Cumartesi, Aralık 30, 2006

S.S. Blog Yazısı

Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben

Sosyal sorumlu blog örneği; Her isteyen kendi bencilliğini seçebilir...



- Saçmalıyorsun,
- Sanane be, blog benim değil mi?
- Ooo, bakıyorum sen de bencilsin, hemen benim menim.
- Ya git gece gece.
- Sıkışınca "ya git" dimi?
- Ben yatmaya gidiyorum.
- Bak hâlâ "sen" sen yatmaya gidiyorsun. Devam devam, aynen böyle git sen.
- ?
-Git... Git... Git... Git me dur ne olur sun.
- Ya git gece gece be, manyak şizofrenik iç ses.

Not:
-Şizofrenik değilim, komik geldi yazdım
-Ya ya, tabi... :)

Pazar, Aralık 24, 2006

Eski Rüya


Rüyamda su alan bir sandalın içindeydim. Tam olarak da hatırlayamıyorum aslında, hayal meyal sanki su alıyor gibi gelmişti, ama batıyor muydu batmıyor muydu onu farkedemedim. Etraf da tam seçilmiyordu zaten, duman sis falan. Yalnız mıydım onu bile farketmedim. Karanlıktı biraz da. Zorluyorum şimdi hatırlayayım diye, ama olmuyor. Korkup korkmadığımı düşünüyorum, korkmamıştım herhalde. Korksam hatırlardım gibi geliyor çünkü. Sonra bir otobüste gördüm kendimi, yani kendimi görmedim tabi, etrafı gördüm, gören ben olduğuma göre otobüste olmalıydım, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşla birlikteydik. Dün msn'de konuşmuştuk belki ondan olabilir. Belediye otobüsüydü sanırım bize gidiyorduk, minibüs yolundan Bostancı'dan geçerken kaç sene önce beraber çalıştığımız bir arkadaş vardı onu gördüm, yolda yürüyordu yalnız başına. Otobüste ayakta duruyorduk biz, sonra bir durakta herkes akın akın otobüse dolmaya başladı. Bütün kapılardan insanlar giriyordu. Acayip bir sıkışıklık oldu. Biz en önde kaldık, hani eski ikarus otobüslerin ön kapısında bir yer vardır ya, orada. Sonra her durakta biraz biraz azalmaya başladı binenler. Otobüstekiler de inmeye başladı. Sonra otobüs bir arabalı vapura girdi. Eve götüreceğini sandığım otobüsün arabalı vapura girmesine hiç şaşırmadım ama. O arada kimse kalmadı etrafımda, otobüs de gitti. Vapurda kaldım öyle. Sonra vapur sanki su alıyor gibi geldi. Tam olarak da hatırlayamıyorum aslında, hayal meyal sanki su alıyor gibi gelmişti, ama batıyor muydu batmıyor muydu onu farkedemedim. Etraf da tam seçilmiyordu zaten, duman sis falan. Yalnız mıydım onu bile farketmedim. Karanlıktı biraz da. Zorluyorum şimdi hatırlayayım diye, ama olmuyor. Korkup korkmadığımı düşünüyorum, korkmamıştım herhalde. Korksam hatırlardım gibi geliyor çünkü.

Salı, Aralık 19, 2006

Paragraf

Şimdi bir duralım...

Herkesin -teoride korsana karşı olduğu halde- kullandığı dosya paylaşım programlarından bu şarkıyı bulalım, Yuğtub'dan da bulabiliriz, "Bertuğ Cemil - Ben Hiç Sevemem". Evet farkındayım hiç şarkıcı ismi yok bu arkadaşta, ama işte her zamanki dış görünüşe göre karar verme takıntılarınızdan kurtulmalısınız, hem bu sizin için de iyi bir başlangıç olur, önyargılarınızdan kurtulmaya buradan başlarsınız. Neyse, zaten "Ne diyor lan bu dingil" deyip çoktan kapatmış da olabilirsiniz bu sayfayı, öyleyse basıp gidin zaten. Sizle işim olmaz, ki kimseyle bir işim yok zaten benim. Neyse. Ne diyorduk. Evet, şimdi bir duralım...

Kapıdan çıktın...

Zor şeyler bunlar, öyle aklı bir karış havada insanların kolay kolay yapacağı şeyler değil. Her kim olursa olsun, herkesin muhakkak acımış bir yerleri vardır. Doğduğun an popona vururlar, nefes al da yaşamaya başla diye, çocukken düşersin oran buran çizilir kanar, üflerler geçer. Biraz ters düştüysen oran buran yarılır, (Ki bu yarık konuları benim özel ihtisas alanıma girer, çok iyi bilirim bir yerlerimi yarıp gidip hastane acillerinde dikiş diktirmeyi. Teğel atmayı doktorlardan öğrendim denebilir.) Sokakta büyüdüysen hava kararmadan eve gelmiyorsan annenden şaplak yersin yine popona. Sonra fiziki acıların azalmaya başlarken başka tür acıların artmaya başlar, "keşke büyümeseydim de sokaklarda oynasaydım akşam ezanına kadar" dedirtecek kadar zorlaşmaya başlar hayat senin için. (Bak iki kere kadar kullandım, ama şimdi cümlenin doğru kurulmuş yapısını tam bulamıyorum kalsın böyle.) Üfleyince geçmeyen bu tür acılar küflenir gene geçmez.

Ol.maz.maz... Ol.maz.maz...

Ne kadar uğraşsan da şu kapuskayı sevemezsin. Kapuska da beni sevmiyor zaten. Ebegümeci de ekşi gelir hep, sanki değilmiş gibi bir de limon sıkılıp yenir. En çok köfte patates'i seversin, ama en az da onu yersin. Pahalıdır kıyma çünkü. O yüzden bu ikili bazen ayrılır, patates yersin sadece. Küçük kardeşin vardır mesela, son kalan köfteyi ona vermek zorundasındır. Ya da zaten az vardır, o yüzden sen ıspanak yersin. Ama o zaman laf etmezsin, çünkü kardeşin yiyordur, mutlusundur. Ya da kardeşin yoktur (benim gibi) ama ailede küçükler vardır, kardeş gibisindir, aynı şeydir, değişen bir şey olmaz maz dır...

Ne çabuk bıktın...

Hayat bıktırır bazen, aynı kısır döngü olduğunu farkettiğin zamanlarda. Bakarsın ki, dün de aynıydı, önceki gün de, önceki gün de, önceki gün de. Ulan dersin sonraki günler de mi böyle olacak? Sonra olmadığını görünce topallarsın kendini. "Topallarsın değil toparlarsın olacaktı". "Yok ya, çok biliyon." Çünkü hayat kaotiktir. Yarın, tamamen bugüne bağlı değildir. Kendi bağımsız değişkenleri vardır her günün. Neyse. Halbuki oynamayı çok severdim ben sokakta arkadaşlarla, gelmezdim eve. Ama önce onlar gittiler mahalleden, ben gitmedim. Onlar yarım bıraktı oyunu. Ama hep bu müteahhitler yüzünden oldu bunlar. Yıktılar bütün arkadaşlarımın evlerini, yerlerine apartmanlar diktiler. Sonra onlar da taşındılar, bir daha da dönmediler. Zaten biz de büyümüştük, sokakta oynamıyorduk artık. Oyunlar da artık eskisi kadar masum değildi zaten. Biz oynamayı seviyorduk, çocuktuk hâlâ, ama işte oyuncak kavramı değişmişti kimilerinin. Neyse.

Ya bu arada çok alakasız olacak ama ben bu Hacker Ana'ya acayip gıcık oluyorum. :)

Perşembe, Aralık 14, 2006

Başlıksız Yazı


Sabırlı bekleyiş...

Ben bu fotoğraf için uzun bir yazı hazırlamıştım aslında. Ama sonra baktım da, hiç gerek yok uzun uzun süslü kelimelerle resmi anlamaya çalışmaya. Ben anlayacağımı anladım. Herkes istediğini anlamakta özgür.

(Not: Hamburgerci'de yemek yerken yanımda durup bana bakan kedinin resmidir.)

Salı, Aralık 12, 2006

Net


Döndükçe içeri çeken bir hayat döngüsü olmasaydı da, sadece saati gösteren bir cisim olsaydı zaman.

Ya da,

Kandıkça ileri giden lâkayıt bir süngü olmasaydı da, sadece zamana bağlayan ince bir sicim olsaydı hayat.

Ya da, bu şarkılar bu kadar net olmasaydı...




Olmaz mıydı?
Yani böye olsa tam süper olurdu...

Yedek Parça

Sevgili günlük...

Kolumdaki yanık izi yavaş yavaş geçmeye başladı ama sanırım izi kalacak, valla sorma tüm orjinalliğim bozuldu.

- Anneee! Yedek parçamı nereden bulabiliriz benim?
- Ne diyorsun evladım?
- Orjinal olması lazım, sonra uyumsuz çıkıyor, alerji yapıyor, uğraş dur. Montajı da zor oluyor hem, standardizasyonu yok yan sanayi malların. Bünye kabul etmiyor. Spesifikasyonlarına da bakmak lazım. Özellikle Çin'den gelenlere çok dikkat etmeli, kutuda başka şey yazıyor, içinden başka şey çıkıyor. Zaten ne yazdığı da okunmuyor. Yani mesela denemeden almamak lazım, çünkü muhakkak bir yerinde bir arızası oluyor, alınan mal da geri verilmiyor, yine sana kalıyor, elinde patlıyor. Vergi iadesi için fiş toplamayı da kaldırıyorlar yakında o yüzden fiş de vermez bunlar bana, ispat da edemem nereden aldığımı, dikkat etmek lazım. Şimdi düşünecek olursan ortalama bir boya sahibim, sanırım o kadar da çok zor olmaz yedek parçalarımın bulunması. Sonuçta arz talep meselesi bu işler biraz. Arz her zaman talebe göre belirlenir. Misal ayakkabıcılar, 41 - 42 numara ayakkabıları daha çok bulundururlar dükkanlarında, neden, çünkü 41 - 42 numara giyen insanlar daha çoktur. Ama son zamanlarda, bu yeni nesil biraz iriymiş, 44 - 45 de fazlalaşmaya başlamış diyorlar. Valla ben Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yalancısıyım, bilemeyeceğim. Bu Devlet İstatistik Enstitüsü'nün kısaltması da "die" oluyor ya.

Yerliyim sonuçta, kolay bulunur herhalde. Hem kolay bulunur, hem de ucuzdur. Sorun yok yani, istediğiniz kadar kırabilirsiniz...

Not: H sonunda monitörünü yaptırdı, hani şu msn saçmalamaları yaptığımız H, evet. Adam gelir gelmez geldiğini belli etti; :)

H: abi napıyon
C: yazı yazıom neden ki
H: bloga mı
C: yok duvarlara

Pazartesi, Aralık 11, 2006

Takıntılı Yürüyüş

15 dakikalık ufak yürüyüşüm sırasında gene garip garip şeyler gördüm, var mıydılar ya da bana mı öyle geldiler bilmiyorum ama neyse zaten çok da önemli değil.

Mesela balıkçının tezgahında hiyerarşik olarak dizilmiş balıklar çok garipti, yanyana ve boy sırasına dizilmişlerdi, saf düzeni içinde alınmayı bekliyorlardı. Mutlu gibi görünüyorlardı kendilerini aydınlatan spot ışıklar altında, sanki denizden kendi istekleriyle çıkmışlar da parlak derilerini tezgahta sergilemek için can atıyor gibiydiler. Canlarını vermişlerdi oysa ki çoktan. Tavanda gırtlağından giren çengel burnundan çıkmış halde asılı duran dev balığın hissiyatını ise çözemedim. Ağzı açık kalmıştı, şaşkınlıktan olsa gerek. Ya da hayal kırıklığından.

Yürürken yanımdan geçen kadın, takribi 7 yaşlarındaki çocuğuna, "Bir daha çikolata yiyemeyeceksin!" dedi. Çocuk korkudan "Niye?" bile diyemedi. Geçip gittiler yanımdan. İyiki de gittiler, üzüldüm çocuğa. Umarım kadın yaptığı hatayı anlar. Neyse.

Yumurta toptancısı var burada bir tane, önünde ise horoz heykeli var iki tane, yani en azından birisi tavuk olamaz mıydı? Sonuçta bu yumurtayı beraber yapmıyorlar mı?

Marketin önünde ekmek kırıntılarını yemeye çalışan güvercin o kadar yaklaşmama rağmen kaçıp uçmadı, açlık böyle bir şey olsa gerek.

Eve geldim kimse yok, nerede bu millet ya?

Başka


Başkalaşım kayalarıyız alaşımsız.
Laçkalaşan hayatların maşalarıyız.
Aşağı tükürsen bıyık, yukarı tükürsen sakal.
Ters duruyoruz demek ki, ondan.

Bayat akışkanlarıyız, kanallarında
Tahrifat yapılan damarların.
Al işte, debi düşüyor sonunda,
İlerilerde, hayat sıvımızın son allarında.








Önerilen Şarkı: "In Flames - Jester Script Transfigured"

Pazar, Aralık 10, 2006

Harharyas

Niye sırıtıyorsunuz?

Avcı olan hayvanların, insanlar tarafında avlanmasını kabul edemiyorum... (Balık tutmaktan bahsetmiyorum açıklamak isterim) Bu tip resimleri görünce ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Ne yani, ne yaptığının farkında mı bu insanlar? Bravo tebrikler, olağanüstü bir canlıyı katletmişsiniz, kendinizle gurur duyuyor olmanız gerekir...

Köpekbalıklarına ve kedilere karşı zaafım var benim.

