Çarşamba, Kasım 29, 2006

Robust


Okyanusta zıplayan bir yengeç işte.

Papa Roach'la başlıyoruz bugün günlük. "Not Listening" dinliyoruz şu anda. Ama olmaz ki, anlamak istiyorsan önce dinlemeyi öğrenmen gerekmez mi? Prezantabl olmak yetmez, biraz da rantabl olmak lazım. Tee hatırlarım lisans yıllarından, robust tasarım diye bir laf atmıştı, içeriye giren kıza "Misis kıloz dı dor" deyip, ingilizce konuştuğunu zanneden profesörümsü hocam. "Çüş" demiştik, "Ne dedi kıza." Hop hocaya çüş denmez. Ne denir? Mister and Missis Brown ingilizcesi işte. Gencecik kızı evlendirdi iki dakikada. Gel bu adamın dersini dinle ondan sonra sen. Hey gidi hey, dönem boyunca ne anlattığını da hiç anlamamıştım zaten, biz genelde onun dersinde F'le maniler yazardık geyik muhabbetine. Gel, al tepegözü koy asetatları, oku dur. O okur dururdu, biz kudururduk. Kudurmak derken sinirden o ayrı. Saygı çerçevesine varak işlerdik altından. Bir şeye de evreka diye bağırtamadın ya bizi neyse. Elektrikler gitti ders iptal, alın fotokopileri evde okuyun. Kiradan çok tutardı fotokopi paraları. Derse bak. Artis, tepegözü de bir taneymiş kimsede yokmuş böylesi, bilmem kaç lümen ışırmış. Havalara bak. Sen de ışısan ya biraz, bir tepegöz kadar olamadın dönem boyunca. Şarkı değişti, "The Wake - Darkness of Mine" oldu.

"Çocuklar sınav sayfa 92'ye kadar." "Ne?.." Sadece 92 sayfadan sorumlu olmanın dayanılmaz hafifliğini mi yaşayayım, yoksa zaten anlamadığım şeyleri niye okuyup durduğumu mu düşüneyim. Ne işe yaradığını görmediğim şeyleri ezberlesem ne olacakki pardon? Unutmayacak mıyım 5 gün sonra zaten? Robust da robust. Ulan robust robust, ne robustu, sağlam dayanıklı işte. Türkçen yok mu senin? Sayenizde öğrendim zaten robust olmayı sağolun varolun. Sınıfın çalışkanlarından sayarlardı beni. Ama çalışmazdım ben çok, yatarak geçtiğimi söylerlerdi, niyeyse, hiç bir hocayla yatmadım halbuki şimdiye kadar. Annem hep sorardı "Sen nasıl geçtin oğlum bu derslerini, ders çalışırken görmedim ki ben seni hiç?" Artık o da vazgeçti sormaktan. Hehe demek ki valla bir de ders çalışsam neler olacakmış. Şarkı değişti, "Banana Way" oldu hani şu Capoeira, zıppıdı zıppıdı dans mı ediyorlar kavga mı ediyorlar birbirine karışan bir dövüş sanatı var ya, onun müziği. Capoeira, Brezilyadaki ormanların içindeki ağaçsız alanlara verilen isimmiş, Brezilya Portekizce'sinden gelirmiş. Çok lazımdı valla sağol.

Şarkı değişti "Deep Purple - A Twist In The Tale" oldu. Oldu oldu, hikayede bir değişiklik oldu bir anda. Planlarım değişti, planaryalarım planör pilotu oldu. Ama It's all right. Ok. All right reserved. Galiba özlüyorum zümrüt denizlerin enginlerini.

Hani demiş ya birisi, kimse kim, çok da ilgilenmiyorum kim olduğuyla, "Hayat bazen acımasız bir öğretmendir, önce sınavı yapar, sonra dersi verir" diye. Heh. Aman doğru da olsa farketmez yanlış da olsa farketmez. Ne yani, notla mı korkutacaksınız bizi?

Eve geldim, aslında geldiğimden beri de aynı şarkıyı dinliyorum, ahanda alttan birinci üstten üçüncü yandan yancı. Tavsiye edilir... "Blackmore's Night - St. Teresa" Bu yazıyı aslında daha önce yazmıştım, o saydığım şarkıları da daha önce dinlemiştim. İyi de bundan size ne ki? Ne bileyim sorumlu hissettim kendimi birden. Bence sorumlu değil sorunlusun sen. Olabilir.

Pazartesi, Kasım 27, 2006

Mental Delüsyon

Bak...

