Pazar, Haziran 14, 2009
Devam
Çarşamba, Nisan 16, 2008
Noksanlar
Şu doksanlar pek acayipti aslında. Seksen sonları doksan başları. Güzeldi. Noksan gibiydi millet biraz. Modayı takip eden birisi hiç bir zaman olmadım, ya da trendleri falan. Üstelik ben doksanlarda Tineyc Mutant Ninja Törtılsla koltuklarda zıplayan, elindeki mandolini gitara benzetip MFÖ klipleri çeviren, Kozbi Ailesini hiç kaçırmayan, Susam Sokağında en çok Kurabiye Canavarını seven, Edi ile Büdü'yü çocukluk idolleri olarak gören, kıvırcık saçlarına tarak girmeyen, ilkokuluna bir sene sabahçı bir sene öğlenci giden, siyah önlüğü olan, akşam ezanı olmadan eve girmeyen, adının rulman olduğunu lisede öğrendiği o zamanlar bilyeli denen rulmanlardan tekerlekleri olan 4 tekerli arabalarla yarış yapan, sokağın sonundaki lastik tamircisinin hurdaya ayırdığı lastikleri aşırıp sokağın diğer ucundan yuvarlaya yuvarlaya yarıştıran peşinden koşan, sokak köpekleri doğurunca yavrularını paylaşan, yarası beresi eksik olmayan bir çocuktum daha. Trend falan da neymiş, ayrıca bananeymiş. Bu tip şeyler ablalar abiler izlerken göz ucuyla bakılan, sonra sokağa kaçılan konulardı hep. Hehe, bugün şöyle bir bakınca, o zamanlardaki giyim kuşam falan, saçlar maçlar, makyaj, o zamanlar sanki başka bir dünyaymış gibi geliyor, herkes başka bir âlemmiş. Dansları falan saymıyorum, ayrı bir tez konusu bile olabilir onlar.
Müzikse, o zamanlar genç kategorisinde olan ablamların playlistinden ibaretti benim için. Evde ne dinlenirse ya da izlenirse bir şeyler kalıyormuş demek ki akılda. Çünkü geçenlerde şu aşağıdaki klibi tv'de görünce ve sözlerini hatırlamasam da mırıldanmaya başlayınca acayip bir şey kapladı içimi. Çocukluk yıllarıma gittim sanki. Hâlâ da gelemedim galiba.
Hehe, hey ahbap kayayı mı yedin?
işin yok mu derdin var
Sayın ... Cumhur ... ;
“Amacı ve ona ulaşmak için çabası olmaksızın hiçbir insan yaşayamaz." Dostoyevsky
İlanımıza yapmış olduğunuz başvuru için teşekkür ederiz.
xxx olarak var olma amacımız, hedeflerinize ulaşırken ihtiyaç duyduğunuz desteği verebilmektir.
Herkes, hayatının belli dönemlerinde bir şekilde fikir almaya veya görüş paylaşmaya ihtiyaç duyar.İşte öyle zamanlarda burada olduğumuzu bilmenizi isteriz.
Özgeçmişinizin bilgi bankamızda, ileride doğabilecek uygun iş olanakları için gizlilikle saklı tutulacağını bildiririz.
Özgeçmişinizdeki değişiklikleri güncellemeniz ilişkilerimizi daha sağlıklı ve kalıcı kılacaktır.
Başarılarla dolu bir iş yaşamı dileriz.
Saygılarımızla,xxx
03.03.2008'de başvurduğum bir ilandı bu. Bugün mail göndermişler. Allah'tan ilanlara başvurup unutuyorum, yoksa bekle Allah cevap bekle.
Şimdi saygıdeğer güzel yetkili, sen ne diyorsun yahu? Dostoyevskiyi falan karıştırma, öyle alengirli lafları yemez bu bünye. İki saat de yazı döktürmüşsün, şöyle de böyle diye. Laflara bak, bilmemkim olarak var olma amacımızmış, ne amacı yahu, bilmiyoruz sanki biz sizin amacınızı.
Fikir almak istesem, kusura bakmayın da bana bir ay sonra cevap gönderen kaplumbağavari anlayışınızdan istemem, teşekkür ederim.
Mümkünse özgeçmişimi bilgi bankanızdan çıkarabilirsiniz.
Bir an önce batmanızı dileriz.
Saygılarımızla.
Cumhur.
İş arama sürecinin böyle eğlenceli yanları da yok değil. Daha pek çok bu tip ilginçlikler var, zamanla yazarım buradan.
Pazar, Nisan 06, 2008
Gece geçiverip Duran geçen Günün emesenlemesi
Home Sweet Home: eyvallah yorgunum yeni geldim işten
Cumhur: naptın
Home Sweet Home: çalıştım napıcam adama bak
Cumhur: naptın yani
Home Sweet Home: nasıl naaptın lan genel bildigimiz bahsettiğim şeyler
Cumhur: mesela
Home Sweet Home: lan akşam akşam sorguyamı cekiyon beni
Home Sweet Home: hat actık hat kapattık manevra yaptık deger aldık deger verdik falan filan işte
Cumhur: yani?
Home Sweet Home: cumhur (biip) (biip)
Cumhur: bak şuraya kadar, ben sadece 6 kelime yazdım, sense 54, nasıl yorgunluk bu anlamadım.
Home Sweet Home: comhur (biip) (biip)
Cumhur: hehe, moralin bozuldu dimi
Cumhur: ayrıca benim adım cumhur
Cumhur: comhur değil
Cumhur: önce arkadaşlarının ismini öğren
Home Sweet Home: biliyorum direkt olarak şahsına küfretmemek için comhur yazdım
Cumhur: nasıldı işler
Home Sweet Home: sen önce arkadaslarının ne kadar düşünceli oldugunu oğren ukala nolucak
Cumhur: haha
Cumhur: kötüyüm ben napim
Cumhur: cumartesi gidiyoz
Home Sweet Home: nereye gidiyonuz
Cumhur: sen de geliosun
Home Sweet Home: nereye geliyorum
Cumhur: bizim gittiğimiz yere
Home Sweet Home: (biip) (biip) nereye gidiyonuz
Cumhur: bunu sormuştun
Cumhur: sen de geliosun
Home Sweet Home: cevap vermedin ama (biip) (biip)
Cumhur: lan geri V'ın nişanı yok mu
Home Sweet Home: nerede
Cumhur: sen bize takıl biz seni götürürüz
Home Sweet Home: lan sen yuksek lisans yapmış hatta askerlik bile yapmış bi adamsın ama hala su basit soruyu bircok kez sormama ragmen cevap vermedin
Home Sweet Home: yorgun halimle uzun uzun küfrettiriyorsun evin içinde
Cumhur: sen de koskoca yüksek lisans yapan adamsın bi cevabı benden alamadın
Home Sweet Home: ha karşımdaki dolap ha sen ..ikinizden de cevap yok hadi o odundan yapıldı sen neyden yapıldın kalas
Cumhur: hakaret etme, odun da olsam hislerim var benim
Home Sweet Home: lan oğlum yalvarmam mı lazım şu sorunun cevabını vermen için ctesi nerde olacak bu nişan
Cumhur: restoranda
Cumhur: bi dakka burnum kanıo gelcem
Home Sweet Home: çok mu baskı yaptım lan yoksa üzüldüm bak şimdi
Cumhur: yok lan başparmağımı sokmaya çalışıodum ondan oldu
Cumhur: neyse kavak yelleri başlıo gittim ben şimdilik
Notums: Arkadaşlarıma bana bu tip sakat zamanlarımda katlandıkları için sonsuz sevgilerimi sunarım.
Dertliyim, derdim Dünyadan büyük. Mesela Satürn kadar olabilir. Hem halkaları da var. Eğlenceli. Ayrıca müzik dinlemezken daha güzel yazdığımı keşfettim. Yani bana göre güzel tabi, göreceli bir kavram bu güzellik. Yani gören var göremeyen var. Mühim olan zaten mânâlı gözlerle bakabilmek değil mi şu geçiverip duran hayata.
Cuma, Nisan 04, 2008
Umman
İnsanların sürekli deniz gören evlerde oturmak istemeleri, birbirlerinin içindeki denizi göremiyor olmalarından mı kaynaklanır? Yoksa insanların içinde deniz yok mudur? Yoksa ben neden görüyorum? Ya da ben saçmalıyorum galiba.
Dağınık Fikirler
Acayip rüyalar gördüm, hayırdır inşallah, üzerime iyilik sağlık. Bu da garip bir durum, çünkü ne gördüğümü hiç hatırlayamıyorum, ama sadece acayip olduklarını hatırlıyorum.
Hiç bekleme günlükcüm ne yazacak acaba diye, çünkü hiç bir şey yazmayı düşünmüyorum. Zaten uzamayan paragraflardan da bunu anlayabiliyoruz. Zaman geçiriyorum sadece.
Ayrıca bence blututlu kulaklığı olan televizyonlar icat edilmeli. Eğer edildiyse tamam. Ama edilmediyse telif hakkı benim bak, önce ben düşündüm bunu.
Babam bilgisayar kursuna başlamayı planlıyor. Destek verelim.
Enişte adsl üyeliği yaptıracakmış. Araştıralım.
Bankamla olan aşkım hâlâ bir mevye verebilmiş değil. bilmemkaçküsür yetale lazım bana. Var da vermeyeceğim. Eve haciz gelsin, anneme daralmalar gelsin diye bekliyorum. Manyakım çünkü.
Aa ben reklam yazarlığı sertifika programına başladım bu arada günlük. Programın parasını kredi kartımla ödemeyi düşünüyordum, ama artık kartım da yok. Ne halt edeceğim hakkında bir fikrim de yok. :( ühühüü.
Cumartesi günü teee ilkokuldan beri dostum kardeşim arkadaşım nişanlanıyor. Nişanda bir şey takmak lazım mıdır? midir? müdür müdür müdür?
Aaa Cumartesi kursum var benim. Ulan o kadar da para veriyoruz, gitmeden de olmaz şimdi.
Veremiyor da olabiliriz. Nişana gidelim en iyisi.
Neyse ben kafamı toplayayım da biraz bakarız sonra.
evreka
"Bu asansörden çıkınca kendime bir tekne alıp orada yaşamaya başlayacağım."
Küt diye aklıma geldi. Az önce izliyordum, "Mesajınız Var" filminde. Asansörde kalan bu film kahramanlarımız sırayla asansörden çıkınca ne yapacaklarını söylüyorlardı, ben de ekledim onlar susunca, "Ben de bu asansörden çıkınca vesair vesair."
Unutmuştum bu konuyu da şimdi aklıma geldi. Neyse. İçimde tarifi namümkün bir hissiyat var. Boşluk gibi biraz. Hani hiç bir şarkı yetmez ya bazen öyle. Arşivimdeki en scream vokalleri dinliyorum olmuyor, en hard gitarları çaldırıyorum olmuyor, en partiküler davulları işliyorum olmuyor, en en en sakin melodik romantik tınıları patlatıyorum, beynim zonkluyor. Çalsın elleşme. Ben de böyle boş boş monitöre bakıp yazmaya devam edeyim. Bari bir LCD monitör al kendine. Bu bahsi kapatabilir miyiz? Zira az daha Trakya ellerine gidecektim kamyon kasasında bu yüzden. Hah, komik geldi.
Dün ablama gitmiştim ya günlük, dün müydü yahu, yoksa önceki gün müydü, neyse. Tam çıkacağım evden, üstümü başımı giyiniyorum, niye soyunuk muydun ki? Yok lafın gelişi. Küçük yeğen koştu koştu, sağ bacağıma sarıldı, ağaca sarılan koala misali. "Yayı ditme" dedi. "Olur" dedim "Ditmem" geçtim biraz daha oyalandım orada burada. Sonra "Hadi ben gidiyorum" dedim. Bu sefer büyük yeğen geldi bacağıma sarıldı, ağaca sarılan diğer koala misali. Haha. "Gitcem olm bırak bacağımı geç oldu" dedim. Küçük yeğen geldi, abisini çekiştirmeye başladı, "Bırak ditcek, ditcek bırak" diye. Hehe, işte buna ne diyeceğimizi bilemiyoruz günlük, biraz kıskançlık var galiba.
Şimdi tabi ben bu kadar geniş spektrumlu şarkılar dinlerken, hemen başımın sol tarafındaki camın diğer tarafında annemin yüz halini de merak etmiyor değilim. Benim odam bir gariptir. Eskiden mutfaktı zira. Sonra yoğun yıkım ve tadilat çalışmalarıyla bir oda siluetine kavuşturuldu. Ama mutfak olduğu için, o zamanlardan kullanılan servis penceresi hâlâ bu odanın mutfaktan kalan bir anısı olarak benim tüm özel hayatımı gözler önüne serebilmekte. Yukarı doğru sürgülü kızak şeklinde açılan (Bakınız: kayan kapaklı cep telefonları) bu pencere hayatımı bazen çekilmez bir çile haline getirebiliyor. Zort diye bir anda pencereyi açıp "Dayı naber" diyen yeğenlere ve "Napıosun" diyen ablalara, tık tık tıklayan aile bireylerine inat sükûnetimi koruyabiliyorum. Çünkü biliyorsunuz söz gümüşse, scud bir füzedir.
Çalan şarkımızı tüm dünya koalalarına armağan edelim. "Three Days Grace - Animal i have become" Sevdiğimiz bir parçadır, zaman zaman psikopata bağlanıp tekrarlarca dinlediğimiz vâkidir. Hatta dur bakalım klibini bulalım.
Benim bu asansörden çıkmam lazım.
Çarşamba, Nisan 02, 2008
fckng mny
"The Used - The Taste Of Ink"in klibini buldum yahu, ekleyeceğim sana şimdi. Neden bu kadar önemli? Çünkü mesajı okuduğumda bu şarkı çalıyordu. Bankamla aşkımızın şarkısı bu artık bizim.