Bu bana biraz haysiyetsizce geliyor, ne yaptınız şimdi, oltaya palamutları geçirip saldınız denize, beklemeye başladınız yüzbin dolarlık teknenizde, çok sıcak değil mi ya of içecek bir şeyler getirin, bekle bekle can sıkıntısı, biraz müzik falan, ne dinlersiniz onu da bilmem, "Aha" dediniz hırsla ve kendinizden güçlü bir canlıyı avlayacak olmanın telâşıyla, "Vurdu." Ama tabi çok uğraştınız yaa tekneye çekmek için, çok direndi değil mi hayvan yoruldunuz çok. Hakettiniz bu gururu, bravo size... Torunlarınıza gösterirsiniz,
- Bak evlat, denizlerin en korkunç canavarını avlamıştık ninenle. Öldürdük onu...
- İyi b.k yediniz dede...

Bir çok türünün nesli tehlikede olan köpekbalıklarına saygı duyuyorum, korkuyor muyum, evet korkuyorum. Ama bilmiyorum ya bazı insanlar hayatlarını tehlikeye atıp bu hayvanların sayısını çoğaltmaya çalışırken, kendini bilmez gösteriş budalası insanların, sırf yüzgeçleri için (ve Bak işte köpekbalığı avladım ben demek için) köpekbalığı avlamasını kabul edemeyeceğim sanırım hiç bir zaman.

Bilmiyorum bana gerizekalı da diyebilirsiniz, ama istakoz da yiyemem. Kim ne derse desin, canlı canlı haşlanarak pişirilen bir hayvanı yiyemem ben. İsteyen ne yerse yesin ilgilenmem.
- Acı duymazlar ki, onların duyargaları yok ama...
- Olsun banane.

Öyle işte... Şarkı, "Dark Tranquillity - Fabric"

Cumartesi, Aralık 09, 2006

Ehlileştirilmiş Buz


Önce kalıplara sokuyorlar,
Sonra direncin kırılıncaya kadar bekletiyorlar,
Sonra iyice olunca seni bilmediğin sıvıların içine atıyorlar.
Sen eriyip kaybolurken onlar zevk alıyorlar...
Ehlileştiriyorlar bizi...
Alıştırıyorlar...

Kar yağsın artık ya...

Çarşamba, Aralık 06, 2006

Kaotik Sirkülasyon


Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir organizmayım ben.
Dönüp dönüp bir yerlerde durulamayan aynı dolaşık beden.
Neden dersen,
Bilmem.

("Circles" şarkısını bu yazıma armağan ediyorum...)
(Deprasyöndeyim...)
(Yok daha neler?)
(Var daha bişeyler...)
("They came a sunny day" derken mesela çok hoş.)
(Geldiler gene bana...)

Sibirya Sirki

Evet günlük, benim "In Flames" manyaklığıma gem vuran bir grup buldum nihayet. Gerçi vokal aynı ama grup farklı, olsun. "Passenger". Bilenler bilmeyenlere anlatır, hiç uğraşamam şimdi, zaten yorgunum çok. Yorulmaktan öte bu polietilen ve akrilik dumanı solumaktan sanırım yakında hasta olacağım, bir de dibenzoil tozu yutuyoruz sürekli. Dibenzoil, polyester macunu sertleştirmek için arasına katılan bir madde. Daha sonra kalıplara bu macunla yama yapıldıktan sonra zımparalama işlemi sırasında etrafa yayılan toz zerrecikleri sanırım direkt akciğerlerime yapışıyor. Kan vasıtasıyla da kalbime kadar ulaşıyor olabilir. Belki sertleşir biraz da ben de kurtulurum. Yazık ya, insanlar cidden zor şartlarda çalışıyorlar.

Bizim evimiz 10 yıl öncesine kadar falan sobalıydı, ya da 15 tam hatırlamıyorum.

- Annee, biz ne zaman kalorifer döşettik?
- Duyamıyorum şunun sesini kıs biraz.
- Biz ne zaman kalorifer döşettik?
- Orada bağırma gel yanıma söyle mutfaktayım.
- Ya neyse, çok da önemli değil zaten.

Evet o zamanlar, ki daha torba kömür denen şey icat edilmemişti, ya da bizim mahalleye uğramamıştı. Biz kamyonlarla linyit kömürünü yığardık bahçe kapısının önüne. Kamyonlarla deyince sanki bütün Soma'yı toplatıp gelmişiz gibi oldu, bir kamyon işte neyse.Koca koca parçalar halinde dangur dungur paldır küldür kamyon döker giderdi, ulan bir dur yardım et öküz arabası. Neyse tabi, adamın işi değil o gerçi, zaten kimse işinden bir damla fazlasını yapmaz o da ayrı bir konu, neyse efendim, ellerimizde baltalar, el arabaları, biz gideriz ormana hey ormana. Kır babam kır. Kır babam kır. Biraz da yapıştırmaya uğraşılsa olmaz mı? Sabah kendi renginde olan el arabası, akşam iş bittiğinde kapkara olurdu, sanki biz olmazdık. Rengi ayrı, tozu apayrı. Partiküller saçılırdı her bir tarafımıza. Koca koca linyit bloklarını baltalarla yıkardık. Yık babam yık, yık babam yık. Biraz da yapmaya uğraşılsa olmaz mı? Ne zor olurdu kömür karasını vücudumuzdan çıkarmak. Neyse ya, nereden geldim ben bu konuya? Lan bir yere girmedin ki ordan gelesin, deli misin? Ama başladım yazmaya ben? Başladın ama daha bişey yazmadın. Bak gene "yayımlamadın, yayımlamazsan yazmış sayılmazsın" geyiğini yapacaksan hiç başlama. Hadi lan uğraşamam senle. Sonradan torba kömür diye bir şey icat ettiler, güzel bir icat, en çok ben sevindim herhalde kömürlerin ufak parçalar halinde torbalarda taşınmasına. Sibirya olması lazımdı, yoksa ısıtmazdı, bir de çevreyi kirletirdi Sibirya olmazsa. Lan salak mısınız, kömür işte, hepsi kirletiyor çevreyi ne farkeder? Biri çok kirletiyor, biri az kirletiyor. Ee sonuçta bu çevre kirlenmiyor mu? Kirleniyor. Kim temizleyecek bunları? Biraz da temizlemeye uğraşılsa ya? Mesela dökümcülük, gelişmiş ülkeler bu işi bırakalı yıllar oldu geçti, yüzyıllar olacak neredeyse, döküm işlerini sanayisini geliştirmekte olan ülkelere yaptırıyorlar, niye, pis iş çünkü. Pisişik bir durum aslında, alakasız alakasız yazıyorum gene. Hızlı ve öfkeli diye film var ya çok sevildi, yavaş ve sakin diye bir film çevrilse kimse sevmeyecek mi? Hayko Cepkin diye biri var, Benim sakin olmam lazım mı ne öyle bir şarkısı var, ol, bize niye söylüyorsun ki bunu, benim de sakin olmam lazım, bak ben millete benim sakin olmam lazım diye söylüyor muyum? Ayrıca benim cidden sakin olmam lazım, aa ben size hocaların bana 3 ay uzatma düzeltme verdiğini söylemiş miydim? Söylemediysem söyleyeyim, ne işinize yarayacaksa? Ocak ayına kadar yeniden deney yapmam lazım, durdum durdum da en sıkışık zamanımda iş buldum, ben salağım biraz salaak. Otursana evinde. Arkadaş işte, kıramadık, tamam dedik, hay dilim kopsaydı. Ya bakacam eğer olmuyorsa, "Patron" diyeceğim "Bana eyvallah". "Ya biliyorum sizin için çok zor olacak, bensiz bu işyeri yürümez. Ama işte olacak şeylerin önüne geçilmiyor hayatta. Kusura bakma patron..."

"Circus" diye şarkı var. Kimden mi, tabi ki Passenger'dan. Ahanda koyacağım zaten buraya. İsteyen dinlesin. Güzel şarkı. Ya ben güzel şarkı diyorum da, bana göre güzel tabi. Beğenen beğenir, beğenmeyen dinlemesin.


Circus'u bilmeyen var mı? Celcius değil bee, Circus circus. Circumstances de değil be ne alakası var? Circus. Sirk ulan sirk. Her şeyi de açıklattırmayın, iyi ki "Cicus" değilmiş. Bazen düşünüyorum keşke sirkte çalışan bir dublör olsaydım. En azından altlarında ağ var. Sirkte çalışan dublör ne demek lan? Onun adı akrobat. Hehe, her neyse işte...

Amaağn, karnım aç zaten, canım da sıkkın, ne dediğimi de bilmiyorum aslında pek. O yüzden buraya kadar okuyup da, "ne dio lan bu" dediyseniz özür dilerim, yaklaşık bir 5 dakikanızı benim için harcamış oldunuz, size 5 dakika borçluyum. Şarkıyı da dinlediyseniz 4:17 de oradan, ooh. Vaktim olunca öderim artık. Zaten kimlere neler borçlu değilim ki, sıraya siz de girin n'olacak... Ayırca son not: Kombi taktırdık diye eski güzel sobamızdan vazgeçecek kadar da vefasız değiliz. Hâlâ ara sıra yakarız sobamızı, kestane falan yaparız üzerinde, çay demleriz mutfağa gitmek zor gelir diye...

Açıklamalar;
18 üstü vatandaşlar, bu blogda yazanları okuyup da hayatınıza buna göre yön vermeye kalkmayın sakın.
18 - 13 arası genç vatandaşlar, bu blogda yazanları okuyup da okuldan falan soğumayın, okul iyidir, ama çok da fazla alttan alınmaz.
13 aşağısı vatandaşlar, bu blogda yazılanları okuyup da ne yapacaksınız? Ne işiniz var burada, hadi bakayım, go go go. Gidin oyun oynayın. Misket oynayın mesela, bilir misiniz bilmem? Bizim yeğene öğrettim ben misket oynamayı yutar hepinizi haberiniz olsun... Hadi bakim, güldüğüme bakmayın, görmeyeyim bir daha buralarda.

Pazar, Aralık 03, 2006

I Die Reverse

Aaaaaaaaaaaaaaaaaeooooooowwwwwwwwwwwwwwwww!!!!!!!!!!!!

Lan delü günlük, delürdüm bugün. Ama mutlu bir delülük.

Bütün şarkılarım sırayla inmeye başladı... Günlük bak sana şarkı, içimden koptu... "Passenger - Carnival Diaries" Etobur musun sen? Obur olmak iyi bir şey değil ama biliyorsun değil mi? İnsanın iradesi irdelenmesi gereken bir konu. Saçmalama lan, etoburla ne alakası var? Etobur mu demek o? Karnaval demek. Karnaval günlükleri. Naval Shipyard vardı Red Alert'te, çok severdim yapmayı. Hemen bir deniz kenarı bulur Naval Shipyard yapardım. Gemi basardım habire. Bir de Shephard vardı, Half Life'da. 5'in 1'i ile gezerdi arkamda, korur kollardı beni, sağolsun herşey için. "Cover me Shephard!! Coveeer!!" Uuuuuuuaaaoww... Gowww!!! Daha deli şarkı, "Passenger - In Reverse". İçinde iç halinde evde içeride içeri yerinde içeriye. Yeaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaawwwwwaww!!! Düşerken de görmek lazım bazen, görürken de bakmak, düşmek iyidir derler de kalkamazsan değildir. Kaldırmazlar zaten. Kim kimi kaldırmış şimdiye kadar düştüğü yerden? Kaldırmaya çalışanlar da menfaat düşkünü, düşkünden menfaat bekleyecek kadar düşmüş. Geriye doğru gider derler bu aklın odaları, hatırlamaktan beter unutmamak. Uyansan, düşmüş desen? Ya da, düşmüş desen de kaldırmasan? Düş müymüş? Düşmemiş mi? Desen de demesen de gördüğün desen aynı aslında. Gördüm desen? İçinden geldiği gibi tutulan. Dışından gittiği gibi bırakılan. Dışın dıkşın. İçin ikşin. İçtiğin iksirin kıymeti, aldığın tadın merhameti. Haşmeti gördüğün kördüğümün çözümü, düğme deliğinin örülmüş beşgeni. Dışında kış halinde evde dışarıda dışarı yerinde dışarıya. Yazım hiç bir kanala uygun değil diye kaç kere daha söylemem gerekiyor ya da yazmam? Nezaket yapma bana, "yazınız hangi kanala uygun?"muş. Yazımız böyle bizim. Ya da yazgımız. Bir de soru işaretiymiş, soru olduğunu anlayalım diye. Anlayamazsak ne olur? Anlamak zorunda mıyım ulan ben sizi? Neden, merhamet bizden mi beklenmeli hep. Masum bir merhamet çocuğun gözündeki. Şarkı "Passenger - I Die Slowly" Bitirdikçe büyüyen göz bebekleri karardıkça daha çok gören karanlıkta. İstediği görmek Aralık'tan Kasım'a. Biraz da büyümek bitirmeden. Aralıktan bakan çekingen tek göz korkmuş. Aralıktan kaçan çekirgen tek kez zıplamış. İkiüçdörtbeşaltıyedisekizdokuzbir. Dörtyediüçikibeşdokuzaltıbirsekiz. Altı üstü yedi, altı altı beş. Bitireceğim de sonuca bağlayamadım, neyse ya zaten gelişme de yoktu, giriş de...

Hadi iyi geceler...

Cuma, Aralık 01, 2006

Cümle Endişeli Saydam Bakışlar


Elde olan tamamen zaaflı bir zarfken, daima tek okunuşlu bir kaç harften, gerçek yerçekiminin ifadesinin de etkisiyle, zaafsızlığın adlı büyük boşluğa düşmek üzereyim, öteki benin bu teki kimin bilemeden.

