Evvet günlük gecelik, senin de adını koyamadık bir türlü neyse. Geldim. Delü geldü. İki gündür üzerimde devam eden psikolojik ve fiziksel yıkım çalışmaları nihayete erdi de, kendi kendimle başbaşa kalabildim. Hemde ne kalma, anne ve baba, anneanne ve dedeyi ziyarete gittiler, köye, village yani, bu arada gecenin şarkısı "Blackmore's Night - Village on the Sand" olsun, ne zaman dönecekleri de meşgul, ne meşgulü yaw, menkul, menkul de değil, meşhur, meşru, meczup, meçhul meçhul buldum. Valla öyle dedi annem gider ayak, yeğen bizdeydi bugün, "ne zaman döneceksiniz anane?" diye sordu, "ne zaman döneceğimiz meçhul" dedi annem. Hayırlısı bakalım. Hayınlısı. Hayın. Yeğen neden bizdeydi, evet güzel soru, ablamlar iftara gelmişlerdi, yeğen efendi de, sahura kalkacam ben, ananemlerde kalıcam, diye tuturdu. İyi dedik kal bakalım, sahur vakti dayıı dayıı, ulan gene mi sen velet, sabahları vinç lazım okula giderken kaldırmak için, keyfine gelince zırt diye zıplamış uyanmış. Keyfi de ne, ananesi sucuk yapıcakmış, torun faktörü işte, bariz ya torunlar daha çok seviliyor. Öğlene kadar tut bakalım hadi madem uyandın bu kadar heveslisin. Hehe benim de aklıma geldi şimdi eskiler. Konuya da giremedim bir türlü bu arada.
Ben iyiden iyiye ameleliğe alıştım valla, oda boyadık şimdi de, teknoplast iç cephe boyası, hayal pembesi, iki kat yeterli süper kapatıyor. Altı maviydi, mavi delü, delü pembe oldu. Kendi odam değil, anne baba odası. Sağ kolum yarı hissis, boynum da eğri kaldı tavana bakmaktan bir süre. Tavan kireç, üç kat, sür sür bitmiyor. Bir boyacı tutsak, ileride ödeyeceğimiz bel ve boyun fıtığı tedavisi masrafından daha ucuza gelecekti şüphesiz, ama neyse. Bu yıkımın fiziksel boyutuydu, psikolojik boyutu ise tam bir deveran. Deveren ne demek şimdi, aklına gelen her şeyi yazıyorsun buraya sen de, sana ne ulan, blog benim değil mi, ister yazarım ister çizerim.
O kadar yorgun bitkin ve bezgin bir gecenin sabahında, ev telefonumuzun derinlerden dürülülüsüyle tek gözümü aralayıp etrafa baktım. Zırt annem bitti başımda, "okuldan hocan arıyormuş" dedi heyecanlı ve bir o kadar şaşkın bir ifadeyle, Allah Allaah, 3 senedir aramayan adam sabahın köründe niye arasın ki, bende şaşırdım bak şimdi, bu arada sabahın körü değilmiş saat 11:00'miş o arada.
-Alo, efendim hocam.
-Ben okuldan S.Y.
-(Yuh tanıdık herhalde) Buyurun hocam. (Sabah sabah rüyanızda mı gördünüz)
-Evladım şimdi biz jüri üyeleri ile konuştuk, sunum yapmana gerek yok, biz sana 3 aylık bir düzeltme verilmesini uygun gördük.
-(E, iyi b.k yediniz hocam afedersiniz) ...
-Okula gelmen lazım.
(İşte mesela şimdi bak o anda şunu diyebilmeyi isterdim çok mesela "-Hocam şimdi o elinizde tuttuğunuz tez var ya? -Evet çocuğum. -İşte o size girsin." ama diyemiyorsun. İçinde patlıyor böyle.)
Ya aslında beklemediğim birşey değildi, ama sunduktan sonra bir düzeltme verirler falan diye düşünüyordum ben, böyle uykudan kaldırılıp da, sen bunu düzelt denmez ki kardeşim. Neyse ya. Yaparız.
Şimdi mesela kalkıp yemek hazırlamam lazım kendime, ama hiç de hazırlayasım yok, bilakis yatasım uyuyasım var, ama karnım da aç, tam bir ikilemdeyim, hatta çıkmaz bile diyebiliriz buna. Şu bilgisayarın karın doyuranlarından çıkarsalar da biz de rahatlasak. O zaman "Bu bilgisayar karın doyurmaz" lafı da tariha karışmış olur. Ya da bilgisayar değil de müzik karın doyursa süper olur. Bir de lafla yürüyen peynir gemisi yapsınlar. Bir de yakından hoş gelen davul sesi çıkartsınlar. Bizim burda bir davulcu var, sahurda bir davul çalıyor, delürdün mü arkadaşım napıyorsun, arabaların alarmları çalmaya başlıyor adam geçerken gürültüden. Bu arada küçük bir anektod; eskiden, daha mahallemizdeki bütün evler tek veya iki katlıyken. Annem anlattı da dün gece, hoşuma gitti, sahura kalkıp da, yaşlı komşuların ışıklarını göremedikleri zaman, "Ay acaba Fadile teyze uyanamadı mı, ışığı yanmıyor, bişey mi oldu kadıncağıza, gidip bi bakayım" deyip gider kontrol edermiş, uyandırırmış. Hem hoşuma gitti hem de ilginç geldi, herkes tanıyormuş tabi o zaman birbirini, ki biz de biraz yetiştik o devirlere. Ama mesela şimdi her yer apartman oldu, karşımızda oturanların isimlerini bile bilmiyorum ben. Doğru söylüyorlar sanırım biraz, evlerimiz büyüdükçe yükseldikçe çevremiz biraz daha daralıyor.
Nereden nereye, iki gün yazmadın kendini kaybettin ya. Ne konu bütünlüğü var, ne giriş, ne gelişme, ne sonuç. Bak mesela çok alakasız, geçen akşam arkadaşlarla Moda İskelesinde çay falan içip muhabbet etmeye gittik, bir şeyler çekiliyordu, ya dizi ya klip neyse, cool'uz ya takılmayız öyle şeylere, geçtik en arkaya denize nazır oturduk hepberaber. Sonra gelecek iki üç arkadaş daha vardı, onları almak için iskelenin girişine çıktım, duvarın üzerine oturdum bekliyorum. İki adam ve bir kadın, yaklaştı, eğildiler büküldüler falan, böyle tanıyacak ta nerden tanıyacak falan, adam atladı en sonunda, "Ya o işte, aynı o" dedi. Bende "Yok, o ben değilim" dedim, gülüştük, kimden bahsediyorsak artık bilemiyorum. :)
Hadi yeter...