Circle Circuit
Merhabanın büyüsü. Büyümenin tarifsiz acısı. Acımın çok fazlası. Fazlalık düşüncesi. Düşünce kalkmanın gururu. Gurunun Ferrarisi. Feri kaçık bakışlarım. Akışkanı başka fikirlerim. Fikrikablelvuku hissiyatı. Hissikablelvuku kullanımı. Kullanım kılavuzumun kaybolmuş olması. Olmayan şeylerin beyinsel görüntüsü. Görüntü yönetmenimin işini iyi yapamaması. Yapılamayan herşey için uydurulan mazeretler. Mazeretlere inanan kendim. Kendime inanamayan ben. Bencil bir dünya. Dünyaya tekrar merhaba.
Punto
Bugün akşam sefası günüydü, Yıldırım Bekçi abimizden dinledim her ne kadar sesi beni etkilemese de müziği etkiledi, ki önce "Annneeeeww, Orhan Baba'dan geliyor" diyerekten tavrımı belli etmiştim salondan hole doğru böğürerek. Sonra bunu Orhan Baba'nın değil Ajda Hala'nın söylediğini hatırladım. Sonra da bir bilgisayarımın olduğunu hatırladım, üstelik internetimin de olduğunu hatırladım, hatırladım da hatırladım. Geldim indirdim. Korsana hayır, LimeWire'a evet. İndirip dinliyorum kardeşim, n'apayım param yok. Hem, "İstemem bayramlık koyunum ölsün, istemem kaşığıma teke sürünsün, ben milyonda bir de kalsın deseydim, istemem kafamdan bardak dökülsün."
Sonra hem eski hem yeni versiyonunu buldum. İkisi de güzel, "Dert Bende3.0" bir de "Dert Bende 3.1 Beta" Döndür döndür dinle. Neyse, bugün bizi televizyona kilitlemeyi başarıyorlar yayın organları sağolsunlar, bu konuda çok başarılılar. Önce "binbirgece", arada "akşam sefası", derede "tamam mı devam mı", bir de en sonunda kabus gibi "şansa bak". Yahu izlemem de işte boşluk ve bıkmışlık ve bezginlik ve sair bütün sıfatlar beni bunlara itiyor. Özellikle bugün şu "şansabak"ta acayip gülesim geldi, A.Ç. kod adlı sunucu, eski hakem ve mevcut futbol yorumcusu, "büyükşef" kod adlı üst mevkisi ile telsiz bağlantısı kurdu. Yani tamam kardeşim kurgu hepsi biliyoruz, millet izlesin diye yapıyorsunuz, da, bari biriniz Türkçe konuşurken, ötekiniz İngilizce cevap vermeseydi. Dingilist bir durum oldu. Hehe, güldük ama iyi oldu, neyse.
Bugün yeğenimi karşılamaya ablamların evine gittim, zira ablam bizdeydi, çocuğun okuldan geldiğinde kapıda kalmaması gerekiyordu ve buradaki stratejik görev benimdi. Tam bir görev bilinciyle bunu yaptım, evet, gittim ve bir çocuğun kapıda kalmasını engelledim. Aaaa bak bunu yazınca aklıma geldi, yeğeni beklerken "Eagle Eye Cherry" den bir şarkı dinlemiştim tv'de, dur onu indireyim. Flashback oldu birden acayip, yandı yandı söndü, tutuştu da köz oldu hatıralarım, what is the matrix diyesim geldi. Dur bakim beklersen bulayım şu klibi. Hadi ekleyeyim hadi tamam, iyi saatlerime dank geldin. Dank.
Daha iyi bir kaydını izlemek ve dinlemek için buraya tıklayabilirsin. Ya da şuraya tıklayabilirsin. İstersen buraya da tıklayabilirsin. Oldu olacak buraya da tıkla bari.
Danke. Ben severim bu kartal göz kirazı. Bu klibi de tee liselerden miselerden hatırlarım. Zaman geçiyor günlük hem de hiç istemediğin bir hızla. "Hopdur" desen durmaz, "kopgel" desen yemez, "street" diyeceksin başka çaresi yok. Sokak tabiki gençler, kurcalamayın çok, çıkın gezin biraz açılırsınız. Ne diyorduk, "Kaşın alevse kasketin bir kor. Tenin tokluğunu gel bize sor. Gül yağında pembeleşmiş gibiyim. Sensiz kaşınmayı düşünmek çok zor."
Bu da böyle yeter.
Hadi ben de yatar.
Salı, Nisan 01, 2008
Takıl bana hayatını yaşa
- Alo! Oğlum nerdesin kaç saattir arıyoruz seni.
- Duymamışım, zor konuşuyorum zaten şimdi bak dinle.
- Efendim.
- Yemeğe gelemicem ben. Hatta yarın da gelemeyebilirim.
- Nerdesin oğlum, dışarda mısın?
- Merak etmeyin diye aradım.
- Nerdesin oğlum anlatsana.
- Ya param bitti, ışıklarda duran bir kamyonun kasasına takıldım eve yaklaşınca inerim diye, hiç bir ışıkta durmadı adam, şimdi de TEM'e saptı. Nerede durursa artık, hadi öptm. Babama selam söyle.
- Olur söylerim.
Senin baban bir t-rex'ti yavrum
Neyse, bir günü daha bitirmek üzereyim günlük, arkamda duran komodin ya da komidin ya da mandolin her neyse, üzerinde boyum kadar ik gazetesi birikmiş durumda. Hayatımda bu kadar çok gazete okuduğum bir dönem daha hatırlamıyorum. Türkiyedeki tüm işverenlerimize "Breaking Benjamin"den "Follow Me" isimli şarkıyı hediye etmek istiyorum. Ağğğlamak istiyorum sayın seyirciler. Böyle bir golü daha önce hiç bir kaleci yemedi. Ağla kardeşim tutan mı var, manyak mıdır nedir? Hatta ekleyeyim de sana gönüller şenlensin. Zaten şöyle bir tepeden baktım da sana aziz İstanbul, bayağıdır şarkı eklememişim ben sana. Al sana, dıkşın.
Şu elle yapılan bir metal işareti var, işaret ve serçeyi kaldırıp diğerlerini başparmakla toplayıp yapılan hani, boynuzlu el meselesi işte. Bu işareti ilk olarak Ronnie James Dio'nun babaannesinin ya da anneannesinin (orasını tam bilmiyorum) yaptığını biliyor muydunuz?
- Hı? Ne? Birisi maydanoz mu dedi?
- Maydanoz değil muydunuz dedim.
I hate!
This wait!
Ben bir çevrimdışı içeriğim anne.
Kimsenin refresh'e tıklamadığı.
Son Mon
"The Used - The taste of ink" oldu şarkımız, ne güzel şarkılı türkülü gidiyoruz bak bugün, sıkılmıyorsun değil mi, ben sıkılıyorum ama, imza limon. Böyle scream vokaller iyi geliyor. Arada çok lazım olduğunu vurgulamam da fayda var. Bak mesela "scream" diyoruz, baştaki "s"yi "es" olarak okuyunca "eskrim" gibi okunuyor. Ya da "snek" tv var, o da "esnek" oluyor. İlginç şeyler bunlar.
Ne yazdığımı okuyunca baştan sonra, benim hiç Amiga 500'ümün ya da Commodore64'ümün olmadığını hatırladım. "Three Days Grace - Never Too Late" oldu şarkı. Evet hiç bir zaman çok geç değildir. O yüzden dur ve ne yaptığına bak. Sora sora Bağdat bulunur ve ayaklar yorganlara göre uzatılmalıdır. Bir pire için yorgan yakan müsriflerden olma sen de bu tüketim çılgınlığına kapılıp kendini kaybetme görüntüsü mutlu kalabalıklarda. Olur mu? Annem geçen gün bana dedi ki "Zor çekmeden lor yenmez" dedi. Düşük bir cümle yapısında yazdım bu satırları, 50milyon kere dedi denmez ki kardeşim bir cümlenin içinde. Ellen'i izliyorum 2 3 gündür e2'de. Komik kadın biraz. 11 yaşında Amerikalı bir çocuk çıkardı programına, otellerde açık büfelerde artan yemeklerin evsiz barınaklarına verilmesi konulu bir proje geliştirmiş. Aferin çocuum. Bu programların bizim ülkemizde eşleştiği programlara baktığımızda neler görüyoruz? adanzeye gibi, bilmemkimle hayatı paylaşalım gibi, zabaanan zabaanan zedazayan gibi, bilmiyorum ki başka neler var, bir de testi izdivacı programı var, o da ayrı bir acayip. Amaağğn, germeyin ben gece gece, şarkı ne oldu kuzum, "Idlewind - A Modern Way Of Letting Go". Bu da "Midnight Club - Play Station"dan.
Bunu yazmam lazım, "Gothart"
Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısın teyze? Bey amca sen? Bak bu grubun bir şarkısı var, "Pustono ludo i mlado" başka şarkıları da var da, bu çalıyor şimdi, shuffle'ı bozmayalım diye. Albümlerinin adına bakalım "Rakija'n'roll". Rakı rakı, bildiğin rakı. Yok içmem sağol.
Sağ elimde beş parmak, sol elimde beş parmak, inanmazsan gel de bak, gıdak gıdak gıt gıdak, yumurtam sıcak, biraz da peynir, aman efendim ne de güzel yenir. Baby Tv diye bir kanal var dicitürk'te. Horoz geliyor tavuğu öpüyor, tavuk yumurtluyor, yumurtadan civciv çıkıyor, yemek falan yiyor, büyüyor tavuk oluyor, horoz geliyor tavuğu öpüyor, tavuk yumurtluyor, yumurtadan civciv çıkıyor, yemek falan yiyor, büyüyor tavuk oluyor, horoz geliyor tavuğu öpüyor. Adamlar yüzyıllardır süregelen "Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa hangisi rafadandı?" sorununa çoktan çözüm bulmuş. Ayrıca bu hayvanların hayatları bu kadar da tek düze değil canım, arada bir tilki falan geliyor, tavukları alıp yiyor falan, bunu gören köy ağası Karabaş'ı salıyor, Karabaş köyün kangalı oluyor, Karabaş tilkiyi kovalıyor. Ertesi gün horoz erken ötüyor. "Küt" başını kesiveriyorlar. "Kim öpecek kardeşim şimdi bu tavukları?" sorunu baş gösteriyor o zaman da. Manda dama çıkıyor, yuva yapıyor, çünkü söğüt dalları artık eski popüleritesini yitiriyor. Bu arada şarkı "My Chemical Romance - I'm not okay" oluyor. Yavrusunu da sinekten önce damdaki kemancı kapıyor. Yaz mı gelecek nedir? O türkümüzün bir an böyle devam ettiğini düşündüm, ama devamını getiremedim. Biraz mırıldanalım. Mandamırılmırılmırl, aman, yavrusumırılmırmırmıl, amanını yandım. Yaz gelmiyor evet. Tiritlere banılıyor. Para verilip de alınıyor kardeşim bunlar, alooww. Yok öyle bol keseden beş dakikada Beşiktaş.
Şaka şaka, son mon değil lastik don.
1 Nisan şakası yapasım geldi :)
Pazartesi, Mart 31, 2008
Hi, I'm T0m
Kayli singıl yapmış bildin mi? Minog minog. Klibi var, beğendim valla, ama tarzım değil, "In my arms" galiba adı şarkının. Evet videosunu buldum oymuş. Hayır oymamış, şarkı oymuş yani.
Bana olan hislerini böyle bir şarkıyla ifade edebilmiş olması gerçekten çok fazla medeni cesaret isteyen bir davranış. Avusturalya vazifem sırasında tanışmıştık Kayliyle biz. Okyanustaki köpekbalıklarını araştırmaya gitmiştim yıllar önce. Plajda güneşleniyordu o da. Ona bakayım derken sol kolumu 4 tane büyük beyaza kaptırmıştım. Cankurtaranlar falan tabi koştular hemen, koştular olur mu be, nereye koşuyorlar, yüzdüler. Kayli de gönüllü cankurtaran olarak çalışıyormuş. Ben tabi tek kolla yüzemediğim için çok fazla su yuttum. Çektiler kıyıya. Heimlich manevrası yapmaya başladı bana. Suni teneffüs yaparken benim aklım teneffüse çıkmış sonrasını hatırlamıyorum pek. Daha sonra hastaneye falan geldi yaprak sarma getirmiş. Bir de vantilatör getirmişti sağolsun, çok sıcaktı o vakitlerde Avustralya, bir de moral olarak çökmüştüm tabi ben, Kaylicim de vantilatörün karşısına geçer şarkı söylerdi bana. Bu şarkı da o zamanlardan sözlerini yazdığımız bir parçaydı. Hastanede sürekli sorardı bana "How do you feel in my arms?" diye. Klibi dikkatli izlerseniz plajda güneşlenmesine, köpekbalıklarına, benim sol kolumu koparmalarına, hastanede vantilatör karşısında söylediği şarkılara ait göndermeler bulabilirsiniz. Babası karşı çıkmıştı ilişkimize o zamanlar. O da vurdu kapıyı çıktı evi terketti. Bak fena mı oldu ne güzel şarkıcı oldu. Sonra turneler falan görüşemez olduk. Seni takdir ediyorum Kaylicim, kolay gelsin. Annem mantı yaptı bak bekliyoruz bir gün.
Kaylicim arıycam ben seni.
Pazar, Mart 30, 2008
Crazy
Filmi anlatmayacağım tabiki, bir adam, bir nedenden dolayı akıl hastanesine yatırılır. Akıl hastanesinde bir kadınla tanışır, kadın adama birden çok bağlanır. Sürekli onunla gezer, onu daha önce kimseyi götürmediği, hani böyle kaçmak için kullanılan yerler vardır ya uzaklaşmak için herkesten, bu kadının herkesten uzaklaşmak için kaçtığı saklandığı yer bir ahırın üst katıdır. Oraya götürür. Konuşurlar falan. Sonra kadın adamı hiç beklenmedik bir anda öper. İşte burada bir replik vardır ki, süperdir.
adam: (şaşırmış ve biraz da çekingen bir ifadeyle) Daha hiç flört etmeden, nasıl bu kadar ileri gidebiliyorsun?