Ya da silemeden yaptığım boyanın duvardaki yanık izini, annem dövsün o arada kızının dizini. Tahta kapılı evin bahçe kapısındaki köpek kulubesinin anfisi, saat olsun her sabah sesi. Beni ıslatan şekilli su birikintisi, çarpıntılanıp boğsun bir kaşıkta nefesi.

Ya da ensesi olsun gördüğüm, kördüğüm çıkan nefesi tütsülensin. Ne sesim, ne de nefesim çıksın, dıkşın, düşerken artan bir ivmeyle azalırken yüksekliğim, yanımdan akan hava kabarcıklarının çarpıntısı dolsun yüzüme gözüme.

Ne kadar yüksekteyim bilemeden yazıyorum zaten bu satırları, ya 500 ya 600. Toplasan sağdan soldan 10 saniyem falan daha var O'ndan sonra... Cümle endişeli saydam bakışlara aydan bakan ben, niye uyumuyorum hâlâ bilemiyorum. Uykusuz gecelerimi özledim gibi şimdiden.

Bitiriş "In Flames - Strong and Smart" olsun bugünlük.

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Robust


Okyanusta zıplayan bir yengeç işte.

Papa Roach'la başlıyoruz bugün günlük. "Not Listening" dinliyoruz şu anda. Ama olmaz ki, anlamak istiyorsan önce dinlemeyi öğrenmen gerekmez mi? Prezantabl olmak yetmez, biraz da rantabl olmak lazım. Tee hatırlarım lisans yıllarından, robust tasarım diye bir laf atmıştı, içeriye giren kıza "Misis kıloz dı dor" deyip, ingilizce konuştuğunu zanneden profesörümsü hocam. "Çüş" demiştik, "Ne dedi kıza." Hop hocaya çüş denmez. Ne denir? Mister and Missis Brown ingilizcesi işte. Gencecik kızı evlendirdi iki dakikada. Gel bu adamın dersini dinle ondan sonra sen. Hey gidi hey, dönem boyunca ne anlattığını da hiç anlamamıştım zaten, biz genelde onun dersinde F'le maniler yazardık geyik muhabbetine. Gel, al tepegözü koy asetatları, oku dur. O okur dururdu, biz kudururduk. Kudurmak derken sinirden o ayrı. Saygı çerçevesine varak işlerdik altından. Bir şeye de evreka diye bağırtamadın ya bizi neyse. Elektrikler gitti ders iptal, alın fotokopileri evde okuyun. Kiradan çok tutardı fotokopi paraları. Derse bak. Artis, tepegözü de bir taneymiş kimsede yokmuş böylesi, bilmem kaç lümen ışırmış. Havalara bak. Sen de ışısan ya biraz, bir tepegöz kadar olamadın dönem boyunca. Şarkı değişti, "The Wake - Darkness of Mine" oldu.

"Çocuklar sınav sayfa 92'ye kadar." "Ne?.." Sadece 92 sayfadan sorumlu olmanın dayanılmaz hafifliğini mi yaşayayım, yoksa zaten anlamadığım şeyleri niye okuyup durduğumu mu düşüneyim. Ne işe yaradığını görmediğim şeyleri ezberlesem ne olacakki pardon? Unutmayacak mıyım 5 gün sonra zaten? Robust da robust. Ulan robust robust, ne robustu, sağlam dayanıklı işte. Türkçen yok mu senin? Sayenizde öğrendim zaten robust olmayı sağolun varolun. Sınıfın çalışkanlarından sayarlardı beni. Ama çalışmazdım ben çok, yatarak geçtiğimi söylerlerdi, niyeyse, hiç bir hocayla yatmadım halbuki şimdiye kadar. Annem hep sorardı "Sen nasıl geçtin oğlum bu derslerini, ders çalışırken görmedim ki ben seni hiç?" Artık o da vazgeçti sormaktan. Hehe demek ki valla bir de ders çalışsam neler olacakmış. Şarkı değişti, "Banana Way" oldu hani şu Capoeira, zıppıdı zıppıdı dans mı ediyorlar kavga mı ediyorlar birbirine karışan bir dövüş sanatı var ya, onun müziği. Capoeira, Brezilyadaki ormanların içindeki ağaçsız alanlara verilen isimmiş, Brezilya Portekizce'sinden gelirmiş. Çok lazımdı valla sağol.

Şarkı değişti "Deep Purple - A Twist In The Tale" oldu. Oldu oldu, hikayede bir değişiklik oldu bir anda. Planlarım değişti, planaryalarım planör pilotu oldu. Ama It's all right. Ok. All right reserved. Galiba özlüyorum zümrüt denizlerin enginlerini.

Hani demiş ya birisi, kimse kim, çok da ilgilenmiyorum kim olduğuyla, "Hayat bazen acımasız bir öğretmendir, önce sınavı yapar, sonra dersi verir" diye. Heh. Aman doğru da olsa farketmez yanlış da olsa farketmez. Ne yani, notla mı korkutacaksınız bizi?

Eve geldim, aslında geldiğimden beri de aynı şarkıyı dinliyorum, ahanda alttan birinci üstten üçüncü yandan yancı. Tavsiye edilir... "Blackmore's Night - St. Teresa" Bu yazıyı aslında daha önce yazmıştım, o saydığım şarkıları da daha önce dinlemiştim. İyi de bundan size ne ki? Ne bileyim sorumlu hissettim kendimi birden. Bence sorumlu değil sorunlusun sen. Olabilir.

Pazartesi, Kasım 27, 2006

Mental Delüsyon

Bak...

Halüsinasyonal bir vizyona sahibim işte.
Biraz misyonal, biraz da mental delütif.
Her yerde gülen suratlar görmem de ondan sanırım.
Ya deliliğimden, ya da aptallığımdan.

Ya da nasyonal bir entegrasyona sahibim.
Biraz rasyonel, biraz da varsayımsal primitif.
Hiç bir yerde mutlu olamamam da ondan sanırım.
Ya kabullenemeyişimden, ya da aptallığımdan.

Nosyonal bir empresyona da girmiş olabilirim.
Biraz depresyonal, biraz da portatif.
Bazen bazı şeyleri beğenmem de ondan sanırım.
Ya memnuniyetimden, ya da aptallığımdan.

Şarkı... Värmlandsvisan... Yanda alttaki...

Pazar, Kasım 26, 2006

ReÇin'eSizTahta

Aslında şu anda hiç bir şey yazasım yok. Hiç bir şey yapmayı istememek kötü bir şey olsa gerek diye düşünüyor olduğumu sanıyorum. Akıl takılması yaşıyorum gibi bir şey de diyebiliriz. Akılda kalması zor. Âtıl kapasite planlamasının gerekli olduğu kadar gerekli, ihtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağı kadar gereksiz. Süreksiz bir geri dönüşüm kadar materyalist, küreksiz bir kayık kadar isteksiz. Rüzgara bırakmaya meyilliyken kendini, fırtınada omurgasını çatlatmış, tam batmak üzereyken denizciler tarafından bulunup karaya bırakılmış, niyeyse? Suzuz kalmış deniz kenarında, bordasını dalgalar severken, içi ilk defa kumları görmüş. Biraz da korkmuş, öyle ufka bakarken dümeni. Uzun zamandır bu vaziyette olduğunu anlamak için üzerindeki yosunlara bakmak yeterli. Borda Bordo'danmış, sepya da mürekkep balığından. Önemli mi? Yoo. Az önce öğrendim. Ne işime yaradı. Şu an için hiç. Belki ilerde yarar. Zararı çoktur kişinin zaafa bakılmaz. Kalorisi azdır yağ yapmaz. Batsa ne olurdu ki sanki, mercanlara resif imkanı belki. Ya da yüzen tahtalarını bulan ihtiyar balıkçının iki akşamlık yakıtı, üzerinde balık pişirdiği. Reçineleri hâlâ duruyorsa bayağı da ısıtır, çıtır çıtır. Neyse, ne diyorduk, heh evet, aslında şu anda hiç bir şey yazasım yok. Hiç bir şey yapmayı istememek kötü bir şey olsa gerek diye düşünüyor olduğumu sanıyorum. Akıl takılması yaşıyorum gibi bir şey de diyebiliriz. Akılda kalması zor. O zaman yazalım. Yazarak çalışırdım ben sınavlara bir gün önceden, çok dediler, zamanında, günü gününe çalış diye. Günüm günüme uymuyorki, günü gününe çalışayım. Zararını görmedim değil. Gördüm. Kördüm o zamanlar. Zararını gördüm. Faydasını göremedim. Bir keresinde kitap üzerinde uyuyakalmıştım, vay be ne günlerdi, bir daha da hiç kitap üzerinde uyuklamadım. Bir keresinde de çok uykum vardı, saati 04:00'e kurup 09:00'daki sınava 5 saat çalışsam yeter demiştim. Hatta dersi de çok iyi hatırlıyorum, Türk Dili ve Edebiyatı dersi. Bir uyandım saat 08:00. "Hadi beee..." "Neyse bir 15 dakika daha uyuyayım bari." Ama kalmadık işte. Ne oldu? Hiç. Deli gibi kalkıp 4'te çalışsam ne olacaktı ki? Hayır çalıştık da ne oldu yani gecelerce? Lineer Cebir diye bir şey. Matrismiş. What is matris ulan? Matris FF demekmiş. Güm. Alttan aldık. DC. Ooldu hocam, bana yeter, size afiyetler. Sabah bir uyandım ki, etraf bembeyaz, evin çamur içindeki stabilize yolunu hiç bu kadar sevmedim. Güzel bir çay, hoş bir kahvaltı, bir de fotoğraf çekelim, bu güzel ânımızı ölümsüzleştirmek lazım, bu sokaklar daha güzel olamaz. Kim gidecek kardeşim şimdi okula, tabi okul yolu sevgi dolu, ama donmuştur o yokuş şimdi çıkmaz minibüs. Ne yapalım? Otur iç çayını yağan kara karşı. Aynen katılıyorum. Yokuş donmamış ertesi gün öğrendim. 3 kişiyle ders yapar bu kadın işte böyle bir insan çünkü o. Bir de bitirme hocam olacak. Seni seçtim pikaçu dedik, demez olaydık. Savunma yapıyoruz, bir havalar, yok bu böyle mi, şu şöylemi, hayatında duymuş mu acaba anlattıklarımı. Yanında da angut tesis planlamacı, lan senin neyine lafa giriyosun, bilmezsin etmezsin, otur dinle, yok. O ne? Bu ne? Ebenin ... diyecem ayıp olacak şimdi. Töbe töbe, gece gece aklıma geldi bak. Hem bilmiyor, hemde, yok o öyle değil, bu böyle değil, bok değil, ne biliyosun sen ya, daha dersini anlatamıyorsun sen doğru dürüst, önce kendi anlattığın dersi öğren. Bizim hoca da tabi etkisinde kaldı herhalde adamın, ertesi günü yüzünde gerzek bir gülümsemeyle geldi, "Ben sana DC verecem bitirmenden." "Hönk?" İçimden okkalı laflar geliyor da neyse. Tut oğlum kendini, sakin. İlginç ama bak o an gözümün önünde ya, "Siz ne dediğinizin farkında mısınız hocam?" dedim, çok net hatırlıyorum. Öyle baktı suratıma. "Veremezsiniz" dedim. "O bitirmenin hakkı DC değil" Baktık ki CC vermiş. Hey Allah'ım ya. Neyse ya amaan, geçmiş gün, ki umurumda bile değil aslını soracak olursan. Bu arada şu var ki, gerçekten işini severek yapan, öğrencilerine birşeyler kazandırmaya çalışan hocalarımız lütfen bu yazımdan üzerilerine bir şey alınmasınlar, özürlerimi sunarım. Ben böyle dağıtıyorum bazen düşüncelerimi, benim derdim kendi hocalarımlaydı sadece, belki de sorun bende, o da olabilir. Neyse, ne diyorduk, aslında şu anda hiç bir şey yazasım yok. Hiç bir şey yapmayı istememek kötü bir şey olsa gerek diye düşünüyor olduğumu sanıyorum. Akıl takılması yaşıyorum gibi bir şey de diyebiliriz. Akılda kalması zor. Reçineleri duruyor mu acaba hâlâ, duruyorsa bayağı da ısıtır. Çıtır çıtır. O zaman şarkı da "In Flames - Resin" olur. Resin'in reçine olduğunun üzerinde durulur. Ben bir 15 dakika daha uyuyayım bari...
Bu yazıyı aslında daha önce yazmıştım da buraya koymak şimdi oldu, In Flames'ler geçti biraz, Passenger'lar başladı. Şarkı "Used"

Trafik Kuralları


İlginç bir resim buldum, ahanda böyle üzerinde oynadım, oynamakla da kalmadım, olaya derin bir hayat bakışı kazandırmayı amaçlamış gibi görünen ama aslında çok da düşünülmeden hazırlanmış gibi hissettiren bir jargona soktum. Jargonun ne olduğunu tam olarak bilmiyorum, şu an aklıma geldi, sanki iyi duracak gibi geldi burada söyleyince, söyledim gitti. İki kere geldi yazmışım okuyunca farkettim, demek ki yazarken aynı anda okuyamıyorum. Neyse.

Şimdi olay şöyle gelişiyor, yukarıdaki beyaz şemsiyeli bayan tam karşıdan geçmek üzereyken yolun orta yerinde garip bir şekil görüyor, "Aa orada garip bir şekil var, gidip bir bakayım şuna neymiş" diyor, meraklı bir bayan sanırım. O arada alttaki bisikletli genç de, "Aha one, one lan, ooo, o ne be" gibisinden haykırışlarla yolun ortasındaki ilginç şekile doğru bir çekime uğruyor. Tabi doğal, bilinmeyenin çekimi var insanlarda haklılar, ama o anda sağ alttaki lacivert araba yanlış yola gittiğini farkedip "iiii!" diye bir fren çakıyor, 1 - 2 metre kayıp (yerler hafif nemli çünkü) duruyor, ve arkasına bakmadan geri geri gitmeye başlıyor. Ani fren sesiyle irkilen sarı taksici abimiz de "Höeep, noluyo orda" diye kafayı çevirip (nedense böyle ani seslere karşı bakma hissiyatı içinde oluyor şöförler) sola bakarken ileri gitmeye devam ediyor. Tabi Beyaz şemsiyeli genç kız o arada ortadaki şekle odaklandığı için gelen taksiyi görmüyor, aynı anda bisikletli arkadaş da geri geri gelen lacivert arabayı farkedemiyor. Neden? Çünkü, geri geri giderken öten kuşlardan taktırmamış bu adam arabasına. Lacivert araba bisikletli arkadaşı, taksi de şemsiyeli ablayı eziyor, geçiyor. Olaylara seyirci kalmak istemeyen siyah araba da psikopatlığın eşiğinde olduğunu göstermek istercesine geri geri gelen lacivert arabaya arkadan çakıyor bir tane, çarpmanın etkisiyle öne doğru gitmeye başlayan lacivert araba bisikletli arkadaşı bir kere daha ezip tam üzerinde duruyor. Bu arada bisikletli arkadaşta, sanırım gerizekalı bir arkadaş biraz, "Ya son bir sigara içeyim" diyerek sigarasını yakıyor, tabi çarpmadan dolayı delinen benzin deposunun alev alacağını hesap edemiyor. Ki zaten o kadar da vakti olmuyor, çakmağı yakmasıyla birlikte lacivert arabanın patlaması aynı ana denk geliyor. Patlayan arabadan saçılan parçalar "Ulan fena çarptık kadına, bişeyiniz var mı bağyan" diyen taksi şöförünün kafaya isabet ediyor. İsabet alan kafa sabit kalamıyor tabi, dıkşın, yerde. Bu arada psikopatlığın eşiğindeki siyah arabanın şöförü de emniyet kemeri takmadığı için ön camdan fırlayarak sarı taksiye kadar uçuyor. Beyaz şemsiyeli kadının ve bisikletli adamın kanları yolu kırmızıya boyarken yolun ortasındaki şeklin ne olduğu anlaşılıyor.

O arada siyah arabanın hala çalışmakta olan radyosundan da şu sözler duyuluyor Kenan Doğulu'dan,
"Hangi güvercin atlamış çatıdan,
ya da hangi balık denize,
hesap yapıp akıllıca..."

Hımm, güzel oldu, beğendim valla yazımı.
Artık rahatça uyuyabilirim, deli miyim neyim?
(Minik notumsu: O şekil resmin orjinalinde vardı ben yapmadım)

Salı, Kasım 21, 2006

Narsist


Size de oluyor mu bazen?

Gözlerimi kapatayım,
Karanlıkta yatayım,
"Yok olayım öyle" diyorum,
"Yoo! Kolay mı öyle" diyorlar.

Böyle sanki yağmur yağsın,
Üstümü başımı ıslatsın.
"Yok. Olayım böyle benim" diyorum,
"Yoo! Kolayın öyle senin" diyorlar.

Hem nar taneleri yutarak yenir mi hiç?

Pazar, Kasım 05, 2006

Otopark Faresi

Evvet, yine bir solukta geldik günün sonuna, uyumadan önce bir yazı patlatayım dedim. Zira bugün güzel bir gündü. Diyeceksin ki niye? Güzeldi işte, yani güzel bir gündü, güzel bir gün olarak bitiyor. Öyle işte, neyse.

Bugün şu çok konuşulan "Sınav" isimli filme gittik, 3 5 7 arkadaş. Gerçekten çok güzelmiş, yani ben çok beğendim. Şu var ki, arkadaşlarla filme gitmenin yanlış tarafının rahatça gözyaşı dökememek olduğunu bir kez daha yaşadık. Komik bir filmmiydi, eh, duygusal bir filmmiydi, eh. Her öğeyi içinde barındıran hoş bir filmdi diyerekten, gıcık olduğum televizyonlardaki sinema yorumcuları gibi bir hale bürünmeden bu konuyu kapatayım.

Bilenler olacaktır Maltepe E-5'te Carrefour var. Otoparkında mahsur kalan ilk insanlar olma şerefine erişiyorduk bugün az daha. Bizim V ile. Daha önce de bu çeşit bazı durumlara düştüğümü hatırladım bu arada V ile. Sorunun kimde olduğunu acilen bulmam lazım.

Film bitti, 22:20 falan saat. Etraf tenha, kalabalık dağılmış, dükkanlar kepenk kapatıyor falan. İniyoruz yürüyen bantlarla katları aşağı doğru. Zaten yukarı doğru inilmez ki aşağı doğru inilir. Saçma bir açıklama oldu, ama oldu artık. Otopark katına geldik, bizim V atladı bizim araba burada diye, yok oğlum değil, yok abi burada, iyi madem, vedalaştık diğer arkadaşlarla, onlar bir kat daha ineceklermiş. Biz de geçtik otoparkta araba aramaya başladık. C3 bölümü, nerde nerde derken, bölümlerin B'de bittiğini yüzümüzde acı bir "has..tr" ifadesiyle farkettik. Tabi sorun yok, cool'uz ya, bir kat daha ineceğiz sadece değil mi, heh, öyle değilmiş. Çünkü alışveriş merkezi kapandığı için girişleri kapatmışlar, açılmayan kapılar feci moralimizi bozdu, anlık bir panik atak yaşadık, çıkıştan çıkmakta olan 2 3 kişiye hop dur abi tut mut falan derken, tabi adamlar "Deli mi bunlar ya" der gibi gülümseyerek bize bakıyorlar, gül gül o kapı bir kapansın bende sana gülecem birazdan, ama kapılar kapandı tabi, koş koş yetişemedik. Son kapının da yüzüme kapanmış olması ciddi bir panik hissi doğurdu bak ne yalan söyliyeyim. Kaldık mı sap gibi otoparkın ortasında. Kafayı çalıştırmamız lazımdı, ne olabilir, asansör vardır, evet, asansörü bulalım. 2 3 dakika asansör aradık, tabi ışıklar kademeli olarak söndüğü için her dakika biraz daha karanlıklaşıyordu etraf. Yukarı aşağı hareket eden kırmızı led ışıkları gördüğüme bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi. Ama sevincim kursağımda kaldı, asansörler de kapanmıştı çünkü, hüngürt, kimse yok mu kardeşim yaaaa. Ulan koskoca alışveriş merkezinin otoparkında bir V ile ben mi varım. Işıklar da iyice söndü. Ayak sesleri duyduk o arada, aha bir insan, koş koş yetişelim, abii abii, adam da korktu tabi, ulan noluyo der gibi bir tırstı önce, karanlıkta iki tane adam üzerine koşuyor haklı adam. Aaa kuryeymiş. "Abi alt kata inmemiz lazım bizim" dedik, adam da sağına soluna bir bakındı, kapıları gösterdi, ya abi geç, kapalı onlar. Durdu durdu, otoparkın en karanlık ve ücra köşesini doğru gösterip, "Şurada yol var" dedi. Ulan yol var dediği yer zifiri karanlık, yol değil 10 metre ötesi gözükmüyor. Yol var da, bakalım biz bulabilecek miyiz? Gidelim bakalım, cep telefonlarının cılız ışıklarıyla ilerlemeye başladık, ha birde o arada telefonların çekmediği acı gerçeğini farkettik ışıklarını yakınca. Tabi çok geyik oldu o arada aramızda, otoparkta, gece, karanlıkta, telefon yok, ulan acaba filmlerdeki otopark katilleri falan var mıdır buralarda diye. Sonra V, Max Payne'e benzetti ortamı, sağdan soldan birileri atlarsa naparız acaba diye senaryolar yazdık. Ben de Half Life'a benzettim gerçi, levye varmı lan, yok bende nötron silahı var. "Aa cidden de orada yol varmış bu arada" diyerek serin sular serpildi içimize, gittik, bulduk, bindik, geldik, bugün de böyle bitti, uykum geldi sonları biraz hızlı geçtim. Eğlenceli bir durum oldu ama, bir daha olsa gene yaparım, ama aynı tadı vermez.
Günün anlam ve önemi: Otoparkta arabanızı bıraktığınız katı iyi bilin.
Günün şarkısı: "Rainbow - 16th Century Greensleeves"

Grrrawww

Grrrraaw, evet grrrrawww!!!
Acayip kavga edesim var.
Arkada bu parça çalarken
Önüme geleni yıkıp deviresim var.
Koşasım var. Sesi açıp sonuna kadar.
Önümde duranları ezip geçesim var.
Engellenmemeliyim.
Sızdırmazlığım eriyor.
Kırılmazlığım çatlıyor.
Bükülmezliğimse çoktan fiyonk oldu.

İçmekten bıkıp usanmadığmız hayat şarabının tadını bile bilmiyoruz aslında. Güzel mi? Bence güzel. Müzik gibi. Müzik kadar. İçindeki ruhta zaten aslında tüm aradıkların. Seni döndürüp havalara çıkaran da o. Yavaşça yere indiren de. Müzik gibi. Notaların şekilsiz şekilleri kulaklarından girip kalbinde resim yapıyor. O yüzden hiç sinirli değilken graaww diye yazı yazabiliyorsun. Kimseye zarar verme niyetin yok. Niyetin belli. Niyet ettim, niyet eyledim, niyet etmeye. Niye ettim, niye eyledim, onu bilmiyorum...

Pazartesi, Ekim 30, 2006

için dışout

Elektrikler kesildi, tak diye, bir anda. Gecenin 01:29'unda.

Elektrikler kesilince ev daha bir sessiz gelmiştir bana hep. Eskiden de böyleydi, şimdi de böyle. Aslında zaten evde herkesin uyuyor olması nedeniyle ev olabildiğince sessizken, elektrikler kesilince daha nasıl sessiz gelebilir diyebilirsin. Geliyor işte. Hatta her elektrik kesilmesinde gidip camdan bakma ihtiyacı da hissederim, camı açıp, etraftaki zifiri karanlığı izlerim. Sokaklar da sessiz gelir. Pek de güzeldir, dinlendiricidir. Az önce de yaptım, cep telefonumun cılız mavi ışığı sayesinde gittim camdan baktım. Hem de yağmur yağıyordu dışarda, ağaçların yapraklarından seken yağmur damlalarının sesini dinlemek etraf olabildiğince sessizken insana ne kadar çok huzur veriyor. Aynı huzur bebekler uyurken de var. Bebeklerin uyurken ki halleri, aldıkları nefes, hoş işte huzur verici. (Ama büyüyünce işler değişiyor, sabahın köründe dayııı diye üzerinize atlıyorlar.)

Elektrikler geldi, saat 1:31. Yani iki dakika için ne kesintisi bu böyle şimdi. Kötü oldu diyemem.

Bugün prime time dizilerimiz vardı, tüm ailenin bir arada olması münasebetiyle ev tam bir panayır yerine dönmüşken bağırtı ve gürültüler arasında televizyon izledik. "İki Aile" tavsiye ettiğim bir dizidir, cidden hoştur. Bir de "Beyaz Gelincik". Bunu da mecburiyetten izliyorum. Evde tek televizyon olunca haliyle demokratik bir yaklaşımla annemin ve ablamın dediği oluyor.

Gel gelelim gel beri gele...

Neye ihtiyacım var ki? Bir yerde okumuştum, ihtiyaçlarını ne kadar azaltırsan o kadar mutlu yaşarsın diyordu, doğruluğu tartışılabilir. Ama ihtiyaçlar gerçekten insanda hırs denen mekanizmayı öne çıkarmaya başlıyor. İhtiyaçların da ihtiyaç olduğuna kim karar veriyor o ayrı. İhtiyaçlar sınırsızdır diyen iktisatçılarla fikir birliği yapan aç gözlü insan hep fazlasını ister. Hani hep yanlış söylenen "Az tamah çok ziyan getirir" lafı gibi. (Aza tamah etmeyen çoğu hiç bulamaz derler ya hep, ki ben de böyle derdim eskiden, ta ki, birisi ne kadar mânâsız konuştuğumu açıklayana kadar.)

Ne diyorduk, evet, sonuçta bu dünya yuvarlaktır. Bunu Japon çizgi filmlerinde oyuncu top sürerken bir türlü gözükemeyen kale direklerinden anlayabilirsiniz. Bu çizgi filmlerin en hası da Tsubasa'dır. Gerçi çizgi filmin adı Tsubasa değildir ama olsun. Bir de "Akula" vuruşu vardır bu minik Japonun. Fizik kurallarını altüst edercesine ve hep de nedense son dakikalarda bir gol ile nihayetlenir çizgi film. Ama unutmayın ki onlar çizgi filmdir, gerçek hayatta Tsubasa yoktur, akula vuruşu ise tarafımdan defalarca denendiği halde başarılamamıştır. "Başarısızlıklar bizi yıldıramaz" dediğinizi duyar gibi oluyorum çılgınca bir motivasyonla, ama işin aslı öyle değil, başarısızlıklar adama çok fena çarpar. Hatta öyle fena çarpar ki, bir de yer çarpar. "Çarpan çarpmışken bir den ben çarpayım" diyen de çok olur. Başarı ise baş ağrısıdır. Başarsan da başın ağrır. Baş ağrısızlık için ise bir bardak demli çay lazımdır. İçersin geçer. İçersin derler. İçmezsin içerlerler. İçerlersin içerledin derler. İçerim içerlemezsen dersin. İçerlersen içme sen derler. İçersindeysen içersin içmezsindeysen içmez.

Pazar, Ekim 29, 2006

Hiçkk...

Hiç vaktimiz yok. Hiçbir şey için. Hiçbir yer bizi istemiyor. Hiçbir sonuç bizim için iyi değil. Hiçbir gelişme lehimizde değil. Hiçbir mantığı yok. Hiçbir şey yapmıyoruz. Hiçbir şey yapılmıyor. Hiçbir şey bizi anlatmıyor. Hiçbir şarkı yetmiyor. Hiçbir yer bu kadar soğuk değil. Hiçbir yer bu kadar yakmıyor. Hiçbir yaklaşım yaklaşmıyor. Hiçbir uzaklaşan dönmüyor. Hiçbir gülüş gerçek değil. Hiçbir ağlayışın olmadığı gibi. Hiç bile olamıyoruz. Hiç bu kadar titrediğimizi hatırlamıyoruz.

Hiç oldum geldim...

Şarkı önerisi; "In Flames - Morphing Into Primal"

Pazartesi, Ekim 16, 2006

Heritage Haritası

Evvet, bir gece daha bitiyor günlük. Şu an acayip bir şeyle uğraşıyorum. Neyle dersen, bir site buldum, myheritage.com diye. Kayıt oluyorsun, önden çekilmiş fotografını yüklüyorsun, hangi tanınmış kişiye benzediğini gösteriyor. Acayip. Deneyelim bakalım.

Denedim, %72 oranda Sophia Marceau çıktı. İlginç ötesi. İlk şoku üzerimden atlattıktan sonra, meğersem altta seçenek varmış, M - F diye. Heh. Hıım bakalım. Tek resim olmasın, farklı açılardan çekilmiş resimlerle deneyeyim bunu ben. Çok gereksiz bir iş ama bu saatte yapacak daha iyi bir şey bulamadım valla, anne mutfakta yemek falan yapıyor, gittim ona yardım ettim. Msn'de de kimse yok mecbur deneyecem, taktım kafaya, hangi ünlüler bana benziyor bakalım.

Yükleme ve tarama işlemleri uzun sürüyor biraz, bu arada demin İlyas Salman'ın fotosunu buldum googleda, yükledim, Carlos Santana'ya benzetti, site hakkındaki olumlu düşüncelerim bir anda değişti, dur bakalım neler olacak. Evet bir kaç resmimi yükledikten sonra her resmimde farklı insanlar çıktığına tanık oluyorum, site hakkındaki düşüncelerim iyice değişti, ama aynı çıkanlar da oluyor arasıra bakalım sonunda ne çıkacak, mühendisliğin getirmiş olduğu bir refleksle hepsini kaydedip istatistik tutmaya başladım, delüyim sanırım.

Araştırmam sürüyor, yaklaşık 6 tane resim denedim, sürekli farklı farklı insanlara benzetip durdu bu site beni. Anlamadım ki, farklı açılardan bakınca tipim mi değişiyor, tamam burnum kırık ama yani bu kadar da tutarsızlık olmaz ki kardeşim.

Evet süper gereksiz araştırmamız ve istatistiksel yorumlama işlerimiz bitti, sonuç olarak, sanırım yaşlanınca Harvey Keitel, Jean Cocteau, Vincenzo Bellini, Artie Shaw, biraz Andy Garcia, biraz Michael Schumacher, az biraz da Tom Cruise karşımı bir şeye benzeyeceğim. Bu arada sitenin tutarsızlığı ortada. :)

Sonuçta ünlülerin bana benzeme yarışmasını en yüksek oranla, %70'le, Tom Cruise kazanırken, Mark Knopfler, Scott Bakula ve Richard Gere %68'le ikinciliği paylaştılar. Ancak biraz daha tutarlı olması açısından 15 farklı resmimde en çok bana benzeyen kişiyi aradığımız uygulamada da, ortalama %66'yla Harvey Keitel birinci olurken, %63'le Jean Cocteau ikinci, %62.5'le Vincenzo Bellini üçüncü olmaya hak kazandılar. Ödüllerini vermek üzere, annem geldi, ama ödülü mutfakta unuttuğu için ödül mödül vermedi. Ayrıca yapılan istatistikler ileride bir kızım olursa çok afet bir şey olacağını ortaya koydu. :) (%72 Sophia Marceau, %70 Mariah Carey, %67 Yamila Diaz, %63 Agam Rudberg, %62 Reiko Aylesworth)

Süper gereksiz bir yazı ile kaç saat uğraştım ya, "canı sıkılan insan neler yapar"ı okudunuz, iyi geceler...

Cuma, Ekim 13, 2006

Eflatunik


Değerli günlük, yine bir solukta geldik günün sonuna. Tekrar görüşene kadar esenlikler diler, selülozik günler temenni ederiz. Gerçi senin selülozik içeriğin yok artık, silikonik günler dileyelim sana,ne de olsa dijital bir şeysin, neyse. Saçma bir giriş oluyor farkındayım. O yüzden giriş kısmını es geçiyorum, direk dalıyorum konuya.

Konumuz eflatunik, evet eflatunik.

Tabi çok manasız gelebilir, ilk defa duyduğumuz bir kelime, çünkü ben uydurdum az önce. Peki nedir bu eflatunik? İstersen önce, bugün az daha eziliyordum, onu anlatayım. Kendi halimde düşünceli düşünceli kaldırımda yürüyordum, yolun karşısına geçmem gerekliydi, hemen sağımda duran pide kamyonunun önünden bakmadan yola attım kendimi, o arada da kamyonun arkasından geçmekte olan mavi bir Honda Civic zart diye durdu bitişiğimde, yavaş gitmeseydi sağdan geçirecekti bana, neyse. Gayri ihtiyari şöföre bakma ihtiyacı hissettim, hafifçe kafayı kaldırıp, biraz da suçluluk duygusuyla. Korkmuştu adam. Yüzünden belliydi. Gülümsedim hafifçe, "olur böyle şeyler" demek istercesine. O da gülümsedi. O yoluna, ben yoluma sonra.

Ben bunu niye yazdım, bilmiyorum, sanırım gülümsemenin hayatımızdaki önemi ile ilgili birşeyler geçti içimden o anda, aklımda kalmış. Çok lazım dimi, heh. Hani demişler ya, "günümüzün en etkili silahı gülümsemektir", ya da "tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır". Tabi gülümsemeden gülümsemeye fark var. Gülümsemeyi silah olarak ya da yılan çıkarmak için kullanacaksak somurtalım daha iyi. Mesela parmağınızı ısıran yeğeninizin gülümsemesiyle, başka gülümsemeleri karıştırmamak lazım. Dişleri çıktı ufaklığın, elimi tutuyor falan, aa cart ısırdı, lan napıosun, bir de hevesli velet bırakmıyor. Bir de kikiki gülüyor, utanmaz, daha bu yaşta dayıya bunları yaparsan oho, zaten bir tane var başımızda, buyur buradan yak.

Ne diyorduk, evet, konu dağıldı bayağı, toparlayamadım.

Eflatunik, yapmayı çok istediğiniz bir şeyi yapmayı istediğiniz anda yapmayıp, ama yapmış gibi davranıp, ama sorduklarında da yapmadım, yok öyle bir şey, demektir.

Cümle içinde kullanalım yeni kelimemizi;
"Ben eflatunik gördüm"
"Ben eflatuniğim"
"Annemin eflatun tuniği var" (Bak bu mesela şaşırtmalı cümle, buradaki yanlış) :) :)

Çarşamba, Ekim 11, 2006

Seçimsiz Geçim

Umuntu ngumuntu ngabantu.

Yazı yazmak lazım gecenin bilmemkaçı olmuş. Ya yazı yazmak lazım ya da yatıp uyumak lazım. İnsanları anlayamıyorum ben yahu, neden anlayamıyorum mesela, iftara 5 dakika kalmışken sıkışık trafikte carcar korna çalıp yol isteyenleri anlamıyorum, ya kardeşim yetişemeyeceksin işte çok belli, daha ne kasıyorsun kendini, bizim de kulak zarımızı geriyorsun.

Şiddetli seçimsizlik var. Biraz da algıda geçicilik. Toplumsal bir olgu olarak bakacak olursak bu hadiseye, oldu bittiye getirmekten biraz daha yavaş gelişen bir işletim diyebiliriz. Diskografik muayenede meydana gelen tipografik hatalardan da biz sorumlu değiliz. Firmamız ise hiç daha sorumlu değildir. Matbaayı icat eden Gutenberg'e müracaat ediniz. Barutu Çin'liler icat etti diye, ölen insanların hesabını Çin'e mi keselim? "Nihao" de telefonu açarken. Sivrisinek geldi gözüme girdi. Antibakteriyel sıvı sabunlara savaş açan bir neslin evlatlarıyız biz. Prokaryot alemle iççeydik hep. Kolibasilleriye muhabbet ederdik mehtaba çıkarken heybeli develer. Hain bir antibiyotikti seni benden alan. Oysa ki yanıbaşımızdaki pis su deresinde ne kadar çok beklemiştim gelirsin diye. Duvarında kertenkelelere taş atardık. Sokak çocuğu sayılabilecek kadar sokaklarda oynadık Allah'a şükür. Yara bere oldu hep. Pislik bizim için yıkanınca geçen bir şeydi. Yüzeysel. Sonradan öğrendik asıl pisliğin o olmadığını. Abiler balığa giderken solucan toplatırlardı, sonra onların oltaya takılacağını öğrenince vazgeçerdik toplamaktan boğulurlar diye. Kola kedi nasıl dalar'ı uygulamalı öğrendik, hop bir atlar önce ön ayaklarıyla ele saldırır, dişler baş parmağı dişler, arka ayaklarını da kolunuzda biler durur, cır cır cır çizik çizik kol. Çek ulan ön ayaklarını. Havyan bile olamazken sen ben sana neden insan muamelesi yapayım ki? Magazinel spiritüel entel. Simultane olalım, senin bir kere tarz olayın bitik. Ne biçim konuşuosun lan sen, degaboww, kapoww, aıgh, splashh. 20 yıl öncesinin Batman filmini izledim, adam vurunca kopoww diye yazı çıkıyor vurduğu yerde. Batman'in vurduğu yerde gül biter evladım, kapoww da ne ola? Walla bilmem, kötü adamlar geldi, insanların suyunu emerek onları renkli tebeşir tozlarına çevirdiler, sonra biri hapşurdu, çok yaşa, sen de gör, bütün tozlar birbirine karıştı. Buyur işte, nolucak bu insanlara, bu karmaşayı çözebilecek bir tek kişi tanıyoruz, tabi ki Batman, çekilin geldim, hoşgeldin Batman, hoşbulduk, naber nasılsın, iyiyim Allah'a şükür ama bunlar için vakit yok, bu yeni icadım, Human Dust Seperator, şimdi onların hepsini bunun içine koyup tekrar renkli tozlar haline getireceğim, ama bu çok riskli bir uygulama, bunu sadece ben yapabilirim. Tabi biz zaten senden başkasına güvenmiyoruz, yapmazsan da önemli değil ya senden kıymetli mi. Olur, bir deneyelim bakalım. Çalıştırıyorum makineyi, toprak hattı var mı buranın, yakmayalım makineyi birinci dakikadan, var, Robin fişi tak, taktım abi, tam güç ver, sessiz olun çok hassas bir yerdeyiz şu anda, kimse hapşurmasın, drillong, oldu işte, şimdi bunlara su damlatmamız lazım, Robin hortumu getir, çok açma naptın, vücutları ani su yüklemesinden dolayı patladı ve sonsuza dek yok oldular, ne sonsuza kadar mı, evet sonsuza kadar, demek sonsuza kadar, evet sonsuza kadar, peki sonsuz ne kadar?

Evet, gene ne yazdığımı bilmediğim bir yazı yazdım... Gecenin anlaşılmaz yazısının fon şarkısı; "Criss Cross - Jump! Jump!"

Yatıyim en iyisi ben...

Halkalı Teker


Evet gece günlüğü, eve erken geldim bugün, ablamlarda iftar vs. den sonra, yeğenime alınmış olan milyoner isimli oyunu oynadık, iflas ettim. 600.000 lira da borç taktım kasaya. İyi ki de erken gelmişim, cnbc-e de bir film vardı, önce başrol oyuncusuna gözüm takıldı, aa dedim ne güzel bir insan, izleyelim bakalım biraz. Aaa ondan sonra böyle bir tanıdık geldi film, meğersem "Halka"ymış. Nereden tanıdık geldi, güzel bir soru, halkanın sadece fragmanlarını izlemiş birisine nasıl tanıdık gelir film, gelir işte, sinematografik bir insanız demekki. Neyse, güzelmiş gerçekten.

Sonra gece gece "Halka" polemiği yaptık bizim T ile msn'de...

C: cnbc e de halka vardı bitti
T: nooldu şimdi halka bitince
C: kapattım televizyonu
T: haa
T: tamam o zaman korkmana gerek yok
C: açıldı gene
T: o zaman sıçtın
C: hehehe

Bu arada monitörüme bir tane sinek konup duruyor, bak şimdi yaa, hop noluyo...

Salı, Ekim 10, 2006

Dijital Gerçel

Saat 00:10, eve doğru yürüyorum, ahmak ıslatan yağıyor, kimseler de yok zaten yollarda, bir ahmak ben. Bir de çöpçü. Çöpleri karıştırıyor. Utandım elimdeki buruşuk peçeteyi çöpe atmaya. Yokuş yukarı çıkıyorum yolun yanındaki yeşilliklerden kaçarcasına asfalta çıkan salyangozlara basmamak için uğraşarak. “Çatırk”, “Aha gitti bir tane”.
Taksilerin kornası bozuyor bu arada sessizliğimi. “Taksiye binmek istesem kafam yukarıda gezerim değil mi?” “Çağırın taksimi, yürüyeceğim biraz”. Bu tip gecelerin fon müziği keman taksimi olmalı, ama yok şu anda. Tambur taksimi de olabilir, tam burada tambur çok iyi gider. Ayrıca tambura da keman çok yakışır. Zaten evliymiş diyorlar onlar için. Aman dedikodu. Dedim ben bana bir empeüç pleyır lazım diye ama dinletemedim kendime bir türlü. Bak gene diyorum, ama dinlemiyorum gene yazarken. Kemanı seviyorum, gitara aşığım, çelloya deliriyorum, davulu da bırakamam. Ramazan davulu değil ya, tanımam onu, bu aralar hep dangır dungur çalıyor davulu, sahurda milletin arabasının alarmları ötmeye başlıyor, cik cik cik, dijital kuşlar. Neyse dur yürüyoruz şimdi daha sahura gelmedik. Daha eve gelmedik ne sahuru.
Biraz titreme, mavi bir ışık aydınlatıyor geceyi. Ahmak ıslatanla ben eve doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Başım eğik, ellerim cebimde, yağmurun yağdığını dükkanlardan yansıyan ışık hüzmelerine düşen saf su damlaları görünce fark ediyorum. Keman çalıyorum içimden. Morning Star’ın kemanı. Sabah yıldızı ağdalı ağdalı, gül dalı keman yayı.
“Kedi çabuk geç karşıdan karşıya, ezer bunlar seni, koş koş”. Neyse geçti. Ahmak ıslatan da artık ahmak ıslatanlıktan çıktı bu arada, direkt bardaktan boşalmaya başladı, merkeze yaklaştıkça tek tük artan insanlar da koşuşarak kayboldular sokak aralarında. Tanıdık bir yüz mü oradaki, kim o bakayım, aa, eski dostumuz keder, “Ne yapıyorsun burada böyle”, “Yağmurdan kaçtım saklandım buraya”, “Hehe, iyi iyi saklan, hatta çıkma oradan hiç”. Bu arada kafamdan sular gözüme teğet akarak burnumun yanından ağzıma giriyor, eskiden böyle bir şey olmazdı, bayağı çok yağıyor demek ki bu yağmur şu anda.
- Yerim ulan betimlemelerini…
- Ye afiyet olsun…

Pazar, Ekim 08, 2006

Salatamın Küveti

Evvet günlük gecelik, senin de adını koyamadık bir türlü neyse. Geldim. Delü geldü. İki gündür üzerimde devam eden psikolojik ve fiziksel yıkım çalışmaları nihayete erdi de, kendi kendimle başbaşa kalabildim. Hemde ne kalma, anne ve baba, anneanne ve dedeyi ziyarete gittiler, köye, village yani, bu arada gecenin şarkısı "Blackmore's Night - Village on the Sand" olsun, ne zaman dönecekleri de meşgul, ne meşgulü yaw, menkul, menkul de değil, meşhur, meşru, meczup, meçhul meçhul buldum. Valla öyle dedi annem gider ayak, yeğen bizdeydi bugün, "ne zaman döneceksiniz anane?" diye sordu, "ne zaman döneceğimiz meçhul" dedi annem. Hayırlısı bakalım. Hayınlısı. Hayın. Yeğen neden bizdeydi, evet güzel soru, ablamlar iftara gelmişlerdi, yeğen efendi de, sahura kalkacam ben, ananemlerde kalıcam, diye tuturdu. İyi dedik kal bakalım, sahur vakti dayıı dayıı, ulan gene mi sen velet, sabahları vinç lazım okula giderken kaldırmak için, keyfine gelince zırt diye zıplamış uyanmış. Keyfi de ne, ananesi sucuk yapıcakmış, torun faktörü işte, bariz ya torunlar daha çok seviliyor. Öğlene kadar tut bakalım hadi madem uyandın bu kadar heveslisin. Hehe benim de aklıma geldi şimdi eskiler. Konuya da giremedim bir türlü bu arada.

Ben iyiden iyiye ameleliğe alıştım valla, oda boyadık şimdi de, teknoplast iç cephe boyası, hayal pembesi, iki kat yeterli süper kapatıyor. Altı maviydi, mavi delü, delü pembe oldu. Kendi odam değil, anne baba odası. Sağ kolum yarı hissis, boynum da eğri kaldı tavana bakmaktan bir süre. Tavan kireç, üç kat, sür sür bitmiyor. Bir boyacı tutsak, ileride ödeyeceğimiz bel ve boyun fıtığı tedavisi masrafından daha ucuza gelecekti şüphesiz, ama neyse. Bu yıkımın fiziksel boyutuydu, psikolojik boyutu ise tam bir deveran. Deveren ne demek şimdi, aklına gelen her şeyi yazıyorsun buraya sen de, sana ne ulan, blog benim değil mi, ister yazarım ister çizerim.

O kadar yorgun bitkin ve bezgin bir gecenin sabahında, ev telefonumuzun derinlerden dürülülüsüyle tek gözümü aralayıp etrafa baktım. Zırt annem bitti başımda, "okuldan hocan arıyormuş" dedi heyecanlı ve bir o kadar şaşkın bir ifadeyle, Allah Allaah, 3 senedir aramayan adam sabahın köründe niye arasın ki, bende şaşırdım bak şimdi, bu arada sabahın körü değilmiş saat 11:00'miş o arada.
-Alo, efendim hocam.
-Ben okuldan S.Y.
-(Yuh tanıdık herhalde) Buyurun hocam. (Sabah sabah rüyanızda mı gördünüz)
-Evladım şimdi biz jüri üyeleri ile konuştuk, sunum yapmana gerek yok, biz sana 3 aylık bir düzeltme verilmesini uygun gördük.
-(E, iyi b.k yediniz hocam afedersiniz) ...
-Okula gelmen lazım.
(İşte mesela şimdi bak o anda şunu diyebilmeyi isterdim çok mesela "-Hocam şimdi o elinizde tuttuğunuz tez var ya? -Evet çocuğum. -İşte o size girsin." ama diyemiyorsun. İçinde patlıyor böyle.)

Ya aslında beklemediğim birşey değildi, ama sunduktan sonra bir düzeltme verirler falan diye düşünüyordum ben, böyle uykudan kaldırılıp da, sen bunu düzelt denmez ki kardeşim. Neyse ya. Yaparız.

Şimdi mesela kalkıp yemek hazırlamam lazım kendime, ama hiç de hazırlayasım yok, bilakis yatasım uyuyasım var, ama karnım da aç, tam bir ikilemdeyim, hatta çıkmaz bile diyebiliriz buna. Şu bilgisayarın karın doyuranlarından çıkarsalar da biz de rahatlasak. O zaman "Bu bilgisayar karın doyurmaz" lafı da tariha karışmış olur. Ya da bilgisayar değil de müzik karın doyursa süper olur. Bir de lafla yürüyen peynir gemisi yapsınlar. Bir de yakından hoş gelen davul sesi çıkartsınlar. Bizim burda bir davulcu var, sahurda bir davul çalıyor, delürdün mü arkadaşım napıyorsun, arabaların alarmları çalmaya başlıyor adam geçerken gürültüden. Bu arada küçük bir anektod; eskiden, daha mahallemizdeki bütün evler tek veya iki katlıyken. Annem anlattı da dün gece, hoşuma gitti, sahura kalkıp da, yaşlı komşuların ışıklarını göremedikleri zaman, "Ay acaba Fadile teyze uyanamadı mı, ışığı yanmıyor, bişey mi oldu kadıncağıza, gidip bi bakayım" deyip gider kontrol edermiş, uyandırırmış. Hem hoşuma gitti hem de ilginç geldi, herkes tanıyormuş tabi o zaman birbirini, ki biz de biraz yetiştik o devirlere. Ama mesela şimdi her yer apartman oldu, karşımızda oturanların isimlerini bile bilmiyorum ben. Doğru söylüyorlar sanırım biraz, evlerimiz büyüdükçe yükseldikçe çevremiz biraz daha daralıyor.

Nereden nereye, iki gün yazmadın kendini kaybettin ya. Ne konu bütünlüğü var, ne giriş, ne gelişme, ne sonuç. Bak mesela çok alakasız, geçen akşam arkadaşlarla Moda İskelesinde çay falan içip muhabbet etmeye gittik, bir şeyler çekiliyordu, ya dizi ya klip neyse, cool'uz ya takılmayız öyle şeylere, geçtik en arkaya denize nazır oturduk hepberaber. Sonra gelecek iki üç arkadaş daha vardı, onları almak için iskelenin girişine çıktım, duvarın üzerine oturdum bekliyorum. İki adam ve bir kadın, yaklaştı, eğildiler büküldüler falan, böyle tanıyacak ta nerden tanıyacak falan, adam atladı en sonunda, "Ya o işte, aynı o" dedi. Bende "Yok, o ben değilim" dedim, gülüştük, kimden bahsediyorsak artık bilemiyorum. :)

Hadi yeter...

Perşembe, Ekim 05, 2006

Is this happening...

Sevgili günlük... Allah cezanı versin senin. :) Lan her b.ku biliyorsun da, İstanbul'da nereden nereye nasıl gidilir niye bilmiyorsun ya? Of var ya, acayip sinirlendim sana, uçan kafayla dalıcam şimdi monitörden. Ama gözlüklerim lens olabilir, olsun bende bu gözlüklerden kurtulmuş olurum, dalıyorum, doing boing dong. O nasıl efekt ya...

İstanbul İstanbul diyorsunuz, yok kardeşim İstanbul Mistanbul, Misconstruction.

Okuldaydım bugün, tezleri alıp hocalara dağıtmak için. (Bu arada okul numaramı unutmuşum kullanmaya kullanmaya, nasıl bir öğrencilik bu ya, neyse konumuz bu değil) Şimdi iki hocamızı okulda bulduk verdik tezlerin kopyalarını. Öbür hocamız Davutpaşa kampüsündeymiş, amman ne güzel. Nasıl gidecez, hayatımda hiç gitmediğim yer, okulda baktım iett'nin sitesinden. 28O gidiyor, aman tek vesait süper, Beşiktaş'tan bin, Davutpaşa'da in. Tam bana göre. Bindik. Garanti'ye alalım, "Arkadaş bakar mısın, son durak Davutpaşa kampüsü dimi?" "Evet abi" İyi güzel. Otogara geldik, şöför otogara girecekmiş kapıyı bulamadı, arkadan bi yolcu atladı, "Kaptan ordan değil, sağ sağ, sağdan girsene" diye, "Aha" dedim "Du bakalım". Adam girdi otogara, indi herkes. Tak kapattı kontağı abimiz. Allah Allaaah, "Abi ben Davutpaşa kampüsüne gidicem" dedim. "Son durak burası" dedi. "Nası son durak, olur mu ya son durak?" dedim. "Ben bilmem, bana git otogarda dur dediler" dedi. "İlk seferim zaten bugün işe başladım" dedi. Hay bendeki şansa bak. Hiç bilmediğim bir yere gidiyorum, otobüsün şöförü de o gün işe başlıyor. "Ee" dedim, "Nasıl gidilir burdan Davutpaşa'ya?" "Bilmiyorum ki" dedi. Haydaa, kaldık otogarın ortasında. Tramvay varmış, hızlı. Bindik. Havaalanı yazan taraftan girecekmişim istasyona, ona da girdik. Baktım bekliyor tramvay, ona da bindim, tüm talimatlara uyuyorum kardeşim, nasıl bir sorun çıkabilir ki? Ama çıkıyor işte. Zart bir anons "Tramvay Esenlere gidecektir". İçimden de diyorum "Ee napalım". Ulan ee napalım'ı var mı, insene, ama ben o kadar güvenmişim ki talimatlara, anonsla dalga geçiyorum içimden, "Heh ben de Davutpaşa'ya gidiyorum, bırakayım seni istersen". Derken sonradan düştü jeton, kapılar kapandı, anaa kapının üstüne bi baktım Esenler'e ayrı bir hattan gidiyor. Neyse ki uzak değilmiş çok, bir durak, gittik geri döndük. Sonda bir de okul yolu sevgi dolu derler, çık çık bitmiyor, bir yokuş bir yokuş. Neyse işte, verdik geldik, akşam eve zor attım kendimi.

Ya bu arada reklamlarda gördüm, enişteyle bayağı bir espri konusu oldu, yeni bir zeytinyağı çıkmış, markasını söylemeyelim de, sloganı acayip, "Mutfağınıza kayan yıldız..." Hehe ilginç :)

Yorucu günü süper bir şarkıyla bitirelim. "Blackmore's Night - All Because of You"
Is this happening...

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Sahibinden

Yorgün. Bu günüm çok yorucu geçti. Aslında ilginç bir durum, ben aslında yorgun yazacaktım, yani "yorucu bir gündü" diye başlayacaktım ben bu yazıya, ama bir baktım yorgün yazmışım. Kafa tamamen allak bullak oldu, dün yeğenime yaptıklarımın acısı çıkıyor sanırım. Yok bee, şimdi böyle deyince de adımız psikopat dayıya çıkamasın, eğlendiriyoruz işte, hem yeğeni hem kendimizi. Severim ben yeğenlerimi. Hem benim yeğenim benden daha haşarı olacak gibi, daha eğitimi tamamlamadı tabi, yavaş yavaş. Bakalım daha aspiratör falan yakmadı oğlan, yakarsa tamam diyecem bu çocuk oldu artık. Ulan evi yakacakmışım az daha hayret ya. Düşündüm de bir an, ama bir an düşündüm, öyle çok uzun uzun düşünmedim yani, pat diye bir düşündüm, bıraktım ondan sonra. Aman diyeyim. Anneler babalar, aman dikkat, ev kazalarının yüzde bilmemkaçı mutfaklarda olurmuş. Eviniz yanar, siz içerde çamaşır temizlik derken haberiniz olmaz. Çoluğunuza çocuğunuza sahip çıkın. Zaten şu ortası içeriye göçük hoparlörlerime baktıkça daha da bir tepem atıyor şu çocuklarına sahip olamayan anne babalara. Aynı cümlede iki kere "şu" kullanmışım, bu bir anlatım bozukluğu mudur? Neyse, kim verecek kardeşim benim bu cızırtılı bas seslerimin hesabını. Şimdi tabi ben hâlâ konuya giremedim, niye yorucu bir gündü bugün, onu anlatacaktım.

Şu bahçeye yaptığımız atölyemsi oda ile ilgilendik gene bugün. Yağmurlar yağıyormuş, duvarlar nem kaparmış, çatı yapılacakmış atölyeye. Bugün çatı ustası olabileceğimi gördüm, kendime bir kere daha hayret ettim. Daha bitmedi, ama bayağı da güzel olacak gibi. İçi güzel oldu ama yani, daha önceden fayans ustası da olabileceğimi görmüştüm, o zaman da bayağı bir hayret etmiştim kendime. Acaba evdekilere çaktırmadan, kiraya falan versem odayı, anneannemleri ziyarete gidecekler önümüzdeki hafta. Geldiklerinde söylerim kiraya verdim diye, kış kıyamet, insanları sokağa atacak halleri yok herhalde. Hehe, evet evet ben bunu bi düşüniyim.

Sahibinden
Arka bahçede (Bahçe kullanıma açık)
Yeşillikler içinde
Güvenlikli
Çatılı
Yerler fayans
Duvarlar alçı sıva
5 metrakare
Elektrik var, su bahçeden hortumla.
Eşyalı (Buzdolabı, çalışma tezgahı, dolap, sedir)
İstenirse soba da kurulabilir. Malum önümüz kış.

Sorumlu emlakçılık örneği sergileyelim, fazla haraket etmeden 2 kişilik bir ailenin yaşabileceği bir oda. 3 olmaz yani zor gibi. :) A unuttum, tek oda olduğu için ayrı bir mutfağı yok tabi, hatta mutfağı yok, onun için 2 tane piknik tüpü verebiliriz, ama belki yani garanti veremiyorum. Aa bu arada gene unuttum, banyosu da yok tabi haliyle. :p Yok yaw olmadı böyle, yatar bu kira işi bu şartlarda. En iyisi biz bunun üzerine bir kat daha çıkalım, nasılsa öğrendik inşaat yapmayı artık, dubleks atölye olur. O zaman da ruhsat işi falan çıkar, ooo, imar işleri falan öldürür adamı. Neyse kalsın böyle boşverelim. Kusura bakmayın sayın okurlar, mortgage'i beklemek zorundasınız gene. Uyduramadık bir türlü şartları.

Şarkı önereceğim şimdi size, Vinampın shuffle'i açık bekliyorum ilk gelecek şakıyı size önericem;
Geldü;
"Judas Priest - Night Crawler"
Sonra da
"Linkin Park - Somewhere I Belong"

İyi geceler...

Pazar, Ekim 01, 2006

Sessiz ve Sert

Şok, şok, şok...

Çift Haseki Paşa
ile
Fıstıkçı Şahap
aynı kişilermiş!!!
Hayret, daha önce hiç farkedememişim. Bugün farkettim. Bizim kuzenin nişanlısı Z sayesinde. Koskoca paşa, fıstıkçılık yapar mı? Yapıyormuş işte, tebdil-i kıyafet yapmış, esnafa karışmış. Sert ve sessiz. :)
Gecenin sert sessiz parçası; "Sepultura - Inquisition Symphony"
Sert sessizler aleminin bu iki hayali kahramanının aynı kişi olduğunu bugün bizim kuzenin nişanlısı Z sayesinde farkettim. Bunca zamandır tanırım ikisini de, hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti. Söylemesi afiyet yazması ayıp, bugün bir iftar davetimiz vardı, yarı sülale toplandık, ulan çok da azmışız 17 kişi çıkarabildik ancak. Şu japon turist kafilesi olarak Adana'ya nişana gittiğimiz ekipten 2 kişi eksikti sadece. Yemekler falan yendi, salondaki derin ve sonuca bağlanmayacağı kesin olan baba amca enişte muhabbetinden dolayı, -televizyonun dibinde oturduğumuz halde- Organize İşler'i duyamayınca, kendi muhabbet ortamını kendin kur felsefesinden haz alarak kendilerimizi balkona attık. Yeğen efendiyi, şimdiden ÖSS'ye hazırlayalım. Balkonun konusu budur. Kurul, C abi, M enişte, B enişte, E, Z, C(bendeniz) ve talihsiz A.

- Gel bakiim çocuum.
- Geldim.
- 1 kilo pamuk mu daha ağırdır, 1 kilo demir mi?
- Yaa dayı soruya bak yaa, tabi ki demir.
- Peki mesela bak bu fritözle, bu çakmağı aynı anda buradan aşağıya bıraksak, hangisi daha önce yere çarpar?
- Fritöz.
- Peki burası vakumlu kap ortamı olsa?
- Ney?
- Vakumlu kap çocuum, sürtünmesiz ortam.
- Ney?
- Neyse. Çift Haseki Paşa'yı tanıyor musun?
- Kim?
- Peki, Fıstıkçı Şahap?
Z: Aynı kişiler onlar zaten.
- Hehehe...

Sonra A'ı yolladık dimağı daha çok karışmasın diye... :)

- Ayvalıkta 60.000ytl'ye zeytinlik varmış.
- Abi bir bit yeniği olmasın, oraları ayvalıktı eskiden, sonradan zeytinlik oldu.

- Şu televizyonlar için bluetooth'lu kulaklık icat etseler ya.

- Abi kırmızı şarap kara üzümden mi yapılıyor?
- Evet.
- Beyaz şarap?
- Yeşil.
- Pembe var bir de?
- O da hani böyle bir üzüm vardır, kara değil, yeşil de değil.
- Kelek karpuz pembesi gibi mi rengi?
- Aferim aynen o.
:)

Mutlak

Hayranlık ve korku birbiriyle alakalı şeyler aslında.
Yani, mesela kutup dairesinde donan denizin buzlarının birbirinden ayrılmasını izlerken çıkan sesleri duymak...
Ya da, milyonlarca hayvan aynı anda aynı yerden aynı yere doğru göç ederken havadan bakıldığında sadece hareket eden karaltıların görülmesi...
İmparator penguenlerin 4 ay boyunca -70 derece soğukta birbirlerine sokulup kıpırdamadan ayaklarındaki yumurtaları sıcak tutmaları...
Fırtınayı uzaydan görüntülerken altta olan bitenden tamamen izole olmuş uğultulu sessizlik...

Korkutucu olacak kadar hayranlık uyandırıcı... Muazzam.

(Belgesel izlemek bana yaramıyor... 1 - 2 gün etkisi sürüyor böyle :) )

Cumartesi, Eylül 30, 2006

Vahşi Yaklaşım


Ormanda bir gün daha başlıyor. Resimler nasıl ama, süper. Çok uğraştım bunları bulmaya. Bugün bir belgesel izledim Planet Earth. Tavsiye ederim herkese. Nerdeen nereye, izlerken çok eskilerde duyduğum bir hikaye geldi aklıma. Hikaye değil de kıssadan hisse gibi birşeydi. Aman neyse işte. Kısaca anlatayım.

Taraf seçme hakkımız olduğunu varsayalım. Serin bakışlı bir leopar mı olmak isterdiniz, yoksa estetik nazik bir geyik mi? Hangisi daha güzel? Birisini seçmiş olduğumuzu düşünelim. Çok ta önemli değil zaten hangisini seçmiş olduğumuz. Buradaki esas konu ne kadar hızlı koşabildiğimiz. Çünkü en yavaşlar dün kaybetti. Dünün en yavaş geyiği avlandı, en yavaş leoparı ise aç ve bugün dünden daha hızlı koşmak zorunda. Hangi tarafı seçtiğimize göre düşünecek olursak, dünün en yavaş geyiğinden daha hızlı olmazsak bugün de biz avlanabiliriz. Ya da dünün en hızlı leoparından daha hızlı olmazsak bugün de biz aç kalabiliriz.

-Nereden esti kardeşim sana da böyle, gecenin bir vakti, yat uyu ya. Hayret, bütün gün bunları mı düşünüyorsun, düşün düşün, uydur uydur, yaz.
-Ne alaka lan, zaten biliyordum ben bunu, önceden duymuştum. Hem bu aslında iş yaşamıyla ilgili bir yazıydı bu, hani iş hayatı, vahşi orman, kariyer, rekabet falan feşmekan.
-Eee?
-Pazarlama sektörü ile ilgiliydi. Sektörde başarılı olmak için.
-Sorduk mu?
-Uyuz musun?
-Evet.
-Hemde ukalasın, döverler seni bir gün.
-Eee? Döveceklerse beni dövecekler sana ne?
-Bela mısın lan sen benim başıma, ulan ne biçim bişey bu içses. Zart diye çıkıyor sinir ediyor insanı.
-Eder tabi.

Heheh, konu güzeldi de, bu benim şizofrenik içses batırdı, zart diye çıkıyor her yerden, ne anlatacağımı da şaşırtıyor.

-Şikayet mi edion lan beni.
-Lan bi git.

Ayy, eğlendim gece gece valla. :) Saat 03:27, bu saatten sonra yatmanın hiçbir anlamı yok. Anlamsız bir iş yapıp yatıp uyusam mı acaba? 33 dakika sonra uyanıcam. Heh. Neyse...

Salı, Eylül 26, 2006

Öğrenci Seçme ve Sersemleştirme Merkezi

Geçen gün babamın başına gelen bir hadise, olayı derinlemesine bilmiyorum, bir memura bir iş yaptırması gerekiyormuş, adam babamın elindeki kağıdı almış bakmış bakmış "Olmaz ama, hadi bu seferlik yapalım" demiş. Babam da çekmiş adamın elinden kağıdı, cart curt yırtmış, "Yok yapma o zaman" demiş. İlham oldu bu da bana, bana zaten bu aralar herşeyin ilham olası var. :)

Çok saçma bir laf. "Ay olmaz ama, hadi bu seferlik yapalım" Ulan dingil ukala, bir şey oluyorsa oluyordur, olmuyorsa olmaz. Oluyorsa yapacaksın zaten bu senin görevin. Olmuyorsa sen nasıl yapıyorsun, kimsin sen.

Böyle gerilere gittim, acaba ben de karşılaştım mı böyle bir durumla diye, bir düşündüm, hâlâ da düşünüyorum. Tam aynısı değil ama çok saçma bir durumla karşılaşmıştım. Okulda olmuştu, öğrenci belgesi alacaktım sanırım, enstitüdeki kadın, "Ay ama önce oradaki kağıda isminizi yazmanız lağzıım" dedi, "İyi yazalım o zaman" dedim bende, yazdık, tak tak iki tuşa bastı, yazıcıdan çıkardı belgeyi, gitti imzalattı. Verdi. Sonra da, "Yazdığınız ismi şimdi karalayın" dedi. Lan dalga mı geçiosun? Aptal etti beni 2 dakika içinde. Madem karalatacan, niye yazdırıyorsun, deli misin divane misin? Töbe töbe.

Şu "Olmaz ama hadi bu seferlik yapalım" lafı tamamen başvuranı ezmek için kurulmuş, böbürlenme kokan bir cümle yapısı. Düdük makarnası, hasbel kader memur olmuşsun oraya, kendini oraların sahibi zannediyorsun. Lütfetti, "Ay olmaz ama hadi bu seferlik yapalım". "Ay n'olur yap, sen olmazsan işler yürümez burada valla".

Bu arkadaşların bir de küçük dağları ben yarattım havaları var ki, of tadından yenmez. Bişey sorarsınız, önce bir bakarlar böyle, sonra dinlerler, sonra da sanki orada yokmuşsun gibi, gidip başka işlerle uğraşırlar. 5 dk sonra gelirler. Unutmuşlardır tabi ne sorduğunuzu, bir daha dinlerler, sonra başka bir yere yönlendirirler sizi. Bir de kıyafet ve görünüşe göre hitap etme yetenekleri süper gelişmiştir. Mesela karşısındaki adamın giyinişi, anlattıklarını anlamayacak bir sosyokültürel sınıfa ait insanlarınkine benziyorsa, birşey anlatmaya çalışmazlar. Hede hödö tadında birşeyler gevelerler. Yani "Uğraşamam şimdi senle git başımdan" demektir bu. Kuyruk ne kadar uzun olursa olsun, asla mesai saatinden 1 dakika bile önce işe başlamazlar. Ve asla mesai saatini 1 dakika bile uzatmazlar. Daha çok var da neyse. İşlerini layıkıyla yapan kişileri rencide etmeden bitireyim. Onlara bir sözüm yok. Ya kimseye bir sözüm yok zaten, sanki buraya yazmayla düzelecek sanki herşey. 2 kere sanki kullanmışım bu arada, anlatım bozukluğu olmuş. :P

Görev bilinci denen bir şey var herhalde dimi, yani olması gerek, ama insanların daha kendi bilinçleri bile yerinde değilken, görev bilinci de nesi?

Şarkı önermesi yapalım bir de; "Bullet For My Valentine - Spit You Out"

Active-X Zırvalaması

"Bu denetimi etkinleştirmek için lütfen tıklayınız"

Ee, tıkladık, ne oldu? Hiç...

"Şu senedimi denkleştirmek için lütfen tıklayınız"
"Bu beğenimi yetkinleştirmek için lütfen tıklayınız"
"Su bendimi enginleştirmek için lütfen tıklayınız."
"Bu birikimi dinginleştirmek için lütfen tıklayınız."
"Beyin etimi ehlileştirmek için lütfen tıklayınız."
"Koşan atımı sakinleştirmek için lütfen tıklayınız."

"Bu zırvayı bitirmek için lütfen tıklayınız." :) :)

Pazartesi, Eylül 25, 2006

Taşayazdım

Demin bizim T'la msn'de geyik yaparken ilham geldi. "Yazı yazdım" dedim, "Nereye" dedi, ben de "Suya yazdım" dedim, o da "Suya yazma taşa yaz" dedi. Bende "Tamam taşa yazdım" dedim. Pat diye ilham geldi, ilhama bak sen, gele gele gecenin kaçında geldi, ulan dingil ilham erken gelsene, yatacam uyuyacam. Yok ama hep böle gıcık zamanlarda gel sen uyuz et beni.

-Taşayazdım evet. Önüme baraj kurmuşlardı, doldum doldum taşayazdım. Bendimi çiğneyip aşarsam altımda kurulu köy halkını selimde boğmaktan korktum. Taşayazdım durdum o yüzden. Ta ki, o sağanak yağmura tutulana kadar. Ağır tahrik vardı hakim bey. Taştım. Pişman değilim.
-Ama evladım sen daha önce de düşeyazmışsın pek çok kez.
-Evet düşeyazmadım diyemem, haklısınız.
-Ama orada bir hata var, düşeyazdım değil, düşe yazdım olacaktı...

Lan beğendim walla yazımı aferim bana. Bu arada T.la msn geyiğimiz hâlâ sürüyor, buyurunuz, biraz kırıntı. Gece gece nasıl saçmalanır. Okuyunuz, gülünüz.

C: ama bitmedi vaktin varmı
C: yatcan mı
C: sahura kadar burdamısın yoksa
T: bi saat falan daa burdayım
C: ok
C: ulan 4 te sahur zaten
C: 3 e kadar durdun 4 e kadarda dur bari
C: ha bu arada lise tayfası toplu iftar yemeği olayımız olabilir ilerde, top bul biyerlerden
T: haha
T: ulen
T: sahur yapmıom yaa ben
T: toplu iftarda yaparım
T: ne zamn
C: nie yapmıon lan aç aç gezilir mi?
C: ye evladım aa aç ağzını bakim
C: Allah zihin açıklığı versin
C: amin amca
C: ne yedirdin bana
C: pekmez pekmez
T: ya pekerse
C: haha
C: pekmez evladım
T: ama ben korkarım
C: kaç yıldır yediriyorum ben bunu
C: hiç pekmedi şimdiye kadar
C: korkma evladım ya, problem çıkmaz, havuz mu bu?
T: her an pekebilir
T: ben risk alamam
C: ben pekmez diosam pekmez, kaç yıllık pekmezi pekertti ya haylaza bak
C: zamanı belli değil
C: seninde müsait olduğun bi gün
T: hımmm
T: en çok oruç tutan ben olduum için mi
T: Hehe
C: Keh
C: yok, en belirsiz izin yapan sen olduğun için
T: Hehe
Hahayt, gece gece güldüm valla. Ulan saat kaç oldu ya, yatmayayım bari.

Üni-Mani

Geçiyor, bugün de geçti. Günlük be, zaman hızlı geçiyor farkında mısın?

Depresif değilim ya, aksine iyiyim... Tez enstitüde bekliyor, aman beklesin, sunum hazırlanacak, amaan hazırlarız, biter mi bitmez mi, biterse biter bitmezse bitmez, salla... O kadar okumak yan etki yaptı, artık okulu çok taktığım söylenemez. Hatta okulu taktığım söylenemez. Okuma hevesine kapılmış delikanlılar genç kızlar okuyun da adam olun. Ama adam gibi okuyun. Ya tabi şimdi böyle ÖSS sonrasında ak sakallı dededen öğütler gibi olmasın ama, ben lisedeyken hayal ettiğim üniversite ortamını bulamadım üniversitede, yüksekte bulurum belki diye yüksek yaptım o daha beter. Tecrübeli bir öğrencinin yazılarını okuyorsunuz ona göre, işkembeden sallamıyoruz bunları. Çok işinize yarar bunlar, tercih rehberi falan hikaye...

Bir kere üniversitede gereksiz bir "geniş"lik var. Üniversiteye yeni başlayacak olan arkadaşlar bakınız, "Hoca 10 dakika gelmezse ders düşer, hadi dersi düşürelim" lafı uydurmadır, kanmayın. Üniversiteyi özgürlüklerinin doruk noktası olarak gören arkadaşların sersem saçma inanışlarıdır bunlar. Çünkü siz dersi düşürürsünüz, ama 5 dakika sonra o hoca muhakkak gelir. Ve yine muhakkak sınıfı terketmeyen insanlar olacaktır. Gelen hoca da yoklama yapmadan gitmez. Mal gibi kalırsınız ondan sonra, milletten ders notu dilenmeye başlarsınız.

Sonra, hocaların gözüne girmek için sınıfa tepegözü getirme, tebeşir bulma (ki pekçok günümüz üniversitesi hâlâ tebeşir kullanır), gibi aktivitelere hemen atlamayın, çünkü bu tip işler ilk tutanın elinde patlar. Kitlerler sana tepegözü sene boyunca sınıf sınıf taşır durursun.

Üniversitede sınıf başkanlığı kavramı, bölüm başkanına yalakalık yapma becerisi ile doğru orantılıdır. Ama başkanın sınıf içinde hiç bir yaptırımı yoktur, "Lise mi lan burası" diyip oturturlar adamı, çok fazla heveslenmeyin. "Harbiden de, lise mi lan orası ne başkanı."

Endüstri okuyacak olan arkadaşlar, ilerde Taylor diye bir adamla tanışacaksınız, çok yormayın kafanızı anlayacam diye, adam çözmüş olayı, ezberleyin gitsin. Bir de Makine Mühendisleri size sürekli "Makine'den ayrılmış bölümsünüz siz" falan diyeceklerdir. Telâşa hiç gerek yok, "Makine Elemanları sınavınız ne zaman?", "Akışkanlar nasıl gidiyor?" gibi sorularla düşmanı püskürtebilirsiniz. Yok yok düşman değil, kardeş onlar kardeş, ah canlarım benim.

İlk haftalarda, muhakkak sınıfta fırlama tipler olur, gözlemleyebilirsiniz zaten, bu arkadaşlar böyle nedense sürekli bir aktivite, sosyalleşme, kaynaşma çabası içinde olurlar. Göze batayım, ortamlara akayım, okulda tanınayım gibi heveslere kapılırlar, komik olurlar aman diyeyim. Başka da bişey demeyeyim.

Sakin olun ya, cool dostum, yok mu mp3 player'ın falan, al dinle paşa paşa, ne ortamı. Dersine bak, ilk haftalardan sorarlar hocalar hep. Çok sıkıntı çekersen ben sana bir playlist yollarım, gençliğe hizmetimiz olsun o kadar. Sizler bizim geleceğimizsiniz, bizi mahvetmeyin. Çüş lan sanki ben çok yaşlıyım, ne diyorum ya sapıttım iyice. Hem banane, okursanız okuyun okumazsanız okumayın, hatta okumayın, önce ben bir iş bulayım, sonra okursunuz, işsizlik var kardeşim, habire bitirip bitirip geliyorsunuz okulları, dellendirmeyin adamı.

Hadi bak bu yazı uzun oldu 3 şarkı birden önereyim size bugün...

"The Cranberries - Salvation"
"Blackmore's Night - Play Minstrel Play"
"In Flames - Reroute to Remain"

Pazar, Eylül 17, 2006

Dingilizce

İngilizce öğrenmem lazım ya... Yani ingilizce biliyorum ama daha çok öğrenmem lazım. Bugün bir iş başvurusunda bulunsan "tofıldan kaç aldın" demezler mi adama, derler. Derlerse, ben ne diyecem, "hay tofılınızı s...m" diyemem herhalde. İngilizce söylemek lazım, Türkçe anlamaz bunlar. "f...k your toefl" o zaman. Keh keh. Yok yok tamam, yarı sansür uyguladım işte, sevmem küfürü zaten fazla. Ay ne kadar kabasın tüü. Ya tamam işte sansürledik, amaan, oku oku hadi boşver.

Evet o yüzden hemen ingilizcemi geliştirmek için kollarımı sıvadım. Türkçeyi nasıl öğrenmiştim ben, eskilere dön, dön dön dön. Fişler? Yok çok eski oldu. Ortaokul? Hımm evet, bilinmeyen kelimeler, ok. Cümle içinde kullan. Oo tamam buldum.

Eveet, bilmediğimiz kelimeleri çıkaralım önce, sözlük gelsin. Geldi. Şimdi tabi bilmediğim kelimeleri bilmediğim için hangi kelimeleri bilmediğimi bilemem. O yüzden rastgele kelimeler seçeceğim sözlükten, rastgele sayfaların rastegele kelimeleri...

drum: davul
kibosh (kay'boş diye okunuyormuş): saçma zırva.
medieval: ortaçağa ait
proctor: Üniversitede disiplin memuru, procter & gamble vardı bir tane ama alakasız herhalde, bu arada gamble kumar demek yaw, kumarlı şirket ismi mi olur acayip.
rabble: gürültücü kalabalık
turbot: kalkan balığı

Evet cümle içinde kullanalım da kafamıza girsin değil mi kelimeler;

I've seen drum.
I've seen kibosh.
I've seen medieval.
I've seen proctor.
I've seen rabble.
My mother has got a turbot.( :p Bu farklı olsun bari)

Eveeet, hiçbiri aklımda kalmadı süper. :p (Ya gerçi bunlar bildiğim kelimelerdi hep zaten, ama öyle sezinledim yani sanki bilmediğim kelimeler olsaydı kalmazmış gibi geldi, oof ne diyorum ben ya.)

Perşembe, Eylül 14, 2006

Untitled

Astrolojik antoloji sürmesin hayatımızı, dart okları 12'den vurmaz ki her zaman. Bazen 11, bazen 9, bazen de 911.

Son vuruşta yaptığın gol hatırlanır hep, maçta nasıl oynadığın çok da önemli değil, nerede bitirdiğin önemli sonunda. Yerde yada omuzlarda, aslında o da önemli değil, omuzlardaysan yanında kimse yok, yerdeysen çimenler hep yanında, onlar sadık dost, ne kadar ezsende maç boyunca. Şarkının sonunda başa almak istemek önemli şarkıyı. Beğenimin dışa vurumu bu. Ruhumun hava durumunu anlatmalı şarkı. Geceler soğuk ve karanlık, gündüzler sıcak ve canlı. Çölümsü bir rüyadaysan, vahada su içiyorsan, muhakkak yeşil bir palmiye vardır üzerinde sana gölge yapan. Mavi gökyüzü upuzun uzanır başının üzerinde, ufuk çizgisi o kadar uzaktır ki göremezsin. Ama gidersin yinede. Ufuk çizgisini göremesende, umut vardır beraberinde. Hızmalı çöl bedevisi deve kervanını çekerken karşıdaki kum tepesinde, gölgesi uzar, yanına kadar gelir kızgın kumların üzerinde. Tam fotoğraflık bir enstantenedir, ama makinen yoktur... Nihayetinde herşeyi nihayetlendiren nihai vuruştur...

Salı, Ağustos 29, 2006

Mor Derinlik

Gece günlüğü; giriş sayısını unuttum... Neyse...

Yahu bu gitarlar beni öldürecek vallahi. Aşırı dozda "Deep Purple" yüklemesinden sanırım patlayacağım birazdan. Ya tabi bir de evde yalnız olma fonksiyonu var, yani bu fonksiyonu çizmek istersek, zamanla birlikte ses düzeyinin de arttığı logaritmik bir eğri gibi düşünebilirsiniz. Ayrıca zaman ile birlikte yemek stoğunun da hızla azaldığı ve artan azalmalar kanununa göre de yarın sıfıra ulaşacağı bir eğri olarak da düşünebilirsiniz, her halükârda aç kalan ben oluyorum. Müzik karın doyurmuyor kardeşim, acil yemek yapmayı bilen birileri lazım. Sürekli patates yenir mi ya? Pilav yapmayı deneyecem yarın, yani bugün. Yoksa cidden derin morluklar oluşacak bende. C abinin Deep Purple Arşivini ele geçirdim dün, yani bugün aslında, yazarken bugündü, şimdi dün oldu. Bilgisayarında işimiz vardı biraz. C abi, amcamın oğlu olur, (da bundan size ne? dimi? evet) Neyse, iyi oldu akşam yemeğini orda hallettik. Yoksa evde Yeke-Yeke Pilavı yapacaktım, ama sanırım yarın yapacam, yani bugün yapacam, nasıl olacak bende çok merak ediyorum. Aile efradı sanırım 2 3 gün daha gelmeyecekmiş. Bir de ben niye böyle koştura koştura yazıyorum ki anlamadım, ne acalem var, hoop yavaş...

Amcamlara giderken gene çatısından içine göçtüğüm kömürlüğü gördüm. Hâlâ çatısı delik. Ben deldim. Küçükmüşüm yaw o zaman, delik baya dar, nasıl sığmışım ordan hayret.

- Efendim?
- %&% +&=& %+& ^!!!!!!
- Pardon abi anlamıyorum...
- +!!+^&% +/&%()) /%/%+%+ '^+%/% /%&/&%!!!
- Abi ne diyorsun ya?
- &%+%'% Kıs &%+ Ulan &&%+ Şu &%+ Müziğin &%+&^/ Sesini...
- Tamam :))
(Bu yan apartmandaki adam da çok uyuz...:)) )

Gecenin şarkı sözü:
Been so many words so much to say
Words are not enough to keep the gunnnns at bay!!!
(n 'ye basarak ve uzatarak. Yoksa tadı çıkmaz :) )