Halüsinasyonal bir vizyona sahibim işte.
Biraz misyonal, biraz da mental delütif.
Her yerde gülen suratlar görmem de ondan sanırım.
Ya deliliğimden, ya da aptallığımdan.

Ya da nasyonal bir entegrasyona sahibim.
Biraz rasyonel, biraz da varsayımsal primitif.
Hiç bir yerde mutlu olamamam da ondan sanırım.
Ya kabullenemeyişimden, ya da aptallığımdan.

Nosyonal bir empresyona da girmiş olabilirim.
Biraz depresyonal, biraz da portatif.
Bazen bazı şeyleri beğenmem de ondan sanırım.
Ya memnuniyetimden, ya da aptallığımdan.

Şarkı... Värmlandsvisan... Yanda alttaki...

Pazar, Kasım 26, 2006

ReÇin'eSizTahta

Aslında şu anda hiç bir şey yazasım yok. Hiç bir şey yapmayı istememek kötü bir şey olsa gerek diye düşünüyor olduğumu sanıyorum. Akıl takılması yaşıyorum gibi bir şey de diyebiliriz. Akılda kalması zor. Âtıl kapasite planlamasının gerekli olduğu kadar gerekli, ihtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağı kadar gereksiz. Süreksiz bir geri dönüşüm kadar materyalist, küreksiz bir kayık kadar isteksiz. Rüzgara bırakmaya meyilliyken kendini, fırtınada omurgasını çatlatmış, tam batmak üzereyken denizciler tarafından bulunup karaya bırakılmış, niyeyse? Suzuz kalmış deniz kenarında, bordasını dalgalar severken, içi ilk defa kumları görmüş. Biraz da korkmuş, öyle ufka bakarken dümeni. Uzun zamandır bu vaziyette olduğunu anlamak için üzerindeki yosunlara bakmak yeterli. Borda Bordo'danmış, sepya da mürekkep balığından. Önemli mi? Yoo. Az önce öğrendim. Ne işime yaradı. Şu an için hiç. Belki ilerde yarar. Zararı çoktur kişinin zaafa bakılmaz. Kalorisi azdır yağ yapmaz. Batsa ne olurdu ki sanki, mercanlara resif imkanı belki. Ya da yüzen tahtalarını bulan ihtiyar balıkçının iki akşamlık yakıtı, üzerinde balık pişirdiği. Reçineleri hâlâ duruyorsa bayağı da ısıtır, çıtır çıtır. Neyse, ne diyorduk, heh evet, aslında şu anda hiç bir şey yazasım yok. Hiç bir şey yapmayı istememek kötü bir şey olsa gerek diye düşünüyor olduğumu sanıyorum. Akıl takılması yaşıyorum gibi bir şey de diyebiliriz. Akılda kalması zor. O zaman yazalım. Yazarak çalışırdım ben sınavlara bir gün önceden, çok dediler, zamanında, günü gününe çalış diye. Günüm günüme uymuyorki, günü gününe çalışayım. Zararını görmedim değil. Gördüm. Kördüm o zamanlar. Zararını gördüm. Faydasını göremedim. Bir keresinde kitap üzerinde uyuyakalmıştım, vay be ne günlerdi, bir daha da hiç kitap üzerinde uyuklamadım. Bir keresinde de çok uykum vardı, saati 04:00'e kurup 09:00'daki sınava 5 saat çalışsam yeter demiştim. Hatta dersi de çok iyi hatırlıyorum, Türk Dili ve Edebiyatı dersi. Bir uyandım saat 08:00. "Hadi beee..." "Neyse bir 15 dakika daha uyuyayım bari." Ama kalmadık işte. Ne oldu? Hiç. Deli gibi kalkıp 4'te çalışsam ne olacaktı ki? Hayır çalıştık da ne oldu yani gecelerce? Lineer Cebir diye bir şey. Matrismiş. What is matris ulan? Matris FF demekmiş. Güm. Alttan aldık. DC. Ooldu hocam, bana yeter, size afiyetler. Sabah bir uyandım ki, etraf bembeyaz, evin çamur içindeki stabilize yolunu hiç bu kadar sevmedim. Güzel bir çay, hoş bir kahvaltı, bir de fotoğraf çekelim, bu güzel ânımızı ölümsüzleştirmek lazım, bu sokaklar daha güzel olamaz. Kim gidecek kardeşim şimdi okula, tabi okul yolu sevgi dolu, ama donmuştur o yokuş şimdi çıkmaz minibüs. Ne yapalım? Otur iç çayını yağan kara karşı. Aynen katılıyorum. Yokuş donmamış ertesi gün öğrendim. 3 kişiyle ders yapar bu kadın işte böyle bir insan çünkü o. Bir de bitirme hocam olacak. Seni seçtim pikaçu dedik, demez olaydık. Savunma yapıyoruz, bir havalar, yok bu böyle mi, şu şöylemi, hayatında duymuş mu acaba anlattıklarımı. Yanında da angut tesis planlamacı, lan senin neyine lafa giriyosun, bilmezsin etmezsin, otur dinle, yok. O ne? Bu ne? Ebenin ... diyecem ayıp olacak şimdi. Töbe töbe, gece gece aklıma geldi bak. Hem bilmiyor, hemde, yok o öyle değil, bu böyle değil, bok değil, ne biliyosun sen ya, daha dersini anlatamıyorsun sen doğru dürüst, önce kendi anlattığın dersi öğren. Bizim hoca da tabi etkisinde kaldı herhalde adamın, ertesi günü yüzünde gerzek bir gülümsemeyle geldi, "Ben sana DC verecem bitirmenden." "Hönk?" İçimden okkalı laflar geliyor da neyse. Tut oğlum kendini, sakin. İlginç ama bak o an gözümün önünde ya, "Siz ne dediğinizin farkında mısınız hocam?" dedim, çok net hatırlıyorum. Öyle baktı suratıma. "Veremezsiniz" dedim. "O bitirmenin hakkı DC değil" Baktık ki CC vermiş. Hey Allah'ım ya. Neyse ya amaan, geçmiş gün, ki umurumda bile değil aslını soracak olursan. Bu arada şu var ki, gerçekten işini severek yapan, öğrencilerine birşeyler kazandırmaya çalışan hocalarımız lütfen bu yazımdan üzerilerine bir şey alınmasınlar, özürlerimi sunarım. Ben böyle dağıtıyorum bazen düşüncelerimi, benim derdim kendi hocalarımlaydı sadece, belki de sorun bende, o da olabilir. Neyse, ne diyorduk, aslında şu anda hiç bir şey yazasım yok. Hiç bir şey yapmayı istememek kötü bir şey olsa gerek diye düşünüyor olduğumu sanıyorum. Akıl takılması yaşıyorum gibi bir şey de diyebiliriz. Akılda kalması zor. Reçineleri duruyor mu acaba hâlâ, duruyorsa bayağı da ısıtır. Çıtır çıtır. O zaman şarkı da "In Flames - Resin" olur. Resin'in reçine olduğunun üzerinde durulur. Ben bir 15 dakika daha uyuyayım bari...
Bu yazıyı aslında daha önce yazmıştım da buraya koymak şimdi oldu, In Flames'ler geçti biraz, Passenger'lar başladı. Şarkı "Used"

Trafik Kuralları


İlginç bir resim buldum, ahanda böyle üzerinde oynadım, oynamakla da kalmadım, olaya derin bir hayat bakışı kazandırmayı amaçlamış gibi görünen ama aslında çok da düşünülmeden hazırlanmış gibi hissettiren bir jargona soktum. Jargonun ne olduğunu tam olarak bilmiyorum, şu an aklıma geldi, sanki iyi duracak gibi geldi burada söyleyince, söyledim gitti. İki kere geldi yazmışım okuyunca farkettim, demek ki yazarken aynı anda okuyamıyorum. Neyse.

Şimdi olay şöyle gelişiyor, yukarıdaki beyaz şemsiyeli bayan tam karşıdan geçmek üzereyken yolun orta yerinde garip bir şekil görüyor, "Aa orada garip bir şekil var, gidip bir bakayım şuna neymiş" diyor, meraklı bir bayan sanırım. O arada alttaki bisikletli genç de, "Aha one, one lan, ooo, o ne be" gibisinden haykırışlarla yolun ortasındaki ilginç şekile doğru bir çekime uğruyor. Tabi doğal, bilinmeyenin çekimi var insanlarda haklılar, ama o anda sağ alttaki lacivert araba yanlış yola gittiğini farkedip "iiii!" diye bir fren çakıyor, 1 - 2 metre kayıp (yerler hafif nemli çünkü) duruyor, ve arkasına bakmadan geri geri gitmeye başlıyor. Ani fren sesiyle irkilen sarı taksici abimiz de "Höeep, noluyo orda" diye kafayı çevirip (nedense böyle ani seslere karşı bakma hissiyatı içinde oluyor şöförler) sola bakarken ileri gitmeye devam ediyor. Tabi Beyaz şemsiyeli genç kız o arada ortadaki şekle odaklandığı için gelen taksiyi görmüyor, aynı anda bisikletli arkadaş da geri geri gelen lacivert arabayı farkedemiyor. Neden? Çünkü, geri geri giderken öten kuşlardan taktırmamış bu adam arabasına. Lacivert araba bisikletli arkadaşı, taksi de şemsiyeli ablayı eziyor, geçiyor. Olaylara seyirci kalmak istemeyen siyah araba da psikopatlığın eşiğinde olduğunu göstermek istercesine geri geri gelen lacivert arabaya arkadan çakıyor bir tane, çarpmanın etkisiyle öne doğru gitmeye başlayan lacivert araba bisikletli arkadaşı bir kere daha ezip tam üzerinde duruyor. Bu arada bisikletli arkadaşta, sanırım gerizekalı bir arkadaş biraz, "Ya son bir sigara içeyim" diyerek sigarasını yakıyor, tabi çarpmadan dolayı delinen benzin deposunun alev alacağını hesap edemiyor. Ki zaten o kadar da vakti olmuyor, çakmağı yakmasıyla birlikte lacivert arabanın patlaması aynı ana denk geliyor. Patlayan arabadan saçılan parçalar "Ulan fena çarptık kadına, bişeyiniz var mı bağyan" diyen taksi şöförünün kafaya isabet ediyor. İsabet alan kafa sabit kalamıyor tabi, dıkşın, yerde. Bu arada psikopatlığın eşiğindeki siyah arabanın şöförü de emniyet kemeri takmadığı için ön camdan fırlayarak sarı taksiye kadar uçuyor. Beyaz şemsiyeli kadının ve bisikletli adamın kanları yolu kırmızıya boyarken yolun ortasındaki şeklin ne olduğu anlaşılıyor.

O arada siyah arabanın hala çalışmakta olan radyosundan da şu sözler duyuluyor Kenan Doğulu'dan,
"Hangi güvercin atlamış çatıdan,
ya da hangi balık denize,
hesap yapıp akıllıca..."

Hımm, güzel oldu, beğendim valla yazımı.
Artık rahatça uyuyabilirim, deli miyim neyim?
(Minik notumsu: O şekil resmin orjinalinde vardı ben yapmadım)

Salı, Kasım 21, 2006

Narsist


Size de oluyor mu bazen?

Gözlerimi kapatayım,
Karanlıkta yatayım,
"Yok olayım öyle" diyorum,
"Yoo! Kolay mı öyle" diyorlar.

Böyle sanki yağmur yağsın,
Üstümü başımı ıslatsın.
"Yok. Olayım böyle benim" diyorum,
"Yoo! Kolayın öyle senin" diyorlar.

Hem nar taneleri yutarak yenir mi hiç?

Pazar, Kasım 05, 2006

Otopark Faresi

Evvet, yine bir solukta geldik günün sonuna, uyumadan önce bir yazı patlatayım dedim. Zira bugün güzel bir gündü. Diyeceksin ki niye? Güzeldi işte, yani güzel bir gündü, güzel bir gün olarak bitiyor. Öyle işte, neyse.

Bugün şu çok konuşulan "Sınav" isimli filme gittik, 3 5 7 arkadaş. Gerçekten çok güzelmiş, yani ben çok beğendim. Şu var ki, arkadaşlarla filme gitmenin yanlış tarafının rahatça gözyaşı dökememek olduğunu bir kez daha yaşadık. Komik bir filmmiydi, eh, duygusal bir filmmiydi, eh. Her öğeyi içinde barındıran hoş bir filmdi diyerekten, gıcık olduğum televizyonlardaki sinema yorumcuları gibi bir hale bürünmeden bu konuyu kapatayım.

Bilenler olacaktır Maltepe E-5'te Carrefour var. Otoparkında mahsur kalan ilk insanlar olma şerefine erişiyorduk bugün az daha. Bizim V ile. Daha önce de bu çeşit bazı durumlara düştüğümü hatırladım bu arada V ile. Sorunun kimde olduğunu acilen bulmam lazım.

Film bitti, 22:20 falan saat. Etraf tenha, kalabalık dağılmış, dükkanlar kepenk kapatıyor falan. İniyoruz yürüyen bantlarla katları aşağı doğru. Zaten yukarı doğru inilmez ki aşağı doğru inilir. Saçma bir açıklama oldu, ama oldu artık. Otopark katına geldik, bizim V atladı bizim araba burada diye, yok oğlum değil, yok abi burada, iyi madem, vedalaştık diğer arkadaşlarla, onlar bir kat daha ineceklermiş. Biz de geçtik otoparkta araba aramaya başladık. C3 bölümü, nerde nerde derken, bölümlerin B'de bittiğini yüzümüzde acı bir "has..tr" ifadesiyle farkettik. Tabi sorun yok, cool'uz ya, bir kat daha ineceğiz sadece değil mi, heh, öyle değilmiş. Çünkü alışveriş merkezi kapandığı için girişleri kapatmışlar, açılmayan kapılar feci moralimizi bozdu, anlık bir panik atak yaşadık, çıkıştan çıkmakta olan 2 3 kişiye hop dur abi tut mut falan derken, tabi adamlar "Deli mi bunlar ya" der gibi gülümseyerek bize bakıyorlar, gül gül o kapı bir kapansın bende sana gülecem birazdan, ama kapılar kapandı tabi, koş koş yetişemedik. Son kapının da yüzüme kapanmış olması ciddi bir panik hissi doğurdu bak ne yalan söyliyeyim. Kaldık mı sap gibi otoparkın ortasında. Kafayı çalıştırmamız lazımdı, ne olabilir, asansör vardır, evet, asansörü bulalım. 2 3 dakika asansör aradık, tabi ışıklar kademeli olarak söndüğü için her dakika biraz daha karanlıklaşıyordu etraf. Yukarı aşağı hareket eden kırmızı led ışıkları gördüğüme bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi. Ama sevincim kursağımda kaldı, asansörler de kapanmıştı çünkü, hüngürt, kimse yok mu kardeşim yaaaa. Ulan koskoca alışveriş merkezinin otoparkında bir V ile ben mi varım. Işıklar da iyice söndü. Ayak sesleri duyduk o arada, aha bir insan, koş koş yetişelim, abii abii, adam da korktu tabi, ulan noluyo der gibi bir tırstı önce, karanlıkta iki tane adam üzerine koşuyor haklı adam. Aaa kuryeymiş. "Abi alt kata inmemiz lazım bizim" dedik, adam da sağına soluna bir bakındı, kapıları gösterdi, ya abi geç, kapalı onlar. Durdu durdu, otoparkın en karanlık ve ücra köşesini doğru gösterip, "Şurada yol var" dedi. Ulan yol var dediği yer zifiri karanlık, yol değil 10 metre ötesi gözükmüyor. Yol var da, bakalım biz bulabilecek miyiz? Gidelim bakalım, cep telefonlarının cılız ışıklarıyla ilerlemeye başladık, ha birde o arada telefonların çekmediği acı gerçeğini farkettik ışıklarını yakınca. Tabi çok geyik oldu o arada aramızda, otoparkta, gece, karanlıkta, telefon yok, ulan acaba filmlerdeki otopark katilleri falan var mıdır buralarda diye. Sonra V, Max Payne'e benzetti ortamı, sağdan soldan birileri atlarsa naparız acaba diye senaryolar yazdık. Ben de Half Life'a benzettim gerçi, levye varmı lan, yok bende nötron silahı var. "Aa cidden de orada yol varmış bu arada" diyerek serin sular serpildi içimize, gittik, bulduk, bindik, geldik, bugün de böyle bitti, uykum geldi sonları biraz hızlı geçtim. Eğlenceli bir durum oldu ama, bir daha olsa gene yaparım, ama aynı tadı vermez.
Günün anlam ve önemi: Otoparkta arabanızı bıraktığınız katı iyi bilin.
Günün şarkısı: "Rainbow - 16th Century Greensleeves"

Grrrawww

Grrrraaw, evet grrrrawww!!!
Acayip kavga edesim var.
Arkada bu parça çalarken
Önüme geleni yıkıp deviresim var.
Koşasım var. Sesi açıp sonuna kadar.
Önümde duranları ezip geçesim var.
Engellenmemeliyim.
Sızdırmazlığım eriyor.
Kırılmazlığım çatlıyor.
Bükülmezliğimse çoktan fiyonk oldu.

İçmekten bıkıp usanmadığmız hayat şarabının tadını bile bilmiyoruz aslında. Güzel mi? Bence güzel. Müzik gibi. Müzik kadar. İçindeki ruhta zaten aslında tüm aradıkların. Seni döndürüp havalara çıkaran da o. Yavaşça yere indiren de. Müzik gibi. Notaların şekilsiz şekilleri kulaklarından girip kalbinde resim yapıyor. O yüzden hiç sinirli değilken graaww diye yazı yazabiliyorsun. Kimseye zarar verme niyetin yok. Niyetin belli. Niyet ettim, niyet eyledim, niyet etmeye. Niye ettim, niye eyledim, onu bilmiyorum...