Cumartesi, Mart 29, 2008
yuğtub geldi hoş geldi
Çok sevdiğim bir klip günlük, eskilerde eklemiştim öncelerde, o yüzden şu anda yaşadığın dejavunu anlıyorum.
Neyse.
Keşke her şey gökten düşen bir kasetle değişse değil mi? "Music can change the world"dü ya hani? Hiç alakası yok biliyor musun? Bu sadece insanların, başta Bob'un, inanmak istediği bir saçmalık. Müzik kimleri değiştirebilir biliyor musun? Sadece içinde hâlâ çocuk olanları değiştirebilir. Ama herkes çok büyüdü günlük, her şeyi herkes çok biliyor. Doğruları falan var herkesin, hayatta yapmayacakları şeyler var, toleransları var, değerleri var, değerlendirme kriterleri falan var hele o pek komik, bir keresinde bana birisi şey demişti bundan yıllar yıllar yıllar yıllar önce, sevdiğimi sanıyordum sanırım onu, "Bak bu sana + puan kazandırdı" demişti. Ben de bir daha aramadım onu. Ne demekti ki günlük bu şimdi, "+ puan". Kerrat cetvelini kafadan saysaydım kaç puan alırdım acaba? Ama hocam ben hiç not için çalışmadım ki. Bu kadar mı materyalist oldu insanoğlu. Ezberci eğitimin pragmatik prangaları bunlar. Herşeyi rasyonalize etme çabaları. Halbuki hiç bir şeyin tekrarı yok. Sağlama ise sadece matematiksel bir sigorta, gerçel hayatın bir ritüeli değil.
Çocukluk insanın dünyada geçirdiği yıl sayısı ile alakalı değil yani günlük, kıssadan hisse, bu klibi ondan seviyorum. Mesela şurasını, (aşağıdaki resim)
5 keçi, 1 pantolon, 1 gömlek, 1 takke, biraz dağ, biraz kum, kaya parçaları, bir de sopa. Dansa hasta oldum, koptu gitti.
Cuma, Mart 28, 2008
Kedi medi pist mist

Hamdi Bey'in bilmem kaç katrilyonluk teklifini kabul etmiyorum. Benim satılık kutum yok. Son kararım, üstelik de eminim. Binbir gece de aynı şeyi sorsanız yine cevabım aynı olur. Kutumu açın. Kavak yelleri de esiyor olsa başımda, köprülerden de düşsem geçmeye çalışırken, bıçak sırtı gibi bir hayattan daha fazlasını bekleyemem zaten. Sabah programlarında insan sandığımız varlıkların yine insansı sunucularla diyalogları ne kadar güzel ve edebi bu arada, keşke bütün dünya buna inansa hayat da bayram olsa ve biz büyüdükçe temizlense dünya. Bu arada herkes de birbirini kesmeye ne kadar meraklıymış. Cinnet geçiren birisini kesiyor, haberlerimiz mezbahaya dönmüş. Bana yan baktıydı annemi kestim. Yemeği tuzlu yapmıştı karımı doğradım. Saçım dökülüyordu çok kızdım kafamı kestim gibi mantıksız ve ucuz ve roman ve pulp ve fiction. Uzaya kimseleri atmıyorlar mı bu aralar? Duymadım hiç. Astronotları dünyadan kaçmak isteyen maceracılar olarak adlandırsam ayıp etmiş olmam herhalde. Ya da şey olabilir, "Bunlar zararlı kardeşim fırlatalım gitsinler, bakarsın geri gelmezler" türünden mi organizmalar? Kalanlara vahlar o zaman. Akşam sefası günü bugün, peki ama günlerden ne? Ajandama bir göz atsam hiç de fena olmayacak, ah unutmuşum, henüz bir ajandam dahi yok. Takvimlere baksam? Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun. Astrolojim zaten hiç bir zaman iyi olmadı. Mevsimlere baktırdım, kar yağacak dediler, yağmadı. Sen, beni mi andın bugün kalbim çınladı.
Kutumdan da 1 ytl çıktı. Bozdur bozdur harca.
Bu koşturmacanın müziklerini "Mudvayne" yapmıştır. "TV Radio" mesela.
Kedi benim değildir. Ama benim de kedim vardır. Hem de iki tane vardır.
Ama eve sokmam tüyleri dökülür, kist mist yapar, pist mist.
Eve girip çıkan çocuklar var, pist. Kapıdan kovuyoruz balkondan geliyor bunlar. Balkona da çıkamaz oldum mirim, nedir bu işler?
Turn off the radiooo
Turn of the tv.
Perşembe, Mart 27, 2008
Rhyme and flow
Enteresan enstantanelerle dolu bir nehir yatağı mıdır bu hayat eğirisi avcumuzdaki? Debisi neyle hesaplanır? Hayat bir nehir yatağıysa, bizler bu nehir yatağındaki taşlar mıyız, zaman dediğimiz çağlayan suyun aktıkça bizi aşındırdığı?
Neyse. Bu sorgulamamıza bir ara verelim zaten pek de keyifli yaptığımı söylemem, daha uzun ve, buraya bir şey bulamadım, daha uzun bir sorgulamamızı ileride yaparız. Bugün bizim büyük yeğen, önce doğan, sayesinde Ceza'nın yeni klibini dinledim, dinlemekle de kalmadım izledim, izlemekle de kalmadım, kendime mp3'ünü yaptım. "Hiç yok deme hit çok".
- Len sen Ceza da mı dinliyorsun?
- Evet dayı ya süper dimi?
- Evet güzelmiş len.
Ceza'yı pek dinlediğimi söyleyemem, ama nasıl diyorsunuz siz, sound'u çok güzel bu şarkının, yeaa, hani lafların oturduğu bir fon var ya, bayağı hoş hem de, sadece fondaki melodiye takılmış durumdayım, aferin lan helal.
Gece msn geyiği notumsusu:
Hasan: depresyona girdim yine (biip)(biip)
Eğleniyor muyuz, hayır. :)
İş Macunu
Bir "Slipknot - Wait and Bleed",
İki "Avenged Sevenfold - Bat Country",
Üç "Mudvayne - Determined".
em-pi-üç başla. Pi eşittir üçvirgünondörtküsür.
Keşke imkan olsa da bunları sana çakabilseydim günlük ama malesef şu an için elimde hiç çivi kalmamış. Toplu iğne de tutmaz şimdi, teğellesem durmaz, hem de eğreti durur benim simetri takıntım azar, benim de kafam bozulur. İyisi mi bu bahsi kapatalım Nalan. Başka sefere inşallah. İnşallah bebeğim. Kes cevap verme bana. (Oğlum bak bu kıyağı kimseye yapmam eklemeyeceğim dedim ama yan tarafa ekleyeceğim şarkıları, şşş kimse duymasın, tamam okey. Okey denmez ona geri, okay. Tamam okay. Okay.)
van tu tri, goowww.
Kafamın dolu olduğunu kabul ediyorum ama bu kadar da dolu olduğunu bilmiyordum günlük, bugün kendi kendime çok acayip şaşırdım. "N'apıyrum lan ben" falan oldum. "N'apıyrum" demedim tabi "N'apıyorum" dedim, yazarken o öyle yazıldı bir anda. Yüzümdeki kılları, ki onlara sakal ve bıyık diyoruz, kesmek üzere lavabonun önünde konuşlanmıştım. Bir yandan çamaşırları yuğmakta olan anneme, hayatta ne yapmak istediğimi hâlâ bilmiyorum anne, acaba astronot mu olsam gibisinden saçma serzenişlerde bulunurken bir yandan da traş olmak için yüzüme, elime aldığım tüpün içinden çıkan hoş kokulu şeyi sürüp fırçayla köpürtmeye başladım. Köpürmüyordu meret. "Az sürdüm herhalde" diyerekten biraz daha aldım, biraz daha aldım, biraz daha aldım. Annem de yuğmakta olduğu çamaşırlardan başını kaldırmadan bana bir şeyler söylüyordu, tam net hatırlayamıyorum şu anda ne dediğini yazamayacağım. "Ulan neden köpürmüyor bu meret?" diye sertçe homurdanıp elimde tuttuğum tüpe kızgın bir bakış fırlattığımda, onun bir diş macunu olduğunu gördüm. İşte o an bittiğim andır günlük. :) Haha pek bir güldüm kendime lavabo başında.
Bak demiştim ya en başta, hâlâ bakıyor musun? Bakma bakma. Müzik dinle evlat kafa yapsın istiyorsan. Kimsayal şeyler seni mutlu edemez, zaten kimyan da kötüydü lisede, herkesin kötüdür takılma bunlara. Benim iyiydi de ne oldu boşver. Kimyon da kötüdür çok kokar, kamyon da kötüdür çarpar falan ayrıca. Elektrik de çarpar, ama o iyidir. Ama iyi diye de gidip prize falan sokma elini kolunu. Analar babalar, aloo, size diyorum hey, manyak mısınız siz? Kitap falan okuyor musunuz? Çocuklarınızın yanında kitap falan okuyun dalıp gitmeyin televizyona öyle koyun gibi. Rol model diye bir şey var, çocuklar size bakıp bakıp embesilleşiyorlar ondan sonra. Önce bir kendinizi geliştirin de, çocuklarınızın gelişimini ondan sonra sorgulayın. Şimdi bu yazıyı okuyan çocuklar, sizinkiler böyle insanlar değiller merak etmeyin, onlar kitap okuyorlar, sizleri de çok seviyorlar ayrıca, televizyona emanet etmiyorlar sizi merak etmeyin. Gidip sorun anne babanıza en son hangi kitabı okumuş, versin de siz de okuyun. Bana bakmayın siz, ben kitap okumam.
Pazartesi, Mart 24, 2008
Dünya Malı Dünyada Kalır

Şey lazım... Hiç bir şey yetmiyorken... bir şarkı lazım, etrafını sarsın, tümüyle sarssın.
Her şeyi sarmalı, duyularını bile sarsmalı. On yüz bin milyon kere dinleyip ontrilyonyüzbin ışıkyılı hızla koşturmalı. O kadar hızlı çarpmalı ki camı kırmadan geçebilmeli. O kadar hızlı itmeli ki durmaktan korkmalı. O kadar çok tekrarlamalı ki reflekslerin alışmalı. O kadar farklı olmalı ki hep yeniden tanımalı. O kadar yükseklere çıkartmalı ki düşerken yaşlanmalı. O kadar sert saplamalı ki elindekini, kolu da beraber girmeli. çıktı mı her şey boş kalmalı. Hiç bir şeye benzememeli ama çok şey ifade etmeli, hiç bir şey anlatmamalı ama saatlerce dinlenmeli, her şeyi sildirip üzerinden tekrar geçirmeli. O kadar soğuk olmalı ki miden titremeli, o kadar sıcak olmalı ki beynin buharlaşmalı. O kadar bağırmalı ki, çığ düşmeli, çığlık olmalı. O kadar çağırmalı ki, çağ değişmeli, çağlayan olmalı...
- Special Thanks -
Cuma, Mart 21, 2008
oh be hadi be vay be yürü be
Önce bir reklam sandım.
Yahu son zamanlarda duyduğum en eğlenceli şarkı.
Tebrikler, Rebel Moves'a gidiyor.
Fevkaladenin fevkinden de süper.
Kovalasın tavşanlar.
Hadi iyi akşamlar.
insomnia
- ...
- Şimdiye kadar gördüğüm en saf, en temiz bakışlar bunlar.
- ...
- Ve gördüğüm en ürkek bakışlar var sizin gözlerinizde.
- ...
- Sizi utandırmak gibi bir niyetim yoktu, özür dilerim.
- ...
- Neden susuyorsunuz?
- Hı, bana mı dediniz?
- Tabi ki size dedim, sizden başka kimse var mı burada?
- Bilmem ki, körüm ben.
Salı, Mart 18, 2008
Signals
Taksimdeydim bugün. Herhalde 1 (yazıyla bir) senedir Taksime gitmiyorum. Yani geçip gittim de, varış noktası olarak gitmemiştim. Bizim Tayfun efendi Taksimdeymiş geceden kalma, İstanbul'un sularını taksim etmiş, oradan ediliyormuş ya eskiden. O da olmasa içmeye su bulamayacağız mirim. Gittiğimde Sıtarbaks'ta kahve içiyordu. "Naber" dedim, "Uykum var" dedi. Neyse ayrıntılarla kendimi yormak istemiyorum şimdi, falan filan, şöyle böyle. Sinemaya gidelim mi, gidelim. Zaten Gençtürksel Pazartesisi.
İşaretlere inanır mısın günlük? Ben inanıp inanmamak arasına gidip geliyorum şu an. Dün yazdıklarım bugün başıma geldi. Bakınız 2 (iki) yazı önce "Sonra hakem yerimizi beğenmedi, arka sıralardan çiftli koltuk ayarladı bir tane. Orada da makinistin sesi geliyordu sürekli." yazmıştım. Bugün gittik gişedeki, daha sonradan suratsız olduğuna kanaat getireceğimiz, görevlinin yanına, "İhtiyarlara Yer Yok da yer var mı?" dedik. "Var" dedi. "Zaten biz genciz." İnsan bir gülümser, neyse. İyi iki tane alalım o zaman, cırt fırt zırt bir şeyler yaptı, "Nereden verdiniz?" dedim, "En arka çiftli koltuktan" dedi. Garipsenme yaşadım bir an. Ama itiraf edeyim benim de aklıma gelmemişti o anda, filmin sonunda aklıma geldi bu yazıyı yazdığım. "Voov Tayfun olaya bak" falan dedim, işaretler falan.
Oof of. Dedik ya sıkıntı, cidden sıkıntı. Film güzel. Bence yani. Sonunda "aa ne biçim bitti" demeyin. Hayat da böyle zaten, pat diye bitiveriyor, diye yazacaktım ama okuyunca takıntılı tarafım ağır bastı, ne olur ne olmaz yazdıklarımız oluverirse gene.
