturdum SimCity'ye başladım yine bu aralar. Bir haftadır oynuyorum. Ya tam belediye başkanı olacak potansiyel varmış bende, gizli kalmış bir cevher var valla, 110.000 kişiye çıktı şehirdeki popülasyon, nakit 10.000, az biraz, ama yatırım yaptık kardeşim, Füzyon Enerji Santrali kurdum (Ne işe yaradığını daha tam öğrenemedim), tam 50.000, (para birimi de bir garip zaten en iyisi hiç yazmayayım), şu yazıyı yazayım açacağım tekrar, evden çıkarken UFO saldırısı olmuştu, nükleer sanralime saldırmışlardı şerefsiz UFO'lar. Her yere radyoaktif serpinti serpildi. Tüm sanayi binaları bir anda "abondoned" oldu, nankör sanayiciler işte terkettiler ilk düşüşümde. Nakitim bitti, residentaller şehri terketmeye başladı, bende vergileri arttırdım, beğenmeyen (.Biiip.) gitsin afedersin. Aaa, ne ayıp. Tamam pardon. Neyse. Hoş oyun ya, vaktimi alıyor gerçi biraz, alsın, şu tezi bir sunayım zaten, yeterince vaktim olacak herşey için o zaman. (Bu arada alt kattan takırtılar geldi, fare olabilir mi? Çüş, napıyo bu fare aşağıda, koltukların yerini mi değiştiriyo? Ulan bahçede kedi besliyoruz fareleri kovalasın diye, sosyete hepsi, alt kata fare girmiş geçen gün, alt kattaki abla da korkmuş tabi, korkar haklı. Ulan yazarken de makarna buz gibi oldu, arada yiyeyim şunu. Neyse, şu fare kovan elektronik aletler var onlardan mı alsak acaba, kedilerden daha ucuza gelir herhalde, 200ytl diyor be, bu ne böyle resmen soygun. Kedilerin bize masrafı ne acaba? Haftada bir kasaptan akciğer, haşlarken doğalgaz, yılda 200ytl'den fazladır bence, ki bu elektronik aletler yıllık değil ki, 10 - 15 sene kullanılıyor sanırım, biraz araştıralım. Parantezden çıkabilir miyim, deminden beri hâlâ, ne yazıyorsam bu kadar anlamadım ki?) Tez diyordum ya, ben bugün okuldaydım. Sabahın köründe, saat tam 13:00'te yola çıktım, yani yaklaşık 12 saat önce. Bölümden tezi alıp hocalara verdim, ama artık bitsin bu gitgel ya, şu sunum tarihini belirleyemedik, bir iki hafta da onu bekleyelim, bekle bekle, hayatımız beklemekle geçiyor zaten, önce emekliyoruz, sonra yürüyoruz, sonra bekliyoruz, sonra da emekli olup ölüyoruz, hayata bak, süper. Neyse, "İnsanın kendi elinde ama buu...", dediğinizi duyar gibi oluyorum, "Evet öyle" diyelim konu kapansın. Eve gelirken Beşiktaş'tan vapura bineyim dedim, esti öyle, normalde 129T'ye binecektim, ama "Yaaaaa" dedim, "Şimdi tıklım tıkış otobüslerde stres yapmaya ne gerek var yavrum, bin güzelce vapuruna, in Kadıköy'de, git otobüs durağına, aa otobüs de oradadır zaten, hop, aktarma da var, beleş, atla var git evine..." Çok mantılı bir fikir gibi geldi, evet, böyle yapayım diyerek iskelenin yolunu tuttum. İskelenin girişinde, arasıra vapura binerken gördüğüm GreenPeace'ci kız karşıladı beni, aynı kız mı bilmiyorum, "GreenPeace'e katılmak istermisiniz?" dedi, "Yok, sağolun." dedim bende. Tam olarak ne dediğini de hatırlamıyorum aslında, çünkü zaten bir koşturmaca içinde, kafamda bin tane düşünceyle yürüyorum, bir de etrafımdan bana sorulan soruları anlamaya çalışmaya uğraşamam. Bu yazıyı okuyan sevgili anketör, tanıtımcı, GreenPeace gönüllüsü... vb işlerde uğraşan arkadaşlar, açık seçik konuşun, biraz da yüksek sesle konuşun, insanlar sizin ne dediğinizi anlamak zorunda değiller. Yani bence daha kolay olur işiniz. Ama en azından milletin yakasına yapışmıyorlar, sorup geçiyorlar, takdir edilesi bir davranış. Vapura bindim, oturdum, cam kenarı, avrupa yakasını izleye izleye karşı yakaya geçtim. Konumuz şu; (Oha dakikalardır yazıyorum konuya daha yeni geldim, dağınık yazıyorum dağınıık, toparlamam lazım kendimi, evet.) Konumuz martılar. Vapurun etrafında sizinle birlikte yolculuk eden, şirin mi şirin, özgür mü özgür, (ayrıca ciyak mı ciyak sesleri olan) deniz kuşları martılar. Bence bazı sorunlar var. Nereden baktığına bağlı. Neden bu martılar sürekli vapurların etrafında uçuyorlar dediğimde birisi, "Ya işte vapurlar denizdeki balıkları ürküttüğü için balıklar kaçışırken, martılar da onları avlayıp yiyor." diye bir açıklama getirmişti, deniz biyoloğu muydu bilmiyorum, ama bugün izledim, hiç bir martının suya dalıp da bir balık avladığını görmedim. Çoğunluğunun bizim atraksiyonu seven milletimizin havada martıya simit kaptırma oyunları içinde nemalanıp, simitle karnını doyurduğuna şahit oldum, yahu birisi de dalsın denizden bir balık kapsın, yok, (Ha denizde balık var mı yok mu o başka konu tabiki) ama balıkçılar tutabildiğine göre, bence onlardan yüzlerce kat yetenekli olması gereken bu martıların da tutabilmesi lazım değil mi? Sorun şu bence, biz martılarımızı hazıra alıştırıyoruz. "Nasılsa şu beyaz dev gürültülü şey birazdan kalkar, içine binen şeyler de bize bir şeyler atarlar", diye düşünüyor herhalde martılar, yani öyle olması gerek böyle olması için. Peki, insanların hepsi bir anda simit atmayı kesseler, ve hiç bir zaman da atmasalar, bu hayvanlar kendi normal beslenme alışkanlıklarına dönerler mi? Yoksa çoktan unuttular mı avlanmayı..? Neyse ya, geçelim. Eve geldim, SimCity'e takıldım biraz, o arada yeğen geldi. Bu SimCity'yi yeğen ufakken izletir, çıkan sesleri dinletirdik, "aa bak korna çaldı", "aa kapı çaldı" falan diye... Gelir gelmez, "Dayı napıyorsun" diye daldı zaten odaya. "SimCity oynuyorum gel bak sende" dedim. Geldi baktı baktı izledi, paran bitiyor dayı, şunu da yapalım dayı, bunu da yapalım dayı, o ne dayı, bu ne dayı... gibi aşina olduğumuz replikler döküldü tabi. Dedim "Tamam ben çıkıyorum, al bilgisayar senin ben gelene kadar takıl." Dışarıdaydım biraz, geldim, tabi saat geç, gitmişler. Masada bir not, "Dayı seni çok seviyorum, simsitide çok iyi oynuyorsun." Ehehe, hoş oldum. Büyüyorlar valla, zaman çabuk geçiyor, farkedemiyorsun büyüdüklerini. Büyüyorlar... E biz de büyüdük... Peki, "Biz büyüdük ve kirlendi dünya" diyerek mi bitirelim şimdi bu yazıyı...? "Kirlettiğin gibi temizle çabuk odanı" diyerek mi bitirelim yoksa? Ya da "Herkes kendi kapısının önünü temizlerse tüm mahalle temiz olur" mu diyelim...?

Gidip yatalım, geç olmuş...
(Bu da geçen gece yazılmıştı şimdi eklendi)

Geçen Gecenin Saçmalaması

Gözlerimi açık tutamayacak kadar yorgun bir şekilde yazıyorum sana günlük. Bu yorgunluk bende kronikleşmeye başladı, herhalde deprasyondandır diye düşünüyorum. "Yok deve ona deprasyon denmez, depresyon denir." Eee, ne oldu yani düzettin de, başın göğe mi erdi? Herşeyim doğru da, bir o yanlış sanki, salak.

Bu "Çilekeş"in "Kendimden Geriye" diye bir şarkısı var az önce klibini izledim, şarkı güzel de, gitar çalarken niye zıplıyorlar anlamadım, yani zıplayınca gitardan daha mı çok ses çıkıyor, rawn rawn diye. Bir de vokal yapan genç arkadaş, "yanımdaa" derken, "yanımdzaa" diyor. Hem "Kürar" daha güzel bence ayrıca ilaveten bilahere.

Bu Emre Aydın'da, "Git" şarkısında, "Ölşem" "ölşem" "ölşem" diyor, ya da "Ölçem ölçem ölçem" de diyor olabilir, "Ölşem" çok manasız zira. Ama şarkı hoş gibi.

Kendimden geriye demişken, kendimden geriye kalanları her sabah aynada görüp, günaydın, deyip geçiyorum. Sağa sola dağılanları toplayıp üstüme başıma yapıştırıyorum Geçen gün misal, yerde gördüm, terliğimin yanına düşmüş, önce umursamadım, ama sonra aynaya bakıp betimin benzimin attığını görünce farkettim, "aa" dedim "ulan betim benzim atmış." Meğersem betim benzim atmamış, bu garipliklerime dayanamayan kalbim kendini gövde boşluğundan dışarı atmış. İçim sıkılmış, içimdekiler pört diye dışarıya fırlamış. Ahahayt, pek komik. Benzetme de yaparmış. Ayrıca bet nedir, beniz nedir? Araştıralım...

Sıkıntı diye tarif edebilir miyiz boşluğu, ya da yıkıntıya benzetebilir miyiz, şuu hayatta neler oluyoorr. Lan Rafet sen nerden girdin? Dinlesem bari seni, keh... Ne diyorduk, evet, sıkıntı diye tarif ettiğimiz aslında bıkılmış ümitlerimizden başkası değil. Ümitlerimizden bıkmaktan sıkılıyoruz. Gerçi, şu da olabilir, bu konu belki de hayatımızı doğrudan etkileyen bir kavram olarak karşımıza çıkabilir, nasıl ki şöyle;

Bir "Vaat - Ümit" dengesidir aslında hayatımızı sürdüren diyebiliriz. Hehe, gülesim geldi.

Neyse ya, ne yazdığımı bilmeden yazıyorum gene. Sizler de buraya kadar okuduysanız bari bir faydamız olsun. Bet, ikileme yapmak için beniz'le kullanılan bir kelimeymiş, tek başına bir anlamı yok gibi. Beniz'de, yüz, ya da yüz rengi anlamına geliyormuş. Araştırdık bulduk, aferim bize, ödülümüz, yatmadan önce bir sıkımlık diş macunu, bravo, tebrikler, holeey...

Ya yazasım var aslında daha benim, ama yatasım da var. Ayrıca üç yumurtayı sütle çırpasım var. Biraz peynir, biraz da zeytin yiyesim var.
(Geçen gece yazılmıştı ancak eklenebildi.)
(Ya çok da umurumuzdaydı sağol.)
(Bişey değil.)

Hırtlak Hışırtlak

Sevgili günlük, sana böyle başlamak adet haline gelmeye başladı, alışkanlığım mı olmaya başlıyorsun anlayamadım...

Bu arada odamın kapısının arkasında, üzerinde MATATOX -yürüyen haşerelere etkin çözüm- yazan bir basınçlı kap buldum. Bu da demek oluyor ki, evde yürüyen haşereler var. Yoksa neden böyle bir kutu olsun evde değil mi, keh. Bu markayı da ilk defa duyuyorum, ayrıca niye bu benim odamda duruyor? İyi ki paranoyak değilim ya, dimi? Evet iyiki değilsin.

Bu Red ve Hot ve Chili ve Peppers'ın "Snow" adında bir şarkısı var, hoş başlayan şarkılar listeme girmeyi başardı. Şarkı da hoş. Şu "Insanity's Crescendo" da hoş başlıyor. O şarkı da hoş. Ama her hoş başlayan hoşbeş bitmiyor işte. Siz biraz hoşbeş edin, müzik falan dinleyin, takılın işte. Bu arada hoşbeş deyince aklıma geldi, ben eskiden Şeyhmus'a Höşmes dermişim, bir futbolcu varmış ben küçükken, maç izlerken ailecek evde, Şeyhmus topa elle değmiş, bende "Höşmes'e el var" demişim. Hatırlamıyorum gerçi öyle bir şey dediğimi ama kime sorsam öyle diyor, ailecek kandırılıyor da olabilirim. Şarkı beni nostaljik bir boyuta sürükledi bak şimdi. Neyse. Ben acayip bir şekilde kar yağmasını bekliyorum. Seviyorum ne yapayım. "Eskiden ne kışlar olurdu bee", dermişim, sanki çok kış gördüm ya. Ama ben evin arkasındaki kömürlüğün saçaklarından sarkan boyumca sarkıtlar olduğunu hatırlıyorum, hatta resmim de var. Kar yağsın, ama gece yağsın. Sabah kalktığımızda merdivenlere ilk ben basayım, "Hırt" etsin. Basılmamış kara basınca çıkan bir ses var ya "Hırt", ben o sesi çok severim. Bir de sonbaharda kuruyup yere dökülen sarı yapraklara basınca çıkan "Hışırt" sesini. Ama "Hırt"ı daha çok. Eskiden sokağımızın her iki yanında da ağaçlar vardı bahçelerde, yükselip yükselip sokağın ortasında birleşirlerdi, sanki yeşil bir tünele giriyor gibi olurdunuz. İşte o zamanlarda sonbaharda sokağa dökülürdü yapraklar, asfaltı göremez hale gelirdik. Güzeldi, her güzel şey gibi onunda bir sonu vardı, öhühüü, diye romantik bir bitiriş yapacak değilim, çünkü bitirmiyorum daha...

Bilmiyorum ama, mesela şimdi 6 - 7 hadi 8 - 9 yaşlarında olan çocuklar sanırım bizim zamanımızdaki kadar şanslı değiller. Gerçi benim hiç playstation'um olmadı, ya da uzaktan kumandalı arabam, oyun hamurları bu kadar çok değildi, tahtaydı mesela küpler. Ya da RPG oyun kartları yoktu. Ya da RPG oyunlar yoktu. Lego erişilmez bir oyuncaktı çoğumuz için. Bilgisayarı hiç saymıyorum bile. İlk bilgisayarım mesela 13 yaşında mı neydim, 486DX33'tü. (Şimdi bilmeyenler için açıklayalım, yani şöyle desem yetecek sanırım, mesela 2.4GHz (2400MHz) ya bilgisayarınızın işlemci hızı, işte bunun 33MHz'di) Televizyonda Hugo vardı, ki hâlâ var, o zaman bilgisayarda onun oyunu vardı. Ninja Kaplumbağalar vardı, Prince Of Persia vardı, hele bir de Street Fighter efsanesi vardı ki, off. Bizim V ile ilkokul yıllarında okula gitmeden önce atari salonuna gider Street Fighter oynardık. Sonra bir keresinde beni köpek kovalamıştı mesela, bir kere de horoz. Bir keresinde de buradaki dereye düşmüştüm, dere vardı o zaman, boklu dere derlerdi, ama hiç bok görmemiştim içinde. Dere kenarında kertenkelelere taş atardık, oyuna bak!!! Yavaş tüketirdik gibi geliyor sanki, az olduğu için. Kırmadan oynardık. Şimdi oyuncaklar pek değersiz çocukların gözünde, kırılınca üzülmüyorlar bile. Ne yapalım şimdi, suçu Çin'lilere mi atalım?

İnce ağaç dallarından kılıç yapardık. Hiç unutmam, annemin yeni diktiği defne fidanına elimdeki o ağaç dalıyla vıjt vıjt filmlerde kılıç kullananlar olur ya onlar gibi vura vura bütün yapraklarını dökmüştüm, annemden de ilk dayağımı o zaman yedim galiba, geldi o elimdeki dalla koluma koluma vurdu, sonra da "Bak" dedi "Aynı böyle yaptın sen şimdi bu fidana" Ağlamamıştım herhalde, üzülmüştüm sanıyorum. Şimdi niye ağlıyorsam, ilahi ben...

Bugün ise plastikleşen hayatlarımızda silikon bağlantılar ve sanal gerçekliklerin kurulduğu dünyalar eğlendiriyor çocukları...

Bu "Snow" bu yazının fon müziği olsun... Ve artık kar yağsın lütfen...