Salı, Ağustos 29, 2006

Mor Derinlik

Gece günlüğü; giriş sayısını unuttum... Neyse...

Yahu bu gitarlar beni öldürecek vallahi. Aşırı dozda "Deep Purple" yüklemesinden sanırım patlayacağım birazdan. Ya tabi bir de evde yalnız olma fonksiyonu var, yani bu fonksiyonu çizmek istersek, zamanla birlikte ses düzeyinin de arttığı logaritmik bir eğri gibi düşünebilirsiniz. Ayrıca zaman ile birlikte yemek stoğunun da hızla azaldığı ve artan azalmalar kanununa göre de yarın sıfıra ulaşacağı bir eğri olarak da düşünebilirsiniz, her halükârda aç kalan ben oluyorum. Müzik karın doyurmuyor kardeşim, acil yemek yapmayı bilen birileri lazım. Sürekli patates yenir mi ya? Pilav yapmayı deneyecem yarın, yani bugün. Yoksa cidden derin morluklar oluşacak bende. C abinin Deep Purple Arşivini ele geçirdim dün, yani bugün aslında, yazarken bugündü, şimdi dün oldu. Bilgisayarında işimiz vardı biraz. C abi, amcamın oğlu olur, (da bundan size ne? dimi? evet) Neyse, iyi oldu akşam yemeğini orda hallettik. Yoksa evde Yeke-Yeke Pilavı yapacaktım, ama sanırım yarın yapacam, yani bugün yapacam, nasıl olacak bende çok merak ediyorum. Aile efradı sanırım 2 3 gün daha gelmeyecekmiş. Bir de ben niye böyle koştura koştura yazıyorum ki anlamadım, ne acalem var, hoop yavaş...

Amcamlara giderken gene çatısından içine göçtüğüm kömürlüğü gördüm. Hâlâ çatısı delik. Ben deldim. Küçükmüşüm yaw o zaman, delik baya dar, nasıl sığmışım ordan hayret.

- Efendim?
- %&% +&=& %+& ^!!!!!!
- Pardon abi anlamıyorum...
- +!!+^&% +/&%()) /%/%+%+ '^+%/% /%&/&%!!!
- Abi ne diyorsun ya?
- &%+%'% Kıs &%+ Ulan &&%+ Şu &%+ Müziğin &%+&^/ Sesini...
- Tamam :))
(Bu yan apartmandaki adam da çok uyuz...:)) )

Gecenin şarkı sözü:
Been so many words so much to say
Words are not enough to keep the gunnnns at bay!!!
(n 'ye basarak ve uzatarak. Yoksa tadı çıkmaz :) )

Cumartesi, Ağustos 26, 2006

Sebat

ZAMAN AKIYOR KARA BÜYÜ.
BÜYÜ ARTIK KÜÇÜK KALP BÜYÜ.
KALPAZAN TAVIRLARIN SAHTE ÖZSUYU,
SONUNDA KAZACAK KENDİ KUYUSUNU…
TOHUMLARININ NEFRETLE EKİLDİĞİ
TARLALAR DEĞİL YEŞERTEN İYİLİĞİ.
BAKARSAN CENNET BAHÇESİ,
BAKMAZSAN YERİN DİBİ.
ÇOK MU BÜYÜK YÜZÖLÇÜMÜ?

25 yılım 18 Saniye

Gitmek istediğiniz yerden geliyorum ben...

Gitmek için çabaladığınız, aralıksız koşturduğunuz. Ama bilin ki mutluluk yok orada. Hayal kırıklığı var hep, üzüntü var. Karmaşa var. Ne idüğü belirsiz insanların sahte gülüşleri var. Yetişeceğim diye heveslenmeyin sakın, koştukça uzaklaşan bir ışık var. Yaklaştıkça uzaklaşan, gözlerinizi kırptığınız an kaybolan, metrelerce ilerde parlayan... Gitme işte, dur! Dinlemiyor musun? Kaybolmak mı istiyorsun o ıssız ormanda, ormandan daha vahşi bir platformda, etrafındaki çakallar yine bugün çok formda. Dinle biraz, aç gözlerini. Kaldır başını, ger ger ger boynunu, yere bakarak önünü göremezsin, çıkar at gözlüklerini, hedefin tek değil... Güzel sanıyorsunuz hala oraları. Hayal gözlerinizi kör etmiş sizin, perde inmiş, katarakttan beter. Kendiniz mi görmek istiyorsunuz? İnanmıyor musunuz bana? Gidin o zaman. Geri döndüğünüzde ben burada olmayacağım, tabi dönebilirseniz. Orada yaşlı bir amca var, selvinin altında oturur hep, elinde bir gitar, sürekli birşeyler çalar, gittiğinizde benden selam söyleyin görürseniz. "Gelmeyecekmiş bir daha buralara" diyin, hep onu isterdi. "Git" derdi bana. Size de diyecektir. Ama dinlemeyeceksiniz onu biliyorum, gördüğünüz manzara gözünüzü kamaştıracak çünkü, kör olacaksınız, "Bu köhne ihtiyar ne bilir ki" diyeceksiniz. Kötü olamayacağına inandıracaksınız kendinizi. İlerlerken, ihtiyar, size de gülüyor olacak, bana da gülmüştü çünkü. Arada bir giderdim gitar dinlerdim. Ölümcül gitar soloları vardır. Komaya sokar adamı. Neyse ya, size niye anlatıyorum ki bunları, nasılsa dinlemiyorsunuz... Hadi bye...

-İhtiyar... Bir 25 yıl çalsana...
-Ağır gelir evlat bu şimdi sana...
-Olsun be baba, çal sen...
"25 Years - 3:40"

Cuma, Ağustos 25, 2006

Aynamın Kırığı


Aynamı kırdılar doğru söylüyor diye...
Aynamı kırdılar samimi diye...
Aynamı kırdılar ruhu hâlâ çocuk diye...
Aynamı kırdılar sol göğsümün altından hafif sağa doğru.

-Ne şimdi bu? Saçma saçma şeyler yazmışsın gene. Kim kırdı kalbini?
-Kalbimi kırmadılar ki, aynamı kırdılar.
-Ee, benzetme mi yapıyorsun?
-Yok künefe yapıyorum.
-Aman ya, ne halin varsa gör.
-Görüyorum zaten... :)

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

Keyfekeder bir anı

Yazı başı notu: İşe bak ya, dinlediğimiz şarkıdan esinlenip, fırtına yazısı yazalım dedik, bir de ne göreyim akşam televizyonda "Yarından Sonra" diye film. Hayda... Ama güzel filmmiş cidden, benim yazının filmle hiç bir alakası olmadığını belirteyim buradan bari :)
Günlük? Gene kaldık mı başbaşa? Yazık sana da ya... Benim gibi bir delünün sersem cümlelerini dinliyorsun valla. Psikoloğa falan gidiyor musun sen bakayım? Gitme gitme, bana gel. Ben de seni dinleyeyim ödeşelim. Hadi, konuş bakalım. Anlat dertlerini. Konuşsana. Hadi ama. Tamam kimseye söylemem. Zaten söylesem kim inanır ya, manyak mısın, "günlüğümün dertleri" hahayt komik olma. Hadi bak anlatmayacaksan bekletme beni yazı yazacam. Neyse salla, çok meraklıyım sanki senin dertlerine, kaybol, defol, tozol, yokol, gözüm görmesin seni. Gel gel gitme bir yere, yazı yazacam. Zaten git dediğimde gitmemiştin biliyorum. Neden? Sen iyi bir dostsun çünkü günlük. Öyle demişti annem, anneme de babaannem söylemiş, "Dostunu bazen kır evladım" demiş. "Eğer gerçekten dostunsa kırılmaz sana, gerçekten tanıyorsa seni." demiş. Yok tanımıyorsa zaten dostun değildir ki, dimi ama. Bak sen öyle değilsin mesela, git diyorum gitmiyorsun, hakaret ediyorum tınmıyorsun hiç, kaale almıyor musun lan yoksa beni? Yoksa yüzsüz müsün? Nesin bakayım sen, dostum musun, düşmanım mısın? Hiişşş, kime diyorum aloo...
- :)
Aferin, hep gül işte böyle.

Ya ağır ağır şeyler yazmak istemiyorum bu gece... Bak ne anlatacağım, seneler önce lisede, yeşil otobüsler yeni gelmeye başlamıştı o zaman, (ben niye bu yeşil otobüslere bu kadar taktım anlamadım, yeşil, çok güzel bir renk, ondan olabilir.) O zaman sınıftan Y ile aynı otobüse binerdik. Ancak otobüs o kadar dolu olurdu ki, ben ön kapıdan bindikten 5 6 dk sonra evimizin oradaki durağa gelirdik, tabi, ön kapı ile orta kapı arasında bir yerlerde olurduk o zaman biz, balık istifi vaziyetinde. Ulan durağa geldik, düğme falan yok uzak, şöföre bağırırdık, "abii inecek vaar" diye. "Düğmeye bas" diye saçma bir telkin gelirdi ön taraftan, yok yaa bilmiyoruz sanki biz. Kapıya ulaşamadık ki düğmeye basalım, bu sefer kapı önü ahalisine bağırırdık, "abi düğmeye basar mısınız?" diye. Tamam halden anlayan ahali basardı düğmeye, tamam da, kapıya gidemedim ki ben daha. Kısa bir güreş seramonisinden sonra kapıya ulaşırdım, çoğu zaman da ulaşamazdım, adam kapıyı kapatır giderdi, bende müsade etmeyen herkesin ayaklarına basa basa giderdim kapıya, ay pardon, aıh pardon falan. Y zaten her seferinde kopardı otobüste. Hain herif, son durakta iniyor tabi öyle dertleri yok :) Çoook inemedim ben öyle otobüsten.

Hele bir keresinde tam ulaştım kapıya, önümde bir tane adam, düğmeye de basmışım (yani bak kendim bastım düğmeye, azim), aha durağa geliyoruz, yavaşladı araba, Allah'ım ineceğim sonunda kendi durağımda. Durdu. (Y. şaşkın tabi, kolay mı, durağımda ineceğim otobüsten) Y'e döndüm, "hadi yarın görüşürüz" gibisinden bir veda cümlesi söyleyecem, kapı açıldı, ulan bu seferde öndeki adamın eli kapıya sıkıştı, herif bir feryat figan, "kaptaan, kapat kapat, elim sıkıştı" anaaa, herif kapattı kapıyı, bastı gitti. Hey Allah'ım yaaa, kapı açılmış bir de ne veda etmeye uğraşıyorsun ki sen?, akla bak. Adamın da eli kapıya sıkışmış, ez herifi geç sanane, eli sıkışmışmış... Tutmayın ya girişecem herife, eline koluna sahip olsana kardeşim. Y'i en son yerde gördüm, yıkılmıştı artık gülmekten, bu sefer bende tutamadım ama kendimi ya, ulan ne komik şu dünya. :)

O zaman, hadi buraya kadar benimle bu komik anımı paylaştınız bende sizlerle güzel bir şarkımı paylaşayım; "Blackmore's Night - Magical World"

Harbi çok nostaljik oldu şarkıyı dinleyince ya... Gözlerim mi sulandı ne? :)

Salı, Ağustos 22, 2006

Şşşşşşşşşşşşş...!


Sessizlik olsun, zifiri karanlık gibi, saf sessizlik.

Tek bir yağmur damlası düşsün önce, tek bir "şıp" sesi duyulsun. Hatta kimse de farketmesin. Sadece fırtına bekleyenler farketsin. En kusursuz fırtınaların bile tek bir yağmur damlasıyla başladığını bilenler görsün, ilk yağmur damlasını. Sonra damlaların ikincisi düşsün bahçedeki asmanın mor üzüm tanesine. Üçüncüsü diyemiyorum çünkü birden başlayacak sağanak. "...And the storm begins." "...And justice for all".

Göğün yarıldığı zannedilsin, herkes korksun. Gökgürültüsü kavramını yerinden oynatacak bir gürleme olsun, birden. Aniden koşuşturma başlasın, herkes ayrı bir yöne kaçsın, kaçacak delik arasın, pervazlara umut bağlasın. Ama yağmur durmasın, her bir yönden yağsın, öyle şiddetlensin ki, bacaları yıkılsın evlerin. Rüzgar gazete bayilerinin kulubelerini uçursun, tüm gazeteler etrafa saçılsın. Islak kağıtlar insanlara yapışsın. Koşuşsun insanlar yine, pervazlarda yer kalmasın. Kararsın ortalık artık, bulutlar güneşi kapatıyor çünkü. Köprü altları su dolsun, viyadükler göl olsun, düklerin düşeslerin boyaları aksın, gerçek yüzleri ortaya çıksın. Fareler yayılsın yollara kanalizasyonlardan. Nehirler yollardan aksın, bir tek ağaçlar sağlam kalsın. Sonradan dikilmedilerse.

Yağmur dursun artık, şaşkın insanlar kalsın sadece yollarda, "Neydi bu?" desinler. Bulutlar dağılsın yavaşça, güneş ışığı biraz ısıtsın ve kurutsun. Yüzler gülümsesin. Unutulsun fırtına.

Delürük

-Gecenin saat 3'ü olmuş hâlâ daha ne yapıyorsun sen burada?
-Hiiç.
-E gidip yatsana.
-Uyumak istemiyorum.
-İsteme sen, yat gözlerini kapa, uyursun zaten.
-Ama istemiyorum.
-Ya tamam isteme sen gene, ama git yat uyu.
-Uyumak istemiyorum ben, sızmak istiyorum.
-İçip içip sarhoş olup sızacak mısın burada?
-İçmeden sızmak istiyorum. Hem ben içki sevmem bilmiyor musun? Zaten sarhoş gibiyim, müzik de iyice sarhoş etsin dinlerken. Uyuyayım. Rüyalarımda müzik duyayım. Sonra şarkılara görüntü versin beynim uyurken onları izleyeyim. Hatta kabus olsun rüyalarımda beni korkutsun, sıksın beni, terletsin. İki nota arasında ezileyim, biteyim bir an için. Sonra bir rüzgar essin, uçursun herşeyi. Taşsın deniz, aksın kumlar. Yarılsın yer, ağaçlar yansın. Gece ateşlensin, kızarsın gökyüzü. Sonra buhar olsun etraf, sise bürünsün ortalık. Gölgeler göreyim, siste kaybolsunlar, el sallasınlar bana "gel" "gel" diye. Giderken uyanayım, "Ne salakmışım" diyeyim kendime, "Rüyaymış". Sonra bir ak sakallı dede gelsin, "Rüya değil evlat" desin, "Gerçek". "Gerçek nedir ki?" diyeyim ona. Baksın baksın, "Dinlediklerin gerçek" desin."Uyumuyordun ki sen". "O yüzden rüya da göremezsin". "E ama seninle konuşuyorum ya işte, nasıl rüya olmaz bu" diyeyim, der demez yok olsun. Yokmuş gibi olsun. Şaşırayım, bir başıma kalayım, müziği kapatayım, gidip yatayım.
-Deli misin oğlum ya?
-Hayır delüyüm...

Uyku şarkısı: "Zzzzzzzzz" :)

Soru İşareti

Nerede yahu bu virajın sonu, dön dön hâlâ gelmedik mi?

Yeşil Otobüs 2 :)

Şu yeşil otobüslerdeydim gene bugün. Okula gittim.

Şimdi bu otobüslerde kafama takılan bazı şeyler var benim. Örnek misal farzumahal, for example;

"Acil Çıkış"

Şimdi tavanda bir talimat var, "Acil durumda, beyaz yüzeye bastırınız, kaplamayı sökünüz, içerideki kolu çeviriniz" Eee anlamadım ki, ne olacak kolu çevirince? Ben o kadar şeyi yapana kadar ölürüm zaten.

Bir de acil durum kavramı kişiden kişiye değişir yani, mesela hamile bir kadın var otobüste sancılandı, "Aha acil durum", "Napıcaz?", "Bir dakika bekleyin ben ne yapılacağını biliyorum", "Hop zıpla", "Beyaz yüzeye bastır", "Kaplamayı sök", "İçerde kol varmış bir tane, onu çevir". "Ne tarafa abi?", "Ulan çevir işte ne bileyim". "Ee bişey olmadı?" "Öbür tarafa çevir" "Abi tek tarafa dönüyomuş bu zaten" "Hay...!"

Eee ne oldu şimdi, talimata uyduk. Aferin.

Bir de otobüste kenarlara yapıştırılan talimatlar var 3 tane yanyana resim. İkaz baabında. Nedir bunlar? Birincisi, "sigara üzerinde çizgi". Ne demek bu "sigara içmeyin", tamam. İkincisi, "Dondurma, patates kızartması, kola üzerinde çizgi". Ne demek bu "Dondurma, patates kızartması ve kola ile girmeyin ", hadi bu da tamam. Bir de bunların arasında bir resimli ikaz daha var, "Kalın bir çizgiyi tutan iki tane el", haydaa, ulan bu ne? Borulardan tutunun" mu demek istiyorlar yani bize? 40 yıllık otobüs kullanıcısı millete hakarettir bu yaw. Biz biliyoruz aslanım onları. Sen ABS'yi ASR'yi icat etmeden önce biz otobüslerde boru tutuyorduk, kızdırma kafamızı.

Ayrıca bir konu da şudur ki, otobüsler daha pahalı olmalı bence, çünkü sadece yolcu taşıma işi yapmıyorlar, tekerlekli sauna görevi de görüyorlar. Dünyanın neresinde var böyle lüks kardeşim. Şıpır şıpır terliyorsun, 3 kilo veriyorsun Taksim-Kozyatağı arasında. Bir de tekerlekli tiyatro özelliği var ki özellikle trafik yoğun saatlerde, hiç sormayın, Bugün amcamın birisi, "Ya Almanların beğenmediği otobüsleri bize gönderiyor işte M. firması" dedi. Allaaah Allaah, amcam, dış alım ihalelerini titizlikle takip ettiği gibi, Alman sosyo-ekonomik altyapısını da yemiş yutmuş. Bir de klimalı otobüste, en arkadan şöföre "kaptan klimaları açsanaaa" diye bağırma durumu var, o zaten bambaşka bir hengame. Çünkü şöför büyük ihtimalle duymaz, bağırtısına karşılık bulamayan sinirli şahıs, en öne kadar gider sıkışık otobüste milleti ezerek, şöförün yanına gelince, "kaptan klimayı açsana" der. "Kaptanda cool bir bakışla, "açık zaten" der. Ben de orda yarılır gider.

I love Mass Transit... :)

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

Aidiyetim

Ait olduğum bir yerler var benim...

Ya yüksek dağların zirveleri, ya yeşil ovaların serinleri yada uzak okyanusların derinleri. Ama buraları değil. Neresi bilmiyorum, ama burası değil. Zaten o yüzden şarkılar hep bu kadar güzel. Hep bu kadar çekici. Hep bu kadar tüyleri diken diken edici. O yüzden her şarkı benim. Her şarkıda ben varım. Eğer bir gün gidersem oralara, yazmayı falan da bırakırım. Ki zaten uzak ihtimallerdir aslında biraz da insanı hayata bağlayan sanırım... galiba... neyse...
...Delirium...
Taşıyorum,ama dökülmüyorum.
Tehlikedeyim, ama korkmuyorum.
Deliriyorum, ama farkındayım.
Yaşıyorum, ve yaşıyorum, bu kadar.

Cuma, Ağustos 18, 2006

Sahte Maça Ası

Şarkı: "Motorhead - Ace of Spades"

I don't share your greed
The only card I need
is, The Ace of Spades...

Pokeri yeni yeni öğrenmeye başladım. Tam bana göre bir oyunmuş. Kazanmak kaybetmek hepsi aynı benim için, asıl zevk oynamak. Yalnız işte tek ihtiyacım Maça Ası...

"Kumar aptallar içindir" diyor şarkıda cidden öyle. İsteğimiz oyun oynamak sadece, kimin kazandığı önemli değil. Çünkü kazanma isteği sinir yapar, stres yapar. Kazandıkça da tutku yapar. Tutku ise kaybetme korkusunu getirir. Kaybetme korkusu ise çekilmez bir duygudur ve kazanma isteğiyle aynı terazidedir. Biri sağ kefededir, biri sol kefededir. Biri arttıkça diğeri azalır. Kaybetme korkusu artarsa, kazanma isteğiyle birlikte oynama isteğin de azalır. Ama kaybedecek bir şeyin yoksa, kazanma arzun tavandadır. Gözün kapalı girersin oyuna. Blöf... Yersen...

Ve kazanma arzun ne kadar fazlaysa kaybettiğinde yaşadığın şok ta o kadar büyük olur.

(Yazarın notu: O yüzden bu oyunu parayla oynamayın, hırs yapmayın, sadece bir oyun bu, oyunun keyfini kaçırmayın. Zaten bu da bir poker yazısı değildir. Bu da gerçek bir maça ası değildir. :) )

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Teknolojiye Saygı

Teknoloji karşısında çok saygılı bir milletiz biz ya. Bazen fazla saygılıyız ama...

Bunu öncelikle inşaatlarda exkavatörler çalışırken saygı duruşuna geçip çalışmayı soluksuz izleyen tören alayına bakarak anlayabilirsiniz.

Ama bugün bundan bahsetmeyeceğim sizlere, bugünün teknolojik saygınlığı, halk içinde "yeşil otobüs" diye tabir edilen, şu ultra lüks belediye otobüsleri. Ben genelde 129T'yi kullanıyorum Kozyatağı'ndan hop Beşiktaş kolay oluyor. Ama güncel Türkçe tabirimizle :p "geek" insan sınıfına girdiğim için, (Araştırı yaptım: Geekler, normal bir sosyal hayata sahip, ancak okudukları bölümler ve ilgi alanları nedeniyle normal muhabbetler yapamayan, genelde en az bir kez bilgisayar göçertmiş, veya toplamış, bir araya geldiklerinde Counter yapmaktan haz alan, okumuş adam topluluğu imiş. Türkçesi yokmuş ama bunun ne acı. Biz koyalım buna Türkçe isim, mesela Mühendis olsun. Ben niye taktım ki buna bu kadar ya, neyse. Geek yerine Geyik de diyebiliriz bence farketmez.)

Neyse, işte öyle bi insan olduğum için telefonumu kapatmam bu otobüslerde, titreşime alırım, ararlarsa da açmam.(Yaparken akıllıca geliyor da, yazınca saçma geldi şimdi) Şimdi baktım şöyle etrafa ikaz falan yok "cep telefonunuzu kapatın" falan diye, hatta önce inanamadım, o yüzden bütün ikazları okudum tek tek, tabi sağa sola dönerken sürekli, yanımdaki abi biraz kıl oldu sanırım neyse. Ama işte bu teknoloji saygısı bize de işlemiş, yaw telefonum çalıyor, açıp konuşamıyorum. Çünkü biliyorum kesinlikle açar açmaz arkalardan bir sıkıntılı amca, yada işgüzar teyze atlayacak, "Yasak yasak, kapat telefonu, bir de genç olacak..." Onlardan güç alan uydurmasyon delikanlılar da atlarlar "Kapatsana kardeşim, milletin can güvenliğiyle niye oynuyorsun"diye. Zaten kilit kelime bu, "can güvenliği". İstediğin kadar anlat sen, "ikaz yok" de, "bişey olmaz" de. "Bişey olsa hesabını sen mi verecen?" diye saçma ötesi bir serzeniş peydahlanır zaten ondan sonra. Otobüsün tüm arka ahalisi sana düşman olur, hatta inene kadar dik dik bakarlar, yolculuk mu yapıyorsun, dayak mı yiyorsun belli olmaz. Bunu bildiğim için de açmam ben telefonu çalsın dursun. İnince ararım, iki saat laf anlatamam kimseye.

Ama tabi olayın bu boyutta bir vahameti olduğunu bilmeyen Taksim yolcusu siyahi vatandaş X, benim kadar tedbirli olmayıp, pat diye açtı telefonunu, car car konuşmaya başladı. Bak ya, infaza davetiye. Tabi arkalardan sıkıntılı amcam atladı hemen, "Yasak yasak..." dedi el kol işaretleri yaparak. Sonra baktı siyahi abimiz anlamıyor, "Close close, yasak hemşerim yasak" dedi sinirli sinirli, ki yıkıldığım, yarıldığım ama belli etmediğim andı o an. Tabi X abimiz anlamamakta diretiyordu, ben amcam şimdi kalkıp sağ sol girişecek bu abiye derken, amcam kalktı gitti X şahsiyetin telefonu aldı, kapattı geri verdi. Ve sonra da insanlığa büyük bir ders vermiş olmanın huşusu içinde koltuğuna geçti. Herkeste bir beğeni, bir takdir, bravo amca eline sağlık, haddini bildirdin kendinibilmeze. :)

Bu arada, bu yeni yeşil otobüslerin en arkasındaki koltukları kaç kişilik ya? 2 tane koltuk var, biri büyük biri küçük, 2 kişi oturuyorsun, ortada boşluk kalıyor, sürekli tedirgin kalıyorsun "ulan biri gelip oturmak ister mi?" "isterse bu sıcakta sıkışık sıkışık nereye oturacak?" diye. Kazara 3 kişi oturduysan da ortadaki şahsiyetin yarısı kucağında oturuyor zaten. Şahıslara göre memnun olunabilecek bu durum ama bazen çekilmez olabiliyor. (Yok yok söylemedim bu son cümleyi ben, kayıtlardan çıkaralım :)) )

Yazı sonu şarkı önerisi, buraya kadar sıkılmadan bıkmadan okuyan sizlere çok eğlenceli bir şarkı; "Indochine - Alice Et June" Okumayanlar dinleyemeyecek. Hiç okuyanla okumayan bir olur mu dimi ama?

Salı, Ağustos 15, 2006

Okulda şiddet

Bu yazı aşırı şiddet ve olumsuz örnek olabilecek davranışlar içerdiği için 13 yaşından küçük arkadaşlarımızın okumaları sakıncalı olabilir. Okumazlarsa iyi olur, eğer üniversite falan okuyup, hatta yükses lisans yapma gibi bir hayalleri varsa bu yazıdan sonra bu hayalleri çöküntüye uğrayabilir. Ama tabiki duyarlı bir toplum ferdi olarak bunu istemeyiz. Zaten bu uyarıyı da o yüzden koyduk. Sosyal olgu. Toplumsal algı. Böbrek üstü bezlerinden salgı.

- Evlat varsa bir istediğin söyle çekinme.
- Abi C4 lazım. Biraz da para.
- Napıcan olum C4'ü? Hadi parayı anladık da.
- Abi lazım
- Oğlum öyle hop deyince C4 bulunmaz.
- Nitrogliserin de olur. Sıcaklığı 4280 dereceye çıkıyormuş biliyor muydun?
- Bilmiyordum.
- Dinamit yapımında da kullanılıyormuş biliyor muydun?
- Cık.
- Peki Alfred Nobel tarafından keşfedildiğini biliyor muydun.
- Hadi ya bilmiyordum. Neyse evlat sana ne lazım başka?
- Abi bana huzur lazım ya, ama o da sende yok.

Yarın, yani bugün, okula gidecem bakim, hocam nerelerde napıyor bensiz. Aldı tezi, telefonu falan da verdik ama hiç, insan bi arar "oğlum nerdesin, bak ben tezini okuyorum, çok beğendim, aferim, gel seni asistan alıcam yanıma" falan der, ama nerdee, yok olur mu, hiç aramaz, ille biz gidecez dolaşacaz peşinde, kapılarında sürünecez günlerce. Bulamayacaz sinir olacaz, sıcak ayrı girecek, yol parası ayrı girecek. Hiç düşünme sen bu öğrencilerini, hiiç. Ama ben şu C4'ü bulabilseydim sana gösterecektim de, neyse işte.

Yarın, yani bugün, gidicem, girecem odasına (tabi kapı kilitli değilse). Hemen yavşar, "Aa gel oğlum naber ne yaptın." "Ne yaptım, bak hocam göstereyim" dicem bende, çantayı açacam, akşamdan özenle hazırladığım odunu çıkarıp gümbedenek geçirecem alnının ortasına. Tabi önce bi afallayacak "Aıgh naptın oğlum" falan diyecek, bende "Dur hocam daha bişey yapmadım" diyerek, sürekli masasının üzerinde duran ve ne işe yaradığını 3 senedir anlayamadığım yamuk yumuk kaynak edilmiş parçaları tak tak atacam kafasına, "Ne lan bunlar böle, 3 yıldır geliyoz gidiyoz, insan bi tozunu alır şunların" dicem. "Ah ıh alırım tabi ya niye almayayım" falan diye saçmalarken, "1950 yılından kalma küflenmiş kitapların durduğu metal dolabı da üzerine devirecem. "Al" dicem "al", "öğrettiğin şeylere bak biraz, tarih öncesi devirlerden kalma bilgiler sokup duruyon kafamıza, millet ayda kaynak yapıyor, sen burda MIG - TIG kastırıyon bize." Tabi bununla da kalmayacam, çünkü o anda tam bir deşarj yaşıyor olacam, psikopatlık seviyemde yeni bir eşik değer olacak, odayı da ateşe verip, kapısına dolabın altından sızan kanlarla "Tez Konusu: Nasıl Kafayı Yedirttiler" yazacam.

Offf ya formüle bak: Enine Distorsyon(mm)= 0,16*g*tanV/2 + 0,4*G

Sorun 1: Ben bu formüldeki harflerin ne olduğunu önce anlayamadım.
Sorun 2: Anladım.
Sorun 3: Kendi yaptığım deneylerle uzaktan yakından alakası olmayan sonuçlar çıktı.
Sorun 4: Ayrıca bence bu formül yanlış. Hani bunun paso sayısı, kaynak tekniği sabiti, ısı giriş değişkeni.

Şimdi asıl sorun şu aslında, ben bunları hocaya az önce saydığım aksiyonları uygulamadan önce mi söyleyeyim, yoksa sonra mı söyleyeyim. Sonra söyleyeyim en iyisi. Çünkü önce söylersem tepemi attırır hemen, bunların hiç birini yapamadan, direkt odunla girişirim, hiç deşarj olamam, yol param da boşa gider.

Farkettim, şarkı önermesi yapmamışım ben;
"Ritchie Blackmore - Beethoven's 9th" (Difficult to Cure albümünden)

Hatta bu söylediklerimi hocaya uygularken bunu dinleyeyim diye düşündüm bir an, ama empeüçpleyır'ım olmadığı aklıma geldi sonra.

Pazartesi, Ağustos 14, 2006

Historical Grammar

Herkes gidiyor... Ne kadar çabuk...

Yitik bir hayat bizimkisi ya, ne bu böyle?

"Fully Darkened"
"Truly Blackened"
"Deeply Warmth"

Karanlıktan kormak değil aslında, neden korkayım ki karanlıktan, belkide korkarım, aydınlıktayken karanlıktan korkmam demek kolay tabi. Bilmiyorum şimdi, gece yazarım korkuyorsam eğer, ışıkları kapatıp bakarım.

Kararmaktan korkarım bak ama. Karartmalardan.

Tek gereken samimiyet şu insanoğluna, "Derin Samimiyet", "Saf İçtenlik", başka bir şey değil. Ama o zamanda budala diyorsunuz...

Araştırmalarım sonucunda "Warmth" ve "Fool" kelimelerinin 13. yüzyılda türetildiğini, "Darkened" ve "Blackened" in ise 14. yüzyılda türetildiğini öğrendim. En azından önce samimiyet varmış, sevindim. Peki karanlıkları samimiyet mi getirmiş o zaman? "Money" de 14. yüzyılda türetilmiş bir kelimeymiş. "Value" de öyleymiş.

"Love" ise 12. yüzyıldan önce... ilginç ki "Hate" de 12. yüzyıldan önce.

En önce "Aşk" ile "Nefret" varmış demek ki. Bir de "Death". Bir de "Heart". Haa bir de "Knife"

Yani o zaman, nefretin aşkı tam kalbinin üzerinden bıçaklayarak öldürmesinden sonra, samimilere budala denmeye mi başlamış ve paraya değer verdikçe herşey daha da mı kararmış?...

Pazar, Ağustos 13, 2006

Oyunumuz: Hayat

Hayat bu işte... Sırf yıkım... Hazırlanıp başlıyoruz...
Tarafını seç, şarjörlerini doldur, silahlarını kur.

http://www.youtube.com/watch?v=ujDf8TwUosQ&NR

Fonda da "Alter Bridge - Metalingus"

Kooooooooşşşşşşşşş!!! Durma sakın.

Öldürecek ne kadar çok duygu var. Hissiz ateş et. Kontrolsüz. İplerle bağlanmış kuklalar gibi birbirimizi dövüyoruz sürekli. Vazgeç. Şiddetin dayanılmaz çekiciliği gözlerimizi alsın. Unut. Sonsuz mermi lazım bana. Acı gelsin soğuk. Yankılansın boşluk. Senden olmayanı öldür, bu kadar basit. Düşünme şimdi. Sonra ağlarsın boşver. Tek bir "Head Shot" yeter, tüm bunlara. Ha ha ha! Güçlüsün, aferin. Kıs gözlerini, tut nefesini, orada işte dürbünün ucunda. Yaklaşma vuramazsın. Kar ye soğukta, nefesin buğu yapmasın. Minik bir hareket gerekli işaret parmağına. Uyuma donarsın. Ağlıyor musun?

Şu "Friendly Fire"ı kapatın!!!!

Press Fire the respawn!

Cuma, Ağustos 11, 2006

Süpernova

Bir günüm bir yılımdan uzun benim. Etrafımdaki sığlık kadar sert içimdeki katılık ve mert yolum değişmez, bazen yakın bazen uzak. Şiştim çok, süpernova olup patlamaktan korkuyorum, ama yok olmaktan değil, cüce kalmaktan. Beraberimde eritip dökeyim yakınlarımı, kalan kalsın. İçim evrene sığsın, sonra çıkıp dışardan baksın. Ne kadar kaldıysa onu göreyim yeter, fazlasını istemiyorum. Göz göz olmuş kalbim, aklımın odalarının duvarları boyanmış. Yerleri fayans kaplanmış. Kayıp düşeyim, kaybolayım. Güneş bir kere de doğsa, iki kere de doğsa farketmez. İki kere doğsun, biri senin olsun. Su da vereyim elin yanmasın. Dostlar sağolsun.

Perşembe, Ağustos 10, 2006

Liyakat

Adamcağız aslında sürekli aynı şeyi sayıklardı,
Karısı da geçmiş karşısında hep pirinç ayıklardı,
Dışarıdan baksan hayat olarak çok bayıklardı,
Muhabbet edeyim desen deryada kayıklardı.
Tiplerine baksan, görünüşte hep ayıklardı,
Sanırım fikir olarak biraz yayıklardı.
Ama hep en iyisine lâyıklardı.

Az önce yazacaktım unuttum :)

Şimdi durup dururken aklıma geldi... Geyiğim geldi sanırım :) Ee geyiği bekletmek olmaz.

Mesela, denizdesiniz, balık tutuyorsunuz. Pat, bir tane balık atlıyor oltanıza. Sizde çıkarıp denize tekrar atıyorsunuz. Şimdi bu balığın dönüp dolaşıp, tekrar oltanıza takılma ihtimali nedir?

İlk olarak bu balıkların hafızaları 6 saniye mi gerçekten onu bir araştıralım. (Araştırdım 3 - 4 saniye diyorlar, farketmez, ben 6 diyeyim.)

İki balığın şöyle bir konuşması mı oluyor mesela, tam tutulma anında...?

-Aa solucan.
-Hikmet abi nereye?
-Happ!
-Abi??
-Lan noluyo, bişey beni çekio.
-Abi sanırım bir uzay aracının çekim alanına girdin.
-Ne diyosun olum, aıgh!, gidiyom ben, hakkını helal et.
************ zııızııtt**************
(bu arada Hikmet Abi'yi balıkçı tekrar denize atar.)
-Pardon?
-Pardon?
-Kimsiniz?
-Ben Mehmet, siz?
-Ben Tarık.
-Naber Tarık?
-Aa solucan.
-Lan Tarık nereye?
-Happ!
*************zıızııt****************
(bu arada Tarık'ı balıkçı, Tarihi Eyüp Balıkçısına götürür)
-Ah ya, ulan noldu bana? Kim ya bu yanımdakiler?
-Merhaba ben Süleyman.
-Bende Şakir, tanışıyor muyuz?
-Bilmem, ben sizi ilk defa görüyorum.
-Bende sizi.
-Pardon isim neydi?
-Selami, sizin?
-Tevfik.

Ahahaha, koptum ya yazarken :)))

Depresif Depreşiş

Evet günlük, gece günlüğü, naber? Gene ben.

Uzay günlüğü, giriş bilmemkaçmilyonbilmemkaçbinbilmemkaç; Tanımlayamadığımız bir cisim mi bize doğru yaklaşıyor, yoksa biz mi ona doğru çekiliyoruz anlayamıyoruz. Tamam.

Kaç ay sonra evimizin demirbaşı bukalemunu gördüm bugün ya. Bayağıdır görmüyordum (Çok iyi kamufle oluyor sanırım, ehihi)

Bizim evimizde bir tane bukalemun var, gerçi nerden nasıl geldi bilemiyoruz ama, balkonlarda, evin dış duvarlarında falan takılıyor kendi halinde, 5 cm falan boyunda minik bişey. Ulan bir çıtırdı geldi bunu yazarken arkadan, tırstım şimdi bak. Zaten anlayamadığım şeyler oluyo öyle arasıra, cep telefonu bilgisayara dıtdırıt dıtdırıt falan yaptırıyor, arkadan çıt çıtır sesler geliyor falan, huoop noluyoruz...

Neyse, özlemişiz keratayı, bizi görünce kaçtı tabi hemen... Ama aynı bukalemun mu değil mi bilemiyorum ya, sürekli farklı geliyor bana. Belki de üçüzlerdir, ama ikiz taklidi yapıyor olabilirler, tabi o zaman dönüşümlü olarak tatil yapabilir. Mesela ben üçüz olsam, yani iki tane daha benden olsa (hiç çekilmez ya neyse) işe falan tek tek giderim. Bir gün ben giderim, öteki gün öteki gider, beriki gün de beriki gider. Ben işe gittiğim zaman, öteki ile beriki giderler tömbeki falan içerler mesela, öteki işe gittiği zaman, benle beriki gideriz bilardo oynarız, beriki işe gittiği zaman da, benle öteki playstation oynarız evde.

Fena fikir değil, kendimi klonlasam ne kadar zamanda ikinci bir ben olur? O da 25 yıl uğraşır mı ben olmak için?

Gecenin şarkısı: "White Lion - When The Children Cry"
Hüngürt :'(

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

Şizofrenikleşelim biraz :)

-Pardon?
-Efendim?
-Yok size demedim.
-Kime dediniz?
-Arkanızdakine.
-O kim?
-Bilmem, ben sadece pardon dedim, kim olduğunu sormadım, kim olduğunu merak ediyorsanız siz sorun.
-Yok etmiyorum.
-O zaman bana neden sordunuz?
-Bilmiyorum, sanırım ediyorum.
-Çabuk fikir değiştiren bir insansınız farkettiniz mi?
-Ettik.
-Kimle ettiniz?
-Ben kendim ettim.
-Ben kendim de ottum.
-Öyle mi, nerdeydiniz?
-Yeşil vadide.
-Aa bilirim orayı, yanından coşkun bir nehir akar.
-Yok akmıyor artık, sildiler onu, manzarayı bozuyormuş.
-Yaa yazık olmuş, üzüldüm.
-Nehri silmelerine mi üzüldünüz, manzarayı bozmasına mı?
-Bilmem, sanırım ben çarpık yapılaşmaya üzülüyorum.
-Ama çok alakasız.
-Evet zaten alakalı olsun diye üzülmedim.
-Alakasız mı üzülürsünüz hep?
-Şarkı dinlerken oldu birden ya.
-Bakıyorum da çok samimileştiniz, "ya" falan noluyoruz?
-Yok size demedim.
-Kime dediniz?
-Arkanızdakine.
-O kim?
-Bilmem, aa gitmiş, demin arkanızda biri vardı.
-Arkamızdakileri tanıyamayacağız hiç sanırım.
-Ben sizi de tanımıyorum ki zaten, siz kimsiniz?
-Ben yanınızdakiyim.
-Ama yanımda kimse yoktu benim.
-Yeni, geldim ben.
-Hoşgeldiniz.
-Hoşbulduk.
-İyi ki geldiniz.
-Sizde bana çok iyi geldiniz.

Salı, Ağustos 08, 2006

Seratonin

Mutlu olmak için ille de çok büyük şeyler mi gerekli? Yani ne bileyim mesela, sevdiği bir şarkıyı rastgele bir anda radyoda duyunca mutlu olamaz mı insan, yada msn'de arkadaşı "Naber lan dingil" dese gülümseyerek, sevinmez mi?

Zor mu yoksa mutlu olmak? Sevdiği şarkıyı radyoda duyunca, "niye mp3 playerim yok,hüngürt" diye hayıflanılmalı mı, yada msn'de arkadaşın "Naber lan dingil" deyince, "İyidir lan düdük" denmemeli mi? Böyle şeyler insanı mutlu etmez mi? Komik yaa. Komikse mutlu etmesi lazım. Beni ediyor valla. Tabi bana indirgemeyelim olayı şimdi. Bende hafif bi kafayı yeme obsesyonu başladığı için artık, sağlıklı sonuçlar vermiyorum analizlerde. Genel bakarsak "it's about transistors maan" "it's a music" Haydaaa, ulan olaya bak nerden ne geldi aklıma. Korn'un klibi vardı "Twisted Transistor" diye orda diyordu adam. Şarkıyı beğenmiyorlardı da böyle rap falan yapın diyorlardı bunlara, o zaman diyordu işte. Alakasız oldu zaten konuyla yaw neyse.

"A lonely life, where no one understands you"
"But don't give up, because the music do"
"Music Doo" "Music Doo"

Ne diyorduk, evet, mutluluk aslında hormonal bir kavram sanıyorum. Neydi ya seratonindi sanırım, bunun yüzünden herşey, evet biraz araştırınca öğrendim. Neyse bence seratonin bir gitar solodur, güzel bir melodidir. Birisinin, gönderdiğiniz şarkıyı sırf sizin için dinlemesidir. "Astronomy"dir, "Orion"dur.

Konuyu bağlayalım, havada kalmasın. Sosyal mesaj da lazım. Ufak mutluluklar birleşerek mutluluk nehirlerini oluştururlar. Sonra gelir birisi cart diye önüne bir baraj kurar, 9.15'ten bir şut çekersin, üst direkte patlar. Olmadı küt! kaleci atlar, apandisti patlar. Hihi... Komik oldu.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Göz

Gece başlıyor gene günlük... Yazı saatlerim geldi Karanlık çöküyor ya odaya ondan oluyor anladım ben, etrafta bir şey görmeyince, msn'de de kimseler yoksa, "yaz" diyorum, sıkıntın geçsin, zamanın çok değersiz sanki, salak.

Gecemizi aydınlatan şarkımız: "GreenDay - Boulevard of Broken Dreams"

Ben geçmiştim bu yollardan daha önce... Belli belirsiz gölgelerin arasından. Gülüyorlar mı, acıyorlar mı belli değil.

"Ali" filmini izledim geçende televizyonda, adam şey dedi, "Gözlerin görmediğine eller vuramaz" off ya lafa bak. Mühim olan gözler. Eller değil. Zaten güzellik, bakan gözdendir. Aslında kimse güzel değil sen bakmazsan.

What is The Matrix Uleeyyn?

Aslında yoksunuz, ne siz, ne görüntünüz, ne hayaliniz. Bu evler, bu yollar, bu arabalar. Hatta biz de yokuz. "What is The Matrix Uleeyyyn?" o zaman.

Matrix cidden kafamı kurcalayan bir akıl ürünüydü, hatta ikinci defa izlediğim nadir filmlerdendi. Tabi 8 defa izlediğim Rocky4'ü, 3 defa izlediğim Esaretin Bedeli'ni, sayısını hatırlamadığım Hababam Sınıfı'nı ve aklıma şu anda gelmeyen takıntı filmlerimi saymazsam. (Kendime Fikir: Takıntı olduğun filmlerin listesini çıkar. Olur abi çıkarırım.)

Baktığımız zaman herşey normal değil mi? Evler statik, arabalar dinamik, insanlar kaotik, bazıları medyatik, bazıları romantik, bazıları sentetik.

Ama varlar mı? "Varolmanın dayanılmaz ağırlığı" mıydı, öyle bir şey vardı, nerde duydum hatırlamıyorum. Olup olmamaları da aslında çok önemli değil zaten, şunu öğrendim yalnızlık insanı aldatmaz hiç. O yüzden iyi birşeydir. Ama şu da var ki, aldatılmaktan korkmak kötüdür. Peki bu bir tümevarım mıdır? Her aldatan kötü olacak diye bir kanun var mıdır? Neyse, bir dur bakayım konudan sapmaya başladım. Ulan ne konusu, konu monu yok, deli misin nesin ya.

Siyah - Beyaz olmalı dünya bence. Evet - Hayır. Doğru - Yanlış. Aradaki renklere gerek var onları kastetmiyorum, ama aradaki seçeneklere gerek yok. "Belki!" Ne demek ya "belki"? Bir şey varsa vardır, yoksa yoktur. Doğruysa doğrudur, yanlışsa yanlıştır. Kime göre doğru kime göre yanlış o da ayrı bir muamma zaten. O zaman ben şu anda yanlış bir şey söylüyorum. Muammaysa, neyin doğru neyin yanlış olduğu belli değilse, aradaki seçeneklerinde aslında ne oldukları belli olmaz ki. Böylelikle olup olmamaları gerektiğini tartışmak da ayrı bir gereksizlik olur. Öyle mi olur? Oldu bile.

Evet, kendi ortaya attığı fikri, hemen arkasından gelen cümlede çürüten bir insanın yazısını okudunuz. Allah bana akıl fikir versin. Ya tamam size de versin. Herkese versin, toptan akıllanalım, bu dünya iyice karışsın.

Ben size şarkı önereyim en iyisi; "Daft Punk - Da Funk"

Cuma, Ağustos 04, 2006

A Staronomy

Günün şarkısı "Metallica - Astronomy" pek güzel bir şarkı.

Yıldızların ışıkları bilmemkaç ışık yılı uzaktan geldiği için aslında dünyamıza geç geliyormuş. Yani biz o yıldızın bilmemkaç yıl önceki ışığını görüyormuşuz aslında. Yani ışığını gördüğümüz yıldız belki de şu anda yokmuş. Işığını göndermiş, kendisi sönmüş gitmişmiş.

Pardon? Yıldızımızın söndüğünü mü söylüyorlar? Ne çok biliyorlar değil mi? Ben istemeden hiç bir şey sönemez.

Rocky Balboa diyor ya, “Ben bitirmeden bu dövüş bitmez diye” hey yavrum ne güzel de diyor. (Bu arada yeni bir Rocky filmi varmış, merakla bekliyoruz.)

Sabaha, daha doğrusu öğlene doğru uyanırken, uyku sersemiyken, aklıma acayip güzel bir cümle gelmişti, kendi kendime uykumun arasında dedim ki “Unutma lan bunu, çok güzel bir laf oldu” diye, ama unuttum. “Meraktır aslında…” diye başlıyordu. Ya oof, hep bu karşıdaki inşaat yüzünden. Agresif ettiler beni uykumun arasında. Evin temeline beton döküyorlar sabah sabah, yani öğlen öğlen, kamyonlar gelmiş doluşmuş, gürültülerinden habitat dengem bozulmuş, egzozlarından odanın havası zehirlenmiş, düşüncelerim zaten en baştan sinirlenmiş, hayatımızın yönü kim tarafından belirlenmiş… Cüz-i irade denen bir şey var kardeşim… Kadermiş… Kader seçim yapma özgürlüğüdür. Seçersin kaderin o olur. Seçmezsin kaderin gene o olur.

Başlık Bulamadım

Sakiniz bu gece...

Gecenin şarkısı "Metallica - Mama Said"

Karmakarışık şeyler yazmak istiyorum varya aslında, hiç anlaşılmasın, okuyanların beyni bulansın, dönüp dönüp bir daha okusunlar, hiç bir şey anlamasınlar, ama anlamadıkça da yeniden okumak istesinler, okudukça da yine anlamasınlar ve anlamadıkça da yine okusunlar...

Anlarlarsa yargılarlar çünkü bir şey anlamış gibi...

Metallica'nın "Mama Said" diye şarkısı vardı, lisede falandık galiba, dün gibi hatırlıyorum klibi vardı, kovboy şapkasıyla, mor bir gömlekle ve kot pantolonla arabanın içinde gidiyordu J.Hetfield. Aslında araba duruyordu da, arabanın dışı gidiyordu. Sonunda da beyaz bir atı yularından tuta tuta götürüyordu... Ulan neler hatırlıyouz ya işe bak.

Bizim arabamız da duruyor da, yol akıp gidiyor işte altımızdan. Bari çok benzin yakmasak diyoruz ama o da olmuyor, motor almış devrini bir kere, rolantiye geçmiyor. Yayalar gelip bize çarpıyor, biz suçlu oluyoruz. Arkadan gelip kamyon vuruyor biz suçlu oluyoruz. Ama iyi de kardeşim gitmiyor ki bu araba benim suçum ne? Hem ehliyetim bile yok benim daha. Ohaaa kendi ağzımla yakalandım lan, ehliyetim bile yok, ne işim var ki bu yollarda.

Bitireceğim birazdan bu yazımı, sonra da kışım başlayacak. Baharlarım kalktı ortadan artık ya. Ben de kışı severim zaten daha çok. Üşütür soğuğu.

Yazım sıcak ve kurak, kışım da soğuk ve yağışlı. Baharlarım da eh şöyle böyle, ılık ve silik diyelim.

Çarşamba, Ağustos 02, 2006

Stop

Kalbimin şiddetli çarpıntısıyla uyandım gene...
№Ĺцуо Yª?... Duramaz mısın 2 dakka!?...

Biraz dursan diyorum... Kaydım kayıyorum.
Bunları hep sayıyorum. Alacağım ifadeni.

Tenoksikam Enjektesi, Güldürür Yan Etkisi

En sonunda şu belimi bir doktora gösterebildim nihayet. Adam da oha yani, aldı bacağımı, çeviriyor kaldırıyor falan, huoop koparacan mı abicim napıosun, çok beğendiysen vereyim git evde çevir dur sen. Adam o kadar çevirmeye gıkım çıkmadığını duyunca, gıkım çıktığını duymayınca, gıkımı çıkartmadığımı görünce, ben gıklamayınca... (oooy, böyle bir cümle kuracağım ama işte olamadı bir türlü, neyse) iyice bir kastırdı. "Aaııggghh" dedim tabi diyaframdan o zaman. Oh be rahatladım edasıyla masasına oturaraktan "Görünürde bir şeyin yok" dedi, kesin sonuç için MR gerekirmiş. Hoppala yarim yaz geldi, 150 ytl bana az geldi, çüşünüz. Doktor efendi insaflı çıktı, "Ama şimdi MR'a yok yere para harcamayın" dedi, "bu bu bu ilaçları kullanın, 15 gün içinde değişiklik olmazsa bana gelin, ben size bir 150 ytl giydireyim" dedi. Öpiim mi? Öp yavrum. "İğne mi yazayım yoksa hap mı yazayım?" diye sordu, o arada annem nedense "iğne iğne, iğne yazın doktor bey" diye tutturdu, Allalaaa, sanki kendisi yiyecek iğneleri. Doktor da iğne yazmaya pek hevesliymiş herhalde, "evet evet iğne yazalım daha iyi" dedi. Ya bana sormayacak mısınız, pardon? Neyse, nasıl olacak benim bu halet-i ruhiyem edasıyla eczaneye yollandım. Tevfik abi (Bizim eczacımız) (çüş 5 tane iğne vermiş insafsız doktor bu arada onu öğrendim orada) hazırladı ilaçları falan, "aç mısın?" dedi, "açım abi" dedim, (yemek verecek falan sandım, saf mıyım biraz ne :p) "o zaman git bişeyler ye gel vuralım iğneyi" dedi. Hönkünüz. "Olur abi" dedik tabi napıcaz, eczacı abimiz, doktor yarısı. Ooh bir 10 ytl'de ona bayıldık. Ulan eve geldim, yiyecek bişey yok. Geri gittim eczaneye, "cırt", "tık", "psss", "ınggh", "hadi geçmiş olsun" "Eyvallah abi". Abi işte öyle bitmiyor, o eczaneden bir de eve dönmesi var. Ulan gül gül yolda yürürken. Her adım atışım ayrı bi komedi, ilacın etkisi herhalde. Sinirime dokundu yaw. Her adımımda gülüyorum. Zaten adım da atamıyorum ki doğru dürüst. Bakalım geçer inşallah.

Bir de ablamın doğum günüydü bugün, iyiki doğmuş :) diyelim, her ne kadar sizi ilgilendirmese de.
Günün anlam ve önemini içeren bir şiir attırdım;
Enflamatuarımın sektesi,
Tenoksikam enjektesi,
Yamulduğumun ertesi,
Gün belirdi yan etkisi.

Salı, Ağustos 01, 2006

Deliriyormuşsunuzdur...

Nasıl ya? İşte. Yok değil. Var mı? Belki. Düş. Sanki. Duş. Hem Aş. Hem Aşçı. Oldum Tuş. Do. Mi. Do. Nisyan. Aynı Zamanda İsyan. Koşullu Şartlar Yasağı. Yaşamın Yamuk Taslağı. Yaşımın Ezik Kasnağı. Kimin Temiz Dimağı? Kimsenin. Gün Senin. Ben Benim. Sen Sensin. O Kim? Kimse.
Not: Bu yazılanlardan mantıklı bir anlam çıkarabiliyorsanız, sizde de delirgenlik belirtileri vardır, tavsiyemiz doktordur, özellikle psikologdur. Deliriyormuşsunuzdur...