Bu yazının müziklerini İnkübüs yaptı. Ahanda bunu yaptı "Dig"
Bırak bebeğim o kazmayı elinden. Mart'ın kazma kürek yaktırdığı günler çok eskidendi. Küresel ısınma var artık.
Pazar, Mart 16, 2008
Şağçma Oluyor
Cumartesi, Mart 15, 2008
Yapışkan Tuşlar
Baksana, bugün benim büyük yeğenimin doğum günü, hem de dünya kadınlar günü.
Yeğenimin doğum gününü buradan kutlayacak değilim tabi ki. Dünya kadınlar gününü kutlayabiliriz, tüm dünya kadınlarının dünya kadınlar günü kutlu olsun. N'oldu kutlandı mı? Kutlandı. Neyse.
Tüm dünya kadınları için geliyor, Children of Bodom'dan "Kuzeyli Konforu"
Neyyyyse.
Çok fazla dağıtmadan konuya girelim. Yahu nasıl da atıyorsun, henüz bir konu bile bulmuş değilsin mirim. İşkembeden sallamak deyimi tam da senin için uydurulmuş bence.
Şimdi bak günlük, bakıyor musun? Bakmıyorsun, baksana. Bak şimdi. Bak hâlâ başka şeylerle uğraşıyorsun, tamam ekleyeceğim şarkıyı birazdan şu yazma işini bir bitireyim hele. Gerçi girecek konu bulabilmiş değilim hâlâ o da ayrı bir konu.
Bence senin neye ihtiyacın var biliyor musun? Biliyorum, çay içmem lazım benim. Gideyim de çay alayım. Hatta aslında evden çıkmam lazım benim geç kalacağım yoksa mirim. Aaaa.(Hayret ünlemi) Mirim, shift tuşuna 5 defa basınca "yapışkan tuşlar" diye bir şeyin açıldığını biliyor muydu zat-ı âliniz? Ali mi Ali'de kim? Şimdi bu şarkıya tempo tutarken sol serçe barnağım şift'in üzerinde kalmış. Dıp dıp dıp dıp dıp yaparken şarkıdaki davullarla "cirk" diye bir ses çıktı bilgisayardan, bak mesela bir daha yapalım, "cirk" kihik.
Bu arada ketçap çok tehlikeli bir saldırı aracı olabiliyor uzun süre beklerse. Geçen gün müydü dün müydü önceki gün müydü neydi, makarna yapmıştım söylemesi ayıp, neden ayıp o da ayrı konu. Yiyen var yiyemeyen var kardeşim. O zaman pasta yesinler mirim. Ahahayt. Kardeşim falan n'oluyoruz gene, abarttın. Sana burdan bir çakarım bir de yer çakar, bir de Ahmet Çakar. Allah'ım ya böyle bir espri yaptığıma inanamıyorum. Bozuk ketçap mental bozukluğu bu ondan. Ne diyorduk? Daha bir şey diyememiştik evet. Ketçap şişesini elime aldığımda formundaki deformasyondan durumda bir terslik olduğunu anlamalıydım. Çünkü şişenin girinti çıkıntılarının ortadan kaybolmuş olması çok normal bir durum değildi. Kapağını açtığımda "vezüvvvv" diye bir volkanik patlama gerçekleşti. Ekşi bir ketçap kokusu bütün benliğimi sardı. "Böğk. Bozulmuş bu be!" isimli sinema filminin Oscar'a aday en iyi erkek oyuncusu oldum bir anda. Sonra kapağını kapatıp, ikinci bir patlamaya değin dinlenmesi için tezgahın üzerine bıraktım. Bakalım, bugün aile efradı evi teşrif buyuracaklar, özellikle tezgahın görünür bir kısmına yerleştirdim ki, bu yapay yanardağ patlaması karşısında annemim yüzünün alacağı ifadeyi görebileyim. Nıhahahaha, hıhahahaha, nıahahahahaaaaaaaaaa, kötüyüm ben kötüyüm, kötüyüm. kötüyüm. Herkesi hasta ederim, azdırırım, bezdiririm. Ne diyorsun sen mirim kendinde misin? Şarkı ekleyecektik değil mi sana bir saniye. Tahminlerime göre sen bu satırları okuduğunda zaten şarkı çalmaya başlamış olacaktır günlük efendi. Ee? Yani? Yok yani, ileri görüşlülük böyle bir şey olsa gerek.
(otostartı kapalı olduğu için çalmıyor tabi, üçgene basalım.)
"Reaper never lieeeeeeeeeees" diyerekten bugünkü yazımızı bitiriyoruz günlük efendi hazretleri.
Hoşça kalınız.
(Teee 8 Mart'ta yazılmış bir yazıydı bu, şimdi eklendi)
Fobik Asit
o
b
i
k
a
s
i
t
fobik asit yakıyor ruhumun her zerresini
korkuyorum...
silik korkularımın izleri var baktığım her yerde...
kimseye göstermediğim,
kimsenin de bakmadığı.
Salı, Mart 11, 2008
Küresel Depresyon ve Dünya Psikolojisi Üzerine
Peki yerçekimi dünyanın isteyerek uyguladığı bir kuvvet mi? Belki de dönerek bizi üzerinden atmaya çalışıyordur. Olamaz mı? Daha hızlı dönse mesela uçar gider miyiz uzayın derinliklerine?
Dünya psikoloğu dostumuz Bay Kahverengi'ye bu konudaki görüşlerini sorduk, ilginç cevaplar aldık.
- Sayın Kahverengi, sizce dünya bizi üzerinden atmaya mı çalışıyor?
- Tabi ki evet, kimse kimseyi üzerinde taşımak istemez.
- Bu konuda bizi biraz aydınlatır mısınız lütfen? Okuyucularımız merak içinde kıvanıyorlar.
- Dünyanın psikolojisi üzerinde yaptığım çalışmalarda dünyanın büyük bir depresyonda olduğunu belgeleyen deliller buldum. Mesela penguenler, sayıları gittikçe azalıyor. Bu sıkıcı yaratıkları, dünya, artık üzerinde barındırmak istemediği için kendi başına başlattığı bir küresel ısınma süreciyle onları yok ediyor. Keza kutup ayıları da böyle. Kaba hayvanlar olan bu kutup ayıları, depresyona girmiş zavallı dünyanın moralini iyice bozdukları için dünya, onların yaşama alanlarını ve besin imkanlarını iyice kısarak onları yavaş yavaş ortadan kaldırıyor. Ağaçlar mesela, bir nevi ot kısmına dahil olup, ot gibi yaşayan bu canlılardan dünya artık tiksinmekte. Bir hareket bir aksiyon bekliyor moralini düzeltecek, ama malesef ki ağaç adı verdiğimiz bu bezgin yaratıklar dünyamızın yaşama sevincini köreltiyor. Dünya da bu sevimsiz canlıları yavaş yavaş azaltıyor.
Bakın mesela dünyanın artmasını istediği şeylere bir göz atalım, o zaman dünyanın eğlenceye, morale ne kadar ihtiyacı olduğunu anlacaksınız. Mesela otomobiller, küçük sevimli bıcır bıcır yollarda pıtırcık fareler gibi oradan oraya koşuşturan sevimli gazlı şeyler. Ya da gökdelenler mesela, güzel mi güzel, alımlı mı alımlı, baktıkça bakası geliyor bakanların. Sonra sigara alkol seks. Endüstri mesela, üretim, yeni yeni ihtiyaçlar, yeni yeni alacak nesneler. Dünya ihtiyacı olan, moralini düzelten, depresyondan çıkaran şeylerin sayısını arttırıyor, diğer sevimsiz, basit, banal şeyleri yavaşça ortadan kaldırıyor.
İnsanların şunu anlaması gerekli ki, dünyanın umurunda bile değilsiniz. Küresel ısınma diye bir şey yok aslında, küresel depresyon var.
- Teşekkürler Bay Kahverengi. Evet sayın okuyucular, bugünkü konuğumuz Bay Kahverengi ile dünyanın psikolojisi üzerine yapmış olduğu çalışmaları ve yorumlarını konuştuk. Maltepe Ruh Ve Sinir Hastalıkları Rehabilitasyon Merkezi'nden yapmış olduğumuz canlı yayınımız burada sona eriyor. Zaten yemek zili de çaldı. Yemek yememiz lazım, yoksa akşama kadar yemek vermiyorlar bir daha.
Programımızı bitirirken "Bili Telınd" tüm kaba kutup ayıları, sıkıcı penguenler ve bezgin ağaçlar için söylüyor, "Nasıl Gidiyor Bebek?"
Hoşça kalın.
Tez
Kurgusu da güzel vurgusu da güzel.
Sienbisie sağolsun.
Neyse.
Kesik kesik sesimle eşlik ediyorum şarkıya, evde de başka ses yok zaten.
puuulll mi fardır
teyk mi ol dı veeey.
teyk - mi - ol - dı - veeey.
"Three Days Grace - Take Me Under"
My life is going to be boing or boring or boiling or bowling or not to be
Mesela öylesine ekmek almak için girdiğin bir bakkala az önce taze ekmek gelmiş oluyor. Kokuyor. İki tane alıyorsun. Kopara kopara yiyorsun.
Evet bu iyi bir şey olmalı.
Salı, Mart 04, 2008
Stark
Gözlerim açık ama uyuyorum. Şeytana.
Uymamam lazım biliyorum ama, kalkamıyorum.
Ama sonra bir şey oluyor, mesela rüya. Görüyor insan. Kendini masmavi sulardan yemyeşil çayırlara atarken görüyor. İvmelenme yaşıyor. İmgelenme ve de. Şey oluyor mesela, üzerinden uçan kazları görüyor. Aklına kazma kürek geliyor, ardına cesur yürek diye ekliyor. Salıveriyor. Kendini, "Freedooom" diye bağırıp karanlık dehlizlere kapatıyor. Hiç bitmeyecek sandığı renkli rüyalar kıytırık bir çanak antenle çekmiyor o dehlizlerde. Bağdaşım kuruyor. Islak mıydı ki elleri? Karanlıktı görmedim ki.
Uyumaktan mı korkuyoruz, uyanmaktan mı?
Anadan üryan gibi yapayalnız rüyaların, boşluğa sarılan çırılçıplak elleri oluyor.
Soğuk suyla bir duş mu alsam?
Ya uyanayım derken geberiverirsem?
Dawn of a new day

Yaşamak ve olacakları görmek için."
Günün Şarkısı
bugünün şarkısını iletiyorum,
yağmur yağsın istiyorum.
Tüm yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum.
Kendime de bir aspirin alıyorum.
(Otostart yapmadım bak kıymet bil, ve her meraklı kıymetli nazik okur gibi üçgene tıkla lütfen.)
Mecidiyeköy'den aşağı
Sana bir şey söylemem gerekli.
Bugün seni aldattım ben...
Tamamen anlık bir şeydi.
O anda bir yerlere yazmam lazımdı, ve buruşuk bir kağıt parçası ve bitmek üzere olan bir mürekkepli kalemle aldattım seni.
Küçük yeğenim çiğ spagetti yiyordu kıtır kıtır, o anda durumu simultane yazmam gerekliydi, yazdım.
Kahve?
----------------------------------------
Ok. Günlüğümüze karşı vicdanımızı rahatlattığımıza göre, yazımıza geçebiliriz. Bu arada ne yazacağımı unuttum.
Annem torunlarının gelişme aşamaşalarını sürekli bir yerlere not eder. Bu arada annemin iki tane (rakamla 2) torunu var, birisi büyük, birisi küçük. Önce doğana büyük torun diyoruz, sonra doğana küçük. Ama en büyük oğlu benim. Zaten başka oğlu yok. Bir tane kızı var. Kızı da benden büyük. Ben de ona abla diyorum. Ama adı abla değil. Ben ablasına adıyla hitap edenlerden değilim. Enişteme bayağı zamandır enişte demedim, abi derim. Onların çocukları bana genelde dayı der. Ben de onlara kuzu, yavru, len, çocuk, hişt turuncu kazaklı, küçük tay, düdük makarnası, gibi tamlama ve betimlemelerle seslenirim. Hayır, isimlerini biliyorum tabiki. Eğleniriz biz yeğenlerle. Çok severler beni. Ama bu sevgi bazen boyut değiştirip işkenceye benzer. Mağdur da genelde hep ben olurum. Evet ne diyorduk, annem torunlarının gelişim aşamalarını sürekli bir yerlere not eder. Büyük yeğen küçükken -büyük yeğenim de bir zamanlar küçüktü benim- sürekli anneannesiyle vakit geçirirdi. Çünkü bizde kalıyordu. Çünkü ablam çalışıyordu. Büyük yeğen bizde kaldığı için de annem benimle ilgilenmeyi tamamen kesmişti. Ben de zaten İstanbul'da değildim o zamanlar, işin böyle de bir boyutu var. Evin orasından burasından sağa sola iliştirilmiş pusulalar çıkardı. (Pusula; İtalyanca bussola'dan gelmektedir. Küçük bir kağıda yazılmış kısa mektup veya not anlamındadır. Teşekkürler T.D.K.) Bu pusulalarda da genelde annemin kendine has yazısıyla, "şimdi camın önünde, geçen arabalara düt düt diyo", "balkona gelen kediye bakıo, miya miya diyo.", "elini çizdik, bu da benim elim, bi yandan da anini anini diye elimi gösteriyo" gibi şeyler olurdu. Bu tip pusulalar her zaman daha çekici gelmiştir aslında bana günlük. Şimdi aynı şeyleri küçük toruna da yapmaya çalışıyoruz. Çünkü ilerde bunları okuyunca çok güzel oluyor. Mesela bugün kıtır kıtır makarna yemesini yazdık. Annem "Ayol bu fare gibi kırt kırt kırt makarna yiyo, yazsanıza bunları bir yere" dedi. Tabi bana ayol demedi, annem bana ayol demez, oğlum der, çocuk der. Kendisi yazamazdı elinde hamsi vardı çünkü. Biz bugün balık yedik. Ben balık yemem, şnitzel yedim ben. Kaşarlı tavuk şnitzel diye bir şey var, var ya günlük aklın çıkar, acayip bir şey. Neyse, kapatalım bu konuyu. Nayır, Norhan lütfen bu bahsi kapatalım. Tamam Nalan. Nüzgünüm Leyla, bahisler kapandı. Yarına devretti tam 252 mecidiye. (Yazıyla ikiyüzelliiki)
- 252 Kartal - Şişli, Mecidiyeköy'den geçer mi kardeş bakar mısın?
- Geçer abla bin.
- E durursan bineceğiz.
- Duruyorum ya abla.
- Nerede duruyorsun, dursan bineriz herhalde.
- Abla saçmalıyorsun, durmasam nasıl konuşacağız seninle.
- Cep telefonu diye bir şey var kardeşim, insanlar her yerde birbirleriyle konuşabiliyor artık.
- Cep telefonu numaranız yok ki bende.
- Aaa terbiyesiz herif, resmen gündüz vakti taciz etti beni, duydunuz mu duraktaki sakin kalabalık, cep telefonumu istedi. Resmen gözleriynen yedi beni.
- Abla binecek misin bak saat geçiyor, gidecem yoksa?
- Aaa, git ayol git, resmen bu İstanbul'un çivisi çıktı a dostlar.
Ahahayt.
Yetsin mi? Sana şarkı da çakayım mı bir tane? Bakalım, shuffle'ını açalım vinamp'ımızın, heyse hâlin çıksın fâlin, bir de sayı tut, o kadar atlatalım şarkıları. Mesela 17 olsun. Shuffle'da gelecek 17. şarkıyı sana armağan ediyorum. Bekle.
"In Flames - Lunar Strain". Cık. Beğenmedim. Başka tut.
Mesela 9.
"In Flames - Coerced Coexistence". İyi gibi, ama yeterince değil. Başka tut.
Mesela 13.
Vov, budur.
"In Flames - Strong and Smart"
Al bir de benden, içimden geldi,
"In Flames - Murders In The Rue Morgue"
Uzun zamandır seyahatte olan "In Flames" manyaklığım dün gece evi teşrif ettiler. Hazır ol günlük. Akşama sendeyiz.
Elektroyahnisoğanı
Evet, iş kavramına dönecek olursam, "iş bir araç olmalıdır, amaç değil" dedim geçen gün kendi kendime. Bu beni rahatlatmadı değil...
Evet biraz düşündüm de, aslında çok rahatlatmamış. Çünkü para lazım evlat, yarın bir gün bir dükkana gidip de, abi şuradaki elektrogitarı almak istiyorum dediğinde dükkan sahibi öpücükle ödemeyi kabul etmez herhalde. Ya da demez mi, "Hem nerede bu yahninin soğanı?" (Hababam Sınıfındaki müfettiş müzik aletleri dükkanı açtı bilmiyor musunuz? Heh.)
Dışarıda güzel bir hava var, benimse içimde fırtınalar.
Seninle başım dertteee,
Ne yapsam bilmiyorum,
Canımdan bir parçasın,
Söküp takamıyorum.
Hahayt, bunu bir karikatürde görmüştüm. Oradayken komik gelmişti, ama yazınca çok da komik olmadı. Ama ben güldüm. Ama karikatürü gördüğüm için gülmüş olabilirim. Yanılsama yaşamayalım, algıda da seçici olalım. Hücre zarı seçici geçirgendir unutmayalım.
Bu araların şarkısı hep Aces High, takıldı gitmiyor, söküp atamıyorum. Children of Bodom'dan Bir Iron Maiden kavırı. Çok başka olmuş, hatta bence daha iyi bile olmuş diyebilirim. Diyebilir miyim? Dedim bile.
Pazartesi, Mart 03, 2008
Legolamanyak
Megalomanyak oldum sadece.
Bir nevi patolojik egoistim yani.
Siz değil miydiniz bize her şeyin en iyisini lâyık gören?
--------------------------
- Ay Şükran bizim oğlan megalomanyak oldu.
- Demee.
- Evet bir nevi patolojik egoistmiş yani.
- Yaa.
---------------------------
- Ay Zarife duydun mu, Nazife Hanımın oğlu lego manyağı olmuş.
- Demee.
- Valla, bütün gün ekolojik patlıcan mı ne istemiş.
- Yaa.
---------------------------
- Ay İlyas Efendi duydun mu, Nazife Hanım'ın oğluna bi'şey olmuş.
- Hee duydum kahvede konuşuyo'lardı.
- Bütün gün koleji patlatıcam falan diyormuş.
- Valla mı?
----------------------------
- Hanım bir kaç gün Nazife Hanım'lara gitme sen.
- Neden?
- Nazife Hanım'ın oğlu bi'yerleri patlatacam falan diyormuş.
- Demee.
----------------------------
- Ay Nuriye duydun mu, Nazife Hanım'ın oğlu anarşiklere karışmış.
- Demeee.
----------------------------
- Kamil efendiii,
- Ne var?
- 2 ekmek 1 süt.
- Gönderiyom abla.
Ahahayt , durup dururken kendimi güldürdüm valla, deli miyim neyim?
Notuznotsunuznotlar: Yazıda ismi geçen şahıslardan hiç biri benim annem değildir, annemin böyle sağlıksız bir düşünce yapısı da yoktur, ben de megalomanyak değilimdir. Dünya da düz değildir.
Bu yazımızın müziklerini "Incubus" yapmıştır. Mesela bunu yapmıştır. Sağolsundur, varolsundur.
Perşembe, Şubat 28, 2008
Tembelayvan Taiwan
Sana şarkı günlük hediyem olsun bu da benden, "Idlewild - A Modern Way of Letting Go."
Hadi bak klibini de ekliyeyim de ruhun şâd olsun.
Aman canım n'olacak sen de, ekledim de elime mi yapıştı. Ya rica ederim bu kadar da gerek yok lütfen. Aaaa, yeter!
Şimdi ciddi ciddi çok boş bir yazı oluyor kanaatindeyim, çünkü içini dolduracak hiç bir şey düşünemiyorum, hatta hiç düşünmüyorum ne gelirse yazıyorum. Portakal. Bu geldi mesela birden aklıma. Salam. Bu geldi mesela şimdi de. Aleykümselam. Salam deyince de cevap veresim geldi, ahahayt çok aptalca gidiyor yazı. Go go go, aley aley aley. Bir zamanlar Riki Martin diye bir şarkıcı vardı, ne günlerdi o günler, yani hiç dinlemesem de aramızda bir frekans olduğuna eminim yoksa neden yıllar sonra aklıma gelsin ki. Mesela Biyons gelmez aklıma. Ya da -ulan düşünüyorum da cidden isim gelmiyor hiç aklıma- ya da şey mesela, LorenaMakKenıt. Hiho, işte buna ironi diyoruz biz dünyalılar. Selam dünyalı biz dostuz. Bu da ayrı bir konu. Dünyaya gelen uzaylılar neden bizim dilimizi biliyor oluyorlar. Yani uzaylılar bizden gelişmiş olmak zorunda mı kardeşim. Varlar ya da yoklar bir şey diyemem, olsada olur olmasa da olur bence. Ama neden hep dünyalılardan daha gelişmiş olarak tasvir edilirler. Vay vay tasvir etmek falan, kitap mı okuyorsun sen? Yerim senin betimlemelerini. Ayrıca kardeşim mardeşim ne oluyoruz? İyice gemi azıya aldın bakıyorum. Zira son nefeste buyurun, Eşşedüenlaaa...
Şöyle genelini bir okudum da - yazarken okumadım çünkü- ciddi ciddi boş bir yazı olmuş kanaatindeyim. Çünkü içini dolduracak hiç bir şey düşünemiyorum, hatta hiç düşünmüyorum ne gelirse yazıyorum. İşte biz dünyalılar buna da, deja-vu diyoruz. Selam dünyalı biz dostuz. Aleykümselam.
Salı, Şubat 26, 2008
Saykoterapi - Episöd:2
- Hoşgeldiniz, bu sefer yolu bulabilmene sevindim.
- Doktor ya bu esprilerini kendine saklasan?
- Espri sevmiyorsun sanırım.
- Yok seviyorum da, espri yapan buzdolabı sevmiyorum.
- Yüzünde soldan kalkmış bir ifade görüyorum anlatmak ister misin?
- Ben hep soldan kalkarım doktor, hurafe bunlar.
- Neden?
- Yatak odamın yerleşimi öyle çünkü.
- Memnun değil misin yerleşiminden?
- Yoo memnunum.
- Sabahları kalktığında kendini yorgun ve bitkin mi hissediyorsun?
- Yorgunla bitkin aynı şey değil mi?
- Öyle mi hissediyorsun?
- "Evet kendimi çok yorgun, bitkin, dışlanmış, horlanmış, bastırılmış, ezilmiş, büzülmüş, çözülmüş, dövülmüş, gerilmiş, devrilmiş, serilmiş, burulmuş, kırılmış, buruşmuş, gömülmüş, kovulmuş, uyuşmuş, karışmış, bulaşmış, terelmiş, yutulmuş, kusulmuş bir ornitorenk gibi hissediyorum." dememi mi bekliyorsun doktor? Nasıl bir doktorsun sen böyle? Bana hiç yardımcı olmuyorsun doktor. Kime diyorum doktoor?
- Dur yavrum ben şimdi sana pastel boyalar da getireceğim, tamam mı?
- Doktor yaa, sende ayrı bir delisin var ya, heh.
Salı, Şubat 19, 2008
Alefortanfoni
Evde hiperaktif saatler başladı. Annem apar topar bahçeye indi, dün kesilen çamlar ıslanmasın diye toparlamaya. Babam dün kırılan kilidi değiştirmeye gitti, aaa lan dün bizim kapının kilidi kırıldı, neyse uzun hikaye şimdi. Sonra annem koşarak geldi, bütün camları açmaya başladı evde. Sadist ve mazoşist bir tavrımız var biraz. Bir on dakika falan evin içinde kar fırtınalarıyla mücadele etmek zorunda kaldık. Hehe. "Soğuk iyidir" "Soğuk iyidir" telkinleriyle beynimiz yıkanmış olarak açık pencerelerin önünde kar yığınlarının eve dolmasını izledik. Güldük eğlendik voov bağırdık falan.
Sonra kapattık camları, sıkıcı hayatımıza geri döndük. :)
Âlâ
Delişment
Kar dünyanın akustiğini düzeltiyor günlük. Akort ediyor.
Bu deliliğin şarkısı bu olmalıdır.
Evet mutlaka bu olmalıdır.
Ay kent eskeyp dis hel'dir.
Ay kent eskeyp mayself'tir.
Açıklamamsınot: Bu yazı kar yağarken yazılmıştı, gece 3 falandı dün müydü önceki gün müydü neydi. Hatta ondan da önceki gündü galiba.
Pazartesi, Şubat 18, 2008
Ayget Ayget
Bu saçmalamamın suçlusu aşağıda, halka millete devlete aleme ifşa edeyim de görsün.
Üçgene bas üçgene...
Hint delirmesi de böyle oluyormuş demek ki...
Sevgili günlük, tek kelimeyle yorum yok :) :) Belki daha önce izleyenler vardır, onlar isterlerse izlemeyebilirler.
Bir de buna İngilizce şarkı sözleri eklemişler, ona da yorum yok. :)
Yazarın notu: Önce şarkı sözsüz olanı izlemek, muhteşem figürlerin daha iyi akılda kalmasını sağlayacak ve gerektiğinde ortamlarda ön plana çıkmanıza yardımcı olacaktır.
İyi seyirler.
Dış ses; "Lütfen seyir halindeyken şöförü meşgul etmeyiniz. "
Ahahay, şarkı sözlerine ayrı bir delirdiğimi söylemeden geçemeceğim :) :) :)
Pazar, Şubat 17, 2008
Saykoterapi - Episöd: 1
- Merhaba hoşgeldiniz.
- Hiç de hoş gelmedim doktır.
- Neden neyiniz var?
- Bilsem burada ne işim var doktır, sen de yapma Allah aşkına.
- Bana neden doktır diyorsunuz?
- Hızlı yazmaktan öyle oluyor, elim kayıyor pardon, bir daha demem.
- Demek eliniz kayıyor, bana o yüzden doktır diyorsunuz?
- Siz de sanırım anlama güçlüğü çekiyorsunuz.
- Nereden çıkardınız?
- Nereye?
- Nasıl yani?
- Nereye nereden çıkardım?
- Bir yere mi çıkardınız?
- Siz gerçekten doktor musunuz?
- Yoo, bana siz doktor dediniz.
- Sen psikolog değil misin? Psikoloğa gidecektim ben ya.
- Deminden beri kendinle konuştuğunu anlayamayacak kadar delirmişsin oğlum sen.
Kehü kehü keeehüp diye içine çek beni.
Gel sana şarkı ısmarlayayım. "Chevelle - Brainiac" geliyor. Doing boing. Dıp, tıs, küt.
Dingonun ahırı mı lan burası öyle elini kolunu sallayan geliyor?
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa da gelsin o zaman.
Kırmızı Başlıklı Kız da gelsin.
Fıstıkçı Şahap'la, Çift Haseki Paşa da gelsin. Ama ikisi aynı kişiymiş zaten onların yaa, boşver.
Himmet Ağabey goç.
Çarşamba, Şubat 13, 2008
Topitop
Elmalı topitop var ağzımda şu anda sevgili günlük. Çocukluğuma geri gitmiş gibiyim hiç gelmemek üzere. Bu ne mutluluktur yarabbi. İşte bunu seviyorum.
Bu arada bizim ufak yeğen kapıları langırt diye açıp kütürt diye içeriye dalmayı öğrendi. Özel hayatıma indirilmiş bir cellat baltası olmalı bu. Ama yavru topitop getirmiş yiyeyim diye. "Yeyı ye." (It means "Dayı ye") heh. Gel de yeme.
Şu yanda görmekte olduğunuz şarkılar yeni hitlerimizdir. Arada bir değişir. Kaldırırım ben sonra belki falan istersem bakarız çalsın biraz.
Büyük yavru da Fifa2008 almış, yükleyelim de yükleyelim. "Yavrum dur bakarız, ona da bakarız." "Dayı bak 28 dakka sonra gelicem ona göre." "Aman geç kalma."
Ablam da harş diye kapıyı kırıp içeri girenler kervanına katıldı. İK gazetesiye kafama vurdu. Çok ilginç bir iletişim anlayışımız var kendisiyle.
Asıl ne diyeceğim bak dinle. Alışveriş yapıyoruz, aman alışveriş de alışveriş olsa, ayçekirdeği, kabak çekirdeği, gazoz, topiptop. Tanıdık bir şeyler çalmaya başladı. Hani çalar ya marketlerde. Allah Allaaah, tanıyacağım da bir yerlerden ama nerelerden? Aaaaa, "Every time i die" bu. Yok artık diyorum. Kulaklarıma inanamıyorum. Markette bu şarkıyı çalan KİLER personelini kutluyorum. Reklam mı oldu, aman olsun banane. Alttan yazı geçiririz, bu blogda sanal reklam uygulanmaktadır diye olur biter.
Böyle işte günlük, bugünlük de bu kadar diyemiyorum, daha akşam dizileri var izlenecek, bir bitsinler bakalım da sonra bir görüşürüz.
Geldim
- ?
- Uzun zamandır buralarda yoktum.
- ?
- Nevet, ben senin yıllar önce kaybettiğin babanım.
- ?
- Yavrum, yavrum benim.
- ?
- Üstüne başına ne olmuş böyle, gel seni biraz toparlayalım.
- Sen de kimsin be adam?
Cumartesi, Nisan 21, 2007
Hastalandıydım biraz, tee eskilerde
Hastayım, az biraz da yastayım, ayrıca çilekli pastayım... Ne diyorum ben ya, kafam yerinde değil. Of ve of diyorum, burnumdan yeterli miktarda nefes alamıyorum, böyle olunca da sinirli oluyorum. Ben hasta olunca hiç çekilmez olurum günlük. 10'a kadar say geçer, 1... 2... 3... 4... 5... 6... 7... 8... 9...
"Zırrr"
- Alo!
- Alo iyi günler, HS bilmemnesinden arıyorum, K****** Kart ile ilgili, ...Bey'le görüşebilir miyim lütfen?
- Görüşemezsiniz, ben oğluyum benimle görüşün.
- Ama kendisiyle görüşmem lazım.
- Ben konuyu biliyorum, istemiyoruz.
- Ama kendisine bu tanıtımı yapmam lazım.
- Ya güzel kardeşim, biliyoruz, babam bunu kullandı memnun kalmadı, istemiyoruz.
- Kendisinden bu cevabı almam lazım.
- İyi al.
(Yaklaşık 20 dakika babamla konuştuktan sonra.)
"Baba bir saniye telefonu alabilir miyim?"
- Arkadaşım, anlama güçlüğü mü çekiyorsun, babam sana 20 dakikadır istemediğini söylüyor, inatla hala ne anlatıyorsun?
- Ama benim bu tanıtımı kendisine yapmam lazım. Telefona alabilir miyim kendisini?
- 20 dakikadır ne anlatıyorsun bitiremedin mi hala?
- Bu sistemi anlatmak benim görevim, görevimi yapmamı engelliyorsunuz.
- Tamam o zaman, ben şimdi telefonu buraya bırakıyorum, sisteminizi anlatmanız bitince kapatırsınız, teşekkür ederiz.
- Ama öyle olmaz ki bu şartlarda konuşamayız.
- O zaman şimdi kapatalım.
Tak!
Yani zorlamayın ama beni buna...
Neyse işte, hastayım, az biraz da yastayım, en iyisi gidip yatayım.
Şarkı da şey olsun, "In Flames - Strong and Smart"
Oldu.
Dumur
Ne oldu ya, "şey" dedim diye mi alındın? O zaman -alınan dosyalarıma- bakalım belki oradasındır. Nıhahahaha(Kötü karakter gülmesi)... Yahu bu ilkokuldan kalma espriyi de nereden yaptım şimdi gece gece, ayrıca ilkokuldan kalmış olamaz, ilkokulda -alınan dosyalarım- diye bir kavram yoktu çünkü, çok attım kanaatimce. Kanaatim de 10'du halbuki, ee 9 mu kaldı şimdi? Bravo bana aferin. Sen böyle saç kanaatleri bakalım nereye kadar? Bol keseden kanaat dağıtan hocalara benzedim. Ney? Nasıl yani? Ne alaka? Ona "Ney" denmez bir kere "Ne" denir. Bir kere mi denir? İki kere desek? Öööf gece gece nereden sardın başıma sen ya? Şimdi bu ayçekirdeği var ya, çok garip, yiyorsun yiyorsun yiyesin geliyor, sonra yine yiyorsun, yine yiyesin geliyor, ee ne bu yahu sonsuza kadar ayçekirdeği mi yiyeceğiz? Ayrıca da neden ayçekirdeği? Bence çok mantıksız bir isim. Ayla ne alakası var ki bunun? Merhaba, evet alakası yok. Sen de kimsin? Ben Ayla. Seninle mi alakalı bu? Yoo, ben yazarın sulanmış dimağının bir eseriyim. (Çüşş, kendine yazar dedi...) İyi o zaman, Ayla diye biri yok yani? Bilmiyorum belki vardır. Ama ayçekirdeğiyle alakası yok. Yayla var istersen. Kalsın. Evet. Peki bu ay ne alaka yani, ayçekirdeği, İngilizler sunçiçeği diyor buna. Suçiçeği değil be, o hastalık. Ben geçirmiştim, her yanında çiçek açıyor, güllük gülistanlık oluyor her yer. Ama bu da bir hastalık gibi evet, bir bağdaşım oldu. Bağdaşım mı o da ne? Amma atıyorsun ya. Eskiler "Günebakan" demiş bak ne güzel, bir anlamı var en azından, neden, güne bakıyor çünkü, düne bakmıyor. Sonra hangi ileri zekalı değiştirdiyse bunun adını ayçekirdeği yapmış. Ayrıca, ayçekirdeği yapmamış, ayçiçeği yapmış, karıştı. Bunu bir araştırmalı... Araştırdım bulamadım, her neyse. Ayrıca 7.5cm'e kadar ayçekirdeği varmış, pardon 7.5mm'miş. Bak bu arada uydurdum ama "Bağdaşım" diye bir kelime varmış cidden, "Tutarlılık, İnsicam" demekmiş. Aferin bana. Demek ki işsiz kalsam TDK'da işim hazır, ben de çok güzel kelimeler türetebiliyorum. Evet, bu arada zaten işsizim, yarın bir TDK'yı arayayım bakalım, işim hazır mıymış?
- Alo, iyi günler TDK mı?
- Evet.
- Bağdaşım?
- Efendim?
- Bağdaşım bağdaşım?
- Efendim?
- Bağdaşım diyorum ya anlamıyor musun?
- Anlıyorum da, neden diyorsunuz?
- İşim hazır mı?
- Efendim???
- İş iş?
- Ne işi?
- TDK'da işim hazır olacaktı benim?
- Bize öyle bir bilgi gelmedi.
- Nasıl olur ya? Nasıl gelmez? Belgegeçeriniz bozulmuş olabilir mi?
- Olamaz.
- Tıpkıçekim makineniz nasıl?
- Deli midir nedir ya? Tak. Düüüüüüüüt (La tonu)
Böhühü :) :)
What?
Edilgen bir fiildim.
Hep gülerken çekildiğim
Çocukluk resimlerimde.
Şimdi neyim...
Şüpheliyim...
Kuş Beyni
Evde patlamak üzereydim ki, "Dur ya" dedim, "n'apıyorum, evde patlayıp odanın duvarlarına partiküller halinde saçılacağıma, çıkayım dışarıda patlayayım, hem temiz hava, şöyle saçılabildiğim kadar saçılırım, açık alan." Çok mantıklı geldi, bizim T ile buluştum, o da dertliymiş, uzun zamandır Mc'e gitmemiştik, gittik, şu gnçtrkcell kampanyasını hala bitiremediler, sömürdükçe sömürüyorlar milleti, gittik bizde bir güzel sömürüldük. Uzun zamandır yemeyince hamburger iyi geliyor insana. Sonra H geldi, sormadan iki menü de o kapmış, getirdi. Gerekli kaloriye ulaştık artık tamam daha bir şey yemeye gerek yok 1 2 gün. Bu arada Mc'teki serçelerin doğal beslenme döngülerinin bozulduğuna şahit olduk. Çok garip, kendimiz sağlıksız beslendiğimiz gibi, kuşların da beslenmesini bozuyoruz. Patates kızartması yiyen serçeler tarafından etrafımız sarıldı. Ufak tefek lokmalar atmaya başladık sağa sola, bu lokmaları havada kapan serçelere hayretle baktık. Neyse yedik bitti falan, oturuyoruz, "cork" diye sol omzumda bir ses duydum. Kafamı kaldırdım, martı. "Anaaa, o da ne?" "Kuşbeyinli martı omzuma s.çmış." (Aaa ne kadar kabasın, "pislemiş" denir ona... Senin omzuna s.çsın bakalım sen "pislemiş" diyebiliyor musun?) Zaten gıcık oluyordum martılara, şimdi iyice sinir olmaya başladım, harbiden kuşbeyinli hayvanlar. Kocaman sahilde geldi bula bula benim omzumu buldu salak. Bu arada en son simit yemiş sanırım.
Üç Yüz
Zıpla Somon
Televizyonda somon balıklarını izledim bugün. Atlas okyanusunu geçerek doğdukları yere yumurtlamaya gittiklerini ve bunu da beyinlerindeki manyetik algılayıcılarla yaptıklarını öğrendim. Atlas okyanusunu geçen, köpekbalıklarından kurtulan, sığ nehir sularından geçen, yırtıcı kuşların saldırısıyla başeden somon balıklarının önlerine çıkan şelaleden yukarı zıplarken ayılara yem oluşunu gördüm. Tabiki hepsi değil, düşünsenize milyonlarca balığın içinde oraya kadar gelip de şelaleden zıplayıp geçip gidecekken son anda ayıya yem olan somon balığının hayal kırıklığını hangi kelimeler anlatabilir ki? Yumurtlama alanına gidene kadar somon balıklarının bütün enerjilerini harcadıklarını ve yumurtladıktan bir süre sonra da öldüklerini öğrendim. İşin garibi, yumurtlama zamanı geldiğinde, balıkların şekil şemallerinin tamamen değiştiğini, çirkinleştiğini, düzgün sırtlarının kamburlaştığını, renklerinin kırmızıya dönüştüğünü, alt çenelerinin ileriye doğru uzanarak korkunç bir hal aldığını gördüm. Yumurtladıktan sonra da ölerek, nehir tabanına yığılan yüzbinlerce balık cesedinin yumurtaları koruduğunu gördüm...
Böyle şeyler oluyor işte dünyada, çok garip çok...
Saat biri otuz geçerken bitiriyorum bu yazıyı, göz kapaklarım hala yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptak kayık ifade iyice kaymaya başladı, iyi ki odamda ayna yok, ki olsa da zaten odam karanlık, ki zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?
Pazar, Nisan 01, 2007
Gereksiz Bölge - (Olmasa da olurdu) - Bölüm:4
Remedios Silva Pisa'dan... Şarkıda ney üfleyen de Kudsi Ergüner. Tüyleri diken diken etmiyor mu? Vengo'nun sonu. (Powered by Yuğtub)
Ama bitmiyor işte yol...
zip
renk renk, boy boy, farklı farklı...
Hepsi de boğularak ölmüş...
Uyarla
C: h.... naber
H: iyi kötü karışık kafalı
C: s2e21 ne?
H: season 2 episode 21
C: acayip
H: prison break
C: acayip
C: cmrtesi görüşelim mi
H: olabilir
C: senin flashdisk öldü bu arada
H: inanmam bu arada
H: ölmez
C: o zaman doğurdu
H: ona asla inanmam
C: o zaman ben cumartesi getireyim senin flashdiski
H: :) o olur
C: :)
Cefakar arkadaşım H'a flasdiskini yaklaşık 2 aydır kullandığım için teşekkür ederim...
Ee, ama bundan size ne ki? Sıkıntıdan hep, sıkıntıdan... :)
4.Element: Tahta
Salı, Mart 27, 2007
Pazartesi, Mart 26, 2007
Engine
Msn penceremin altında şöyle bir link vardı.
Ahanda bu:
İnternette her gün aralıksız mütemadiyen biteviye yaptığınız aramaları bu linkteki arama motorundan yaptığınızda yerinizden bile kıpırdamadan yardıma muhtaç insanlara yardım yapma imkanınız oluyor, bence hoş bir uygulama. Hatta Google da böyle bir uygulama başlatsın, yetkililer, aloo, Google yetkilileri, heoow... Kime diyorum ben, baksanıza buraya... Şişşt, sen sen, gözlüklü, bir yetkiliyi çağırır mısın bişey söyliycem. Aloow, sen sen, baksana buraya... Oohoo kendin söyle kendin dinle, hayret bir şey... Neyse.
Bu kadar. Bitti.
Pazar, Mart 25, 2007
İşlem
Cumartesi, Mart 24, 2007
Günden Gereksiz Şeyler (Ders İçerikli)
Sonra dönüş yolundayım, Maltepe isimli vapur geldi bu sefer. Gene geçtim arkaya tek başıma oturdum, yağmur yağıyordu, koltuklar ıslaktı, "oh" dedim "kimse gelmez". Hayda bu seferde iki tane Rus turist geldi. Biri erkek, diğeri kadın. Erkek olan yanıma oturdu, kadın ayakta kaldı, peçete arıyor koltuğu kurulayacak da oturacak, çüş ulan dedim deve, insan biraz centilmen olur. Kadının omzuna hafifçe dokunup, buyurun der gibisinden kalktım yerimi verdim, turizme bir katkımız olsun mahiyetinde. Herif atladı "Oo thank you, thanks" falan, her ne kadar içimden "Thank you ha? Thank you, al sana thank you, deyip sağ sol girişmek istesem de, gevrek bir gülümsemeyle geçiştirdim, thanks diyeceğine azıcık insanlık öğren. Neyse. Ben de geçtim içeriye oturdum, tabi her yer dolmuş, kanarda köşede bir yer bulup, karşımdaki yangın söndürme tüpüne bakarak süper bir yolculuk yaptım. Sonra da eve geldim bitti, bu kadar.
Bu hikayeden çıkarılacak dersler,
1: Herhangi bir yerde topluluktan uzakta tek başına oturan insanların yanına gidip de keyiflerini kaçırmayın, herkes benim gibi şarkı sözü hediye etmez.
2: Centilmen olun.
Günden Gereksiz Şeyler
Nihayet diplomama kavuştum. Artık ben de diplomalı işsizler kategorisindeyim.
Şu haberlerdeki 8 dakika ara meselesi hala sürüyor, peki haberlerde reklama girerken kaç dakika süreceğini söylüyorlar da, dizilerde neden söylemiyorlar? Onu da söylesinler, ben bir kere dakika tuttum, 10 dakika falan sürüyor reklamlar. Dizi de 20 dakika sürüyor. 20 dakika dizi, 10 dakika reklam, 20 dakika dizi, 10 dakika reklam... gibi.
NTV'de "Benim Güzel Ülkem" adında bir belgesel vardı. İşgalden sonra Irak'taki seçimleri anlatıyordu. Bence tekrar verirlerse izlenmesi gereken bir belgesel. Oturduk ailecek onu izledik. İzlerken bununla ilgili birşeyler yazmak lazım diye düşündüm, ama şimdi oturunca aklımda sadece şu cümlenin kaldığını gördüm. "Daha sonra tanıyıp öldürmek için seçmenlerin görüntülerini çekmişler midir?" diyordu Irak'lı Sünni bir kadın.
He bir de insan annesiyle babasıyla oturmuş televizyon izlerken reklamlarda cart diye prezervatif reklamı çıkması çok garip oluyor... :) :)
Sonra reklamda sözü edilen ürünün sitesine girdim, sitede aşkometre diye bir yer gördüm, isim ve soyisimlerinizi yazın aşkınızın gerçek gücünü bulun diyordu, oraya Burhan Altıntop ve Makbule Kral yazdım. %74 çıktı. Hehehhe.
Çarşamba, Mart 21, 2007
Şiş
Evet şarkı geliyor;
Öncelikle, sadece 2 ay (3 te olabilir) ödemedim diye kredi kartımı kapatacaklarını söyleyen banka çalışanlarına,
Ayrıca HS Group diye bir yerden Kadıköy Kart diye gereksiz bir şeyi satmak için sürekli bizim evi arayan insanlara,
Diplomamı hazırlamamakta direten öğrenci işleri personeline,
Bir de kendime...
Not: "Şarkıyı çok beğendim ne olur bana da gelsin" diyorsanız, monofonik için "sis", polifonik için "psis", gerçek ses için "gsis" yazıp, bir şişeye koyup denize atınız.
Salı, Mart 20, 2007
İmgelenmek
Karşımdaki kadına göre durağandım, ama Kadıköy iskelesinde bekleyen sıkıntılı kalabalığa göre hareketliydim, hatta biraz daha acele etmeliydim...
Neyse... Vesaire...
Eskiden vapura binmek benim için özel bir hadiseydi, çocuklar gibi sevinirdim vapura binileceği zaman, ki zaten çocuktum. Çok binemezdim çünkü, bütün akraba-i talukat Anadolu yakasını mesken seçtiklerinden mütevellit bayram seyran gezmelerinde belki işte bazen denk gelirse o da vapura binilirdi. Ki ben de şu anda anımsamaya çalışıyorum vapurda geçen bir imge gelsin diye kafama ama olmuyor. Zaten "confused" demiştik onun için, neyse fazla yüklenmeyelim. "Zınk" dur geldi, sıkma portakal suyu, "dıkşın", kaşarlı tost. Evet vapur deyince aklıma gelen şeyler bunlar oldu, sıkma portakal suyu ve kaşarlı tost...
Gerçekten de bazı yerler insan beyninde bazı imgeler bırakıyor, mesela hastane deyince de, Eski PTT Hastanesinin röntgen bölümüne inen koridor geliyor aklıma, loş, sessiz ve eğimli. Başından bakınca sanki insanı içine çeken bir perspektifi vardı. Bir de bahçedeki büfenin karışık tostu.
Şu tost meselesine bir eğilmem lazım...
- Sevgili günlük, sana bir şarkı önereyim mi?
- Önerme!
- "Children of Bodom - Needled 24/7". Bence budur...
- Önerme dedik sana.
- Ben seni dinlemiyorum ki...
Pazartesi, Mart 19, 2007
Pazar, Mart 18, 2007
Başlık maşlık yok
Ahşap bir ev imgesi oluşuyor bu şarkıyı dinlerken hayalimde, kalabalık, ama çok fazla değil, böyle hani soğuk kışlardan birinde bir Pazar sabahı hep birlikte toplanılıp kahvaltı edilen... Sabah erkenden evin annesinin yaktığı soba, holde kurulan kocaman beyaz örtülü masa, kesilen ekmekten çıkan taze buhar, sofrayı kurarken sıcak ekmekten koparılan kaçamak lokmalar, camın dışında yağan lapa lapa kar, renkli saplı çay bardaklarına konan sıcak çay, evin babası başlamadan önce yemeğe başlamaya çekinen ürkek bakışlar, sobaya en yakın oturanın giderek artan harareti, gülen gözler, sobanın üzerindeki maşada duran dünden kalmış ekmeğin dilimleri, zorla ekmeğe sürülen tereyağla bal, ortaya sonradan çıkan sucuklu yumurta... :)
Gerçekten de, bir yağmur yağsa da büyülense yeniden dünya?...
Biz de bunları hatırlayıp ağlasak?...
No Comment
O anın şarkısı da başka bir şey olamazdı zaten...
Cumartesi, Mart 17, 2007
Active
h: naapan ensiferum
Sonra H gitti, bir daha da görünmedi, şimdi bende gidiyorum, odun keseceğim, şarkı "Deep Purple - Not Responsible"
Cuma, Mart 16, 2007
Pure Dismay
Vapurla geçtim yine karşıya. "Soilwork - Mindfields" çalarken CD Player'ımda, acıyan gözlerle insanlığın eğlencesi olmuş olan martılara baktım.
Etrafımızdaki bazı insanlar kendilerini bazen ne kadar çok düşürüyorlar... Garip yahu... Ve ne yazık ki bu insanların çoğunluğu erkek... Hehe, ben çok gülüyorum bu hallere. Mesela otobüs duraklarında, kendi aralarında konuşan gençlerin yanına güzel bir bayan geldiği zaman, hepsi birer espri makinesine dönüşüyor ve yüksek sesle birbirlerine espri yapmaya gülmeye başlıyorlar. Ya çok feci bir durum. Yapmayın arkadaşım şöyle şeyler, hayır yani ne bekliyorsunuz, güzel bayan muhteşem esprilerinizden birini duyacak ve yanınıza gelip "Hey genç adam, son zamanlarda senden daha komiğini görmedim mi" diyecek? Ya öldüreceksiniz beni... :) Aynen devam...
Bu durum bayanlarda hiç mi yok, diyeceksiniz şimdi. Bilmiyorum belki vardır, ben rastlamadım daha. Farketmez ki, o da komik.
Bu arada haberleri izliyorum demiştim ya, gene izledim, şu Irak ve Ortadoğu meselesi, haberlerde, oralarda ölen insanlardan o kadar rahat bahsediliyor ki, sanki günlük doldurulması gereken bir kota varmış gibi. Bu da garip...
O zaman yazımızı, bir şarkı sözüyle bitirelim;
What can we do, what can we say...
Our veins are filled with pure dismay...
Haberler
Kiminle?
Nerede?
Ne zaman?
Ne yaptı?
Kim gördü?
Ne dedi?
...diye bir oyun vardı eskiden ya, oynardık biz çocukken. Bir çember oluşturur, bir kağıt alır, Yukarıdan aşağıya doğru bunları yazar ve elden ele dolaştırarak her soruya farklı bir kişinin cevap yazmasını sağlardık. Her cevapta o satırı katlardık ki gözükmesin. En sonunda da sırayla okurduk. Tabi herkes bir öncekinin ne yazdığını göremediği için ortaya çok saçma şeyler çıkardı, sanırım benim bu saçmalamalarım oradan kaldı. :)
Bu arada 2 - 3 gündür haberleri izliyorum, bütün haberlerde bir "8 dakika" olayıdır gidiyor. "Hiç bir yere ayrılmayın, tam 8 dakika sonra tekrar beraberiz". "Haber bültenimiz 8 dakika aradan sonra devam edecek"... falan. Yani garip. Haberlere de reklam alıyorlar artık, millet deli gibi haber izlemeye mi başladı nedir?
Bir de şu vardı o daha da beter, "Kısa bir aradan sonra haber bültenimizi bitireceğiz, ama yine de siz bizden ayrılmayın..." :) Deli misiniz kardeşim siz?.
So?
- Anlamadım? Ne ee'si?
- Ne demek ne ee'si, ee işte, sonra?
- Aa, E'si o işte, o kadar.
- Ne o kadar?
- Ee, o kadar.
Tipik bir cevap vermek istememe durumuyla karşı karşıya olma durumu. :)
So what, yani? :)
Perşembe, Mart 15, 2007
2 - 3 tane rendelenmiş havuç
Sonra annemle aramızda şöyle bir diyalog geçti;
- Oğlum ben yumurta almaya gidiyorum.
- Tamam, çok geç kalma
ve sonra açılmayan gözlerimi kapalı tutarak uyumaya devam ettim. Sonra tekrar telefon dorilili dorilili diye çalmaya başladı. Bu sefer de ablamla şöyle bir diyaloğumuz oldu;
- Alo.
- Uyuyorum.
- Annemi versene telefona.
- Annem yumurta almaya gitti.
- O zaman yaz şimdi dediklerimi.
- Gelir birazdan uyuyorum ben.
- Yaz, gelince yapacakmış annem bunu.
- Bi dakka...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Bi dakka kalem arıyorum...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Kalem yazmıyor bi dakka...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Ok
(Devamı havuçlu kek tarifi)
Sonra kapı açıldı ve giderek camekanın kenarına çarptı, böyle olduğu zaman bunun kontrolsüz bir açılış olduğu, ve genellikle rüzgar tarafından açıldığı bellidir. İçeriye bir soğuk. Babam içeri girerken kapıyı kilitlememiş, sokağın bütün soğuğu benim odama doluverdi. Ya şimdi kalkıp kapatsam kapıyı, iyice uykum açılacak, kapatmasam donup kalacağım öyle, nitekim kalkmadım. Vurdum kafayı çektim yorganı kafama kadar yumdum gözlerimi, ama uyuyamıyorum, annem geldi o arada "Bu kapı neden ardına kadar açık böyle" nidaylarıyla. Bu arada mart ayı sendromu yaşayan kediler oraya buraya işemeye başlamışlar, annemden sabah yorumlarını dinledim. Mırrrnaw, miyaaouuw, kssss, gibi serzenişlerle birbirine bağırıp çağıran kedilerin sesleri arasında sızmışım sanırım.
O yarım saatlik sızma sırasında çok garip bir rüya gördüm. Tüm sülale feribotla bir adaya gidiyorduk, sonra tropikal bir adaya geldik, 3 katlı ahşap evlerden oluşan bir yerdi, en üst katın balkonuna çıkarken merdivenlerde yaklaşık 5 senedir görmediğim akrabamı gördüm. Sonra balkondan denize bakınca sanki elimi uzatsam değecekmişim gibi bir mesafeden geçen dev şilepler, gemiler ve bir de denizaltı gördüm. Denizaltı görünce aklıma ikiz kuzenlerim geldi, severler onlar böyle şeyleri, balkondan aşağıya seslendim, "Oğlum denizaltı geçiyor lan bakın" diye. Sonra bütün gemiler yanyana uzakta bir yerde durdular. Bizi getiren feribot yoktu ama. Böyle bir şey işte, sonra uyandım.
İnsan çok kısa zamanda çok karmaşık rüyalar görebiliyor.
Çarşamba, Mart 14, 2007
Hızlı Kutup Ayısı
V = 10 * 4,4721359549995793928183473374626
V = 44,721359549995793928183473374626 m/sn (Yaklaşık 44m/sn alalım.)
Olay şu ki, düşen kutup ayısına hava sürtünmesi de ters yönde bir etki edeceği için, düşene kadar sürekli artan bir hız olmayacaktır. Belirli bir limit hıza kadar yükselen kutup ayısı, suya çakılışını bu hızda yapacaktır. Burada sürtünme kuvveti (F)'i şöyle bulabiliriz. (Burada formülasyon eksiği yüzünden kutup ayısını sanki bir küreymiş gibi düşüneceğiz, mecbur, çünkü kutup ayıları için özel bir şekil sabiti yok.)
F=6*Pi*R*n*V (Burada aslında yanlış yapıyorum ben, çünkü hız aslında 44m/sn değil zaten, ama 100metrelik bir düşüşte, sürtünmenin çok da önemli olmayacağını düşündüğüm için böyle yapıyorum)
F=6*3,14*0,7*0,00002*44 = 0,01N, gerçekten azmış. Yani 0,01 Nevton'luk bir kuvvet etki ediyor sadece düşen kutup ayımıza, bu da sürtünmeden dolayı kutup ayımızı yakmayacağına göre, yaklaşık olarak 44m/sn'lik bir hızla yani saatte yaklaşık 158km'lik bir hızla suya dalar diyebiliriz, ki hız bayağı yüksek çıktı aslında.
Hımm, demek ki gerçekten küresel ısınmaya dikkati çekmek için 100 metrelik buzuldan bir kutup ayısı atsak bayağı işe yarayacak...
Evet görüldüğü üzere, tamamen gereksiz hesaplamalarla uğraşıp, sonuçta tamamen gereksiz bazı sonuçlara ulaştık. Ayrıca bu sonuçlar kaynak niteliğinde değildir, sorumluluk kabul etmem.
"Yok ben hesapladım öyle olmuyor" diyenler de olabilir, o zaman alırız 2 tane kutup ayısı, gideriz kutuplara atarız 100metrelik buzulun tepesinden, ölçeriz. Ama bu gidişle bunu yapabileceğimiz buzullar kalmayacak. (Bak bu sosyal içerik şeysiydi)
Salı, Mart 13, 2007
Reklam
Geçen günlerden birinde, ablamda Pro7 kanalını izliyordum, calgon reklamı başladı, gerçekten orada da calgon kullanmadığı için makinesi kireç bağlayan kadınlar var. Tamirci geliyor ve "Buradaki sular kireçli, calgon kullanmazsanız böyle olur" diyor. Ayrıca bizim reklamların sonunda aklımızdan bir türlü çıkaramadığımız "Ma-ki-neniz u-zun yaşar calgon-la" nakaratı, Almanca olarak orada da söyleniyor.
Bir de NutyMax hâlâ şöhretini bulamamış. :)
Pazartesi, Mart 12, 2007
Toy
Teoman'ın şarkısını playlistime koyup, evirip çevirip dinleyeceğim aklıma gelmezdi, bu gecenin şarkısı, "Teoman - Renkli Rüyalar Oteli" olsun. Ama bak burada nakarat kısmı var ya, sadece orası, "Yılllllllllar önceydi, çok da güzelllldi, şimdiiiii, düşününce..." burası yani, güzel bence. Güzel söylemiş.
Akşam dışarıdaydım arkadaşlarla, yine Mc'te hamburger menü yedim çok lazımmış gibi, ulan, "yemeyeyim yemeyeyim" diyorum ama engel olamıyorum kendime.
Eve geldim, Popstar Alaturka'yı izledim, bir de arada Buzda Dans. Buzda Dans'ı Zeynep Tokuş kazandı. Eee banane? Evet, gereksiz oldu.
Saat 01:00 falan, bilgisayarın başına geçtim, o saatten beri, Teoman dinliyorum. Nadiren de, (Teoman'ın şarkısı bitince başa almayı unutursam) Mustafa Keser.
Önümde, geçen gün 9 yaşına basan yeğenimin minik oyuncak helikopteri var, durup durup pervanesine -ortaparmağımın tırnak kısmını baş parmağıma getirip, sertçe ortaparmağımın tırnağıyla- tık diye vurup, pervanesini döndürüyorum. Yaklaşık 4 saniye dönüyor. Bakakalıyorum dönen pervaneye. Diğer tarafta da, daha küçük olan öbür yeğenimin dişleyerek çıkartığı minik oyuncak arabanın lastik tekerlekleri var, onları da parmaklarıma takıyorum.
Cumartesi, Mart 10, 2007
Set up
Cuma, Mart 09, 2007
2131 ton (Düzeltme)
Evet doğrusunu öğrendiğimize göre, yaklaşık 3/4 oranında bir fazlalık çıkmış durumda sonuçta, bunu şimdi düzeltelim.
Uzun uzun hesaplama yapmayacağım, 2131 ton çıkmıştı, bölelim 4 e, böldük, sonuç 532,75 ton. Gerçi gene yüksek gibi geliyor bana hâlâ ama bu doğru sanırım. 70 yaşına kadar yaklaşık 533 ton karbondioksit saldığımıza ve bir ağaç yaklaşık 1000 ton karbondioksit emdiğine göre, gönül rahatlığıyla en azından bir ağaç diksek iyi olur diyebiliriz.
Bu kadar.
Kutup ayısının hızını da hesaplardım ama hâlâ o konu ile ilgili formülleri hatırlamış değilim, o yüzden erteleyelim biraz daha onu da. :)
Fin
Geçenlerde Türkiye Gazetesi'nde Finlandiya ile ilgili bir yazı okumuştum, -isteyenler internetten de açıp bakabilirler- Hani demiştim ya Türklerle bir akrabalıkları olduğu falan diye, buna birkaç yerde daha rastladım. Hatta "Turku" diye şehirleri bile varmış, pazar yeri anlamına geliyormuş anlamı. Fin dilinin yapısı da Türk diline çok benziyormuş, ilginç. Neyse.
Eğitim olayını çözmüşler, gerçi koskoca memlekette 5milyon kişi falan yaşıyormuş zaten ya orası ayrı. %100 okur yazar. Kalkınma sürecinde önce anne babaları eğitmişler. Hani yeni nesili onlar yetiştirecek ya, çok basit aslında... Bizim anne babalarımızı da sabah programları eğitiyor, ne güzel. (Tabiki hepsini değil, bu konuda "aa bizi sabah programları eğitmiyor" diyenler olacaktır, ne mutlu size o zaman. Ben bu sabah programlarına da taktım da biraz, onu da bilahere yazarım yine.)
Çok daha ilginci, Finlandiya'da marketlerde falan içki satılmıyormuş, devlet mağazalarında da satılmıyormuş, sadece ruhsatlı yerlerde satılıyormuş. Yazıyı yazanların gittikleri restoranda 22:30'dan sonra içki servisi yapılmamış (belki sadece orada öyle olabilir, bilemiyorum) Hatta garson 22:15'te gelip, 22:30 dan itibaren içki servisi yapılmayacağını isteyenlerin kalkabileceğini söylemiş, ve devam etmiş, çünkü saat 22:30'dan sonra cam kenarındaki masalarda içki içenler, yoldan geçenler tarafından uyarılıyorlarmış. Çok ilginç ya. Başka yerde rastlamadım bu tip bir uygulamadan bahsedildiğine. Burada (burası Türkiye) bir restoranın böyle yaptığını düşünsenize... Haha, gülesim mi geldi ne? Ne derler, yazık mı derler, yoksa nezaket mi? Ya da çağdaşlık mı derler, yoksa yobazlık hortladı mı? Komiğiz, komik, neyse.
Bu yazımızı Finlandiya ile ilgili yazdık, çok mu gerekliydi, hayır.
Şarkımız da Finlandiya'dan gelsin, "Ensiferum - Token of Time", çok mu gerekli, gene hayır.
Perşembe, Mart 08, 2007
Bugün bende bir arıza varmış
"Black Sabbath - Fairies wear boots" çıktı, hadi hayırlı olsun.
Sabah sabah, yani öğlen öğlen evden çıkıp okula gittim. Şu okuldan bir türlü kurtulamadım, tez yazdım, gittim sundum, bir de üstüne üstlük geçtim, ulan hala bitemedi, hala git gel, diploma vereceklermiş bana şimdi de. Neyse, olaylar Halyolu'ndaki İETT akbil gişesinde pasomun artık geçersiz olduğunu öğrenmemle başladı. Uzun bir bekleyişten sonra sıra bana geldi, pasoyu uzattım, "2 ytl" dedim. "Bu pasolara dolum yapmıyoruz artık" uyarısı ile karşılaştım. "O zaman bunu çıkarın bana normal akbil verin." dedim. "Elimde şu anda akbil tom'u yok, parasını vereyim istersen." dedi, bende "Yok kalsın" dedim. Ne yapsam acaba diye düşünürken, "ulan oğlum bilet niye almadın" dedim kendi kendime. Bilet almak için arkamı döndüğümde, az önce 2 3 kişi olan sıranın, sanki bekliyormuş gibi bir anda 20 kişiye çıktığını gördüm. Tee köprünün merdivenlerine kadar uzamıştı yaklaşık. Geçtik bekledik tabi. Sıra bana geldi, 1,5 ytl verip, "bir bilet" dedim. Aynı gişe görevlisi, "bu 1 ytl sahte, bunu değiştir" dedi. Ardından da ekledi, "Sende bugün bir arıza var" Harbiden var, neyse değiştirdik 1 ytl'yi. Aldık bileti. Sonra tipik 129T diyalogları, "Levent mi?" "Yok Taksim" "Levent durağı nerde?" "Arkada, şu tarafta." Balmumcu'dan geçiyor mu?" "Geçmez" "Hangisi geçer?" "Hiçbiri geçmez, buradan Balmumcu'ya otobüs yok, 129K'ya binip, köprüden sonra inerseniz, biraz yürüyüp gidebilirsiniz, daha kolay" "Teşekkürler." "Bir şey değil."
Otobüse bindim, yeni yazmış olduğum CD'yi dinleye dinleye okula geldim nihayet. Bu arada rastgele şarkımız; "Blackmore's Night - Sake of Song" oldu şu anda. Harç bürosundan borç sorgusu yapacağım. Gittim, numara isim verdik, 15 dakika sonra gel dediler. "Çüüüüş" diyebileceğim bir miktarda borç çıktı karşıma. Ama demedim. Bu dönem bile beni öğrenci olarak saymış bu Y.T.Ü. Hadi geçen dönemi anlayabilirim, uzatma aldık, tez yazdık falan, bu dönem niye? Yok abi ben boşuna nefret etmiyorum bu okuldan. Ulan çok fena koydu ama, ben Canon S3IS alacağım diye para biriktirmeye uğraşırken, bütün paramı okula vereceğim şimdi. "(Biip Biiip) böyle okulun" demek geliyor içimden, içimden de diyorum zaten, neyse.
Sonra Beşiktaş vapur iskelesine gittim, az önce sahte deyip almadıkları 1 ytl'yi burada aldılar. Sanırım benden yana dönmeye başladı biraz. Şu anda rastgele şarkımız, "Ensiferum - Lai Lai Hei" oldu, Finlandiyalı bir grup. Fin'ler Türk soyundanmış ya, bunu da geçen gün duydum. Çok hoş, bu konuyla ilgili yazacak şeylerim var ilerde.
İşte böyle, gül geç, boşver, ne oldu yani, hiç. :)
Çarşamba, Mart 07, 2007
2131 ton
"Ortalama bir insan kaç yıl yaşar?" diyerek başlayalım hesabımıza. 70 diyelim mi? 35 yolun yarısı ediyorsa tamamı 70 eder. "Dante gibi ortayındayız ömrün" demiş ya rahmetli Cahit Sıtkı Tarancı oradan esinti geldi. Ama biraz araştırınca Dante'nin 70 yaşında ölmediğini öğrenmek çok kolay, çünkü Dante 56 yaşında ölmüş. Peki burada şair neden böyle demiş, -ki Cahit Sıtkı Tarancı bu şiirini yazıyorken Dante çoktan ölmüştü.- O zaman bu için işinde başka bir iş olmalı diyerek tipik paranoyak bir mühendis olduğumu kanıtlamaya karar verdim.
Ne demiş;
"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün."
Ufak bir araştırmadan sonra şunu söyleyebilirim, gerçekten merak edenler varsa, Dante, 1300 yılında, yani 35 yaşındaken İlâhi Komedya adlı eserini yazmış. Bu eserinin ilk cümleleri de şöyleymiş;
"Nel mezzo del cammin di nostra vita mi ritrovai per una selva oscura"
Anlamı ise,
"Hayat yolculuğumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum." muş. (Bkz: EkşiSözlük)
O zaman şair burada, Dante'nin 35 yaşındayken söylediği "hayat yolculuğumun ortasında" ifadesini baz alarak, böyle bir çıkarımda bulunmuş olabilir diye düşündüm. Yani bütün deliller onu gösteriyor bence. Neyse bilemiyorum, edebiyat dünyasının da çok umurunda olduğunu düşünmüyorum, zaten edebiyat dünyası da benim çok umrumda değil. Evet neyse, gelelim daha öncelikli konumuz olan küresel ısınmaya. Küresel ısınmaya karşı bireysel entegrasyonu sağlamak için insanın hayatı boyunca atmosfere ne kadar karbondioksit saldığını hesaplıyorduk. Gaz çıkarmalar ve geğirmeleri bu hesaptan hariç tutalım, onları da başka bir zaman hesaplarız.
Normal bir insanın akciğer kapasitesinin yaklaşık 6 litre olduğunu öğrendim. Ancak bunun sadece 4,5 litresini soluk alıp verirken kullanıyormuşuz. Soluk alıp verme hacmimiz ise yaklaşık 2 litreymiş. (Bkz: Denizce.com) Bu durumda bir insan bir nefeste atmosfere yaklaşık 2 litre karbondioksit salıyor diyebiliriz. Karbondioksidin gaz halindeki yoğunluğu 1,98kg/m3'tür. O halde şöyle yapalım, "1 litre = 0,001 m3" müydü? Evet öyleydi. O zaman bu da bir nefeste yaklaşık oalrak 0,002 m3 karbondioksit salıyoruz demek olur. Ömrü hayatında bir insan kaç kez nefes alır desek, çok abartmış olur muyuz? Bence bu kadar saçmalamadan sonra hiç olmayız. Deney için kendimi feda ediyorum, denedim dakikada 10 kere nefes veriyorum. Bunun heyecan ve yorgunluk durumlarında artacağını düşünürsek, (20 30 40 gibi) biz dakikada ortalama 15 alalım. Ortalama olarak dakikada 15, saatte 15*60 = 900, günde 900*24 = 21600, yılda 21600*365(hadi 6 saatte benden olsun :)) = 7689600, 70 yılda 538272000 kere nefes veriyoruz. Yazıyla da yazalım "538milyon272bin" kere. Peki evet, nerede kalmıştık, çarp 0,002m3 ile, 1076544m3. (1milyon76bin544 m3) Hacmimizi bulduk. d=m/V formülünden hareketle 1,98 = m/1076544, öyleyse m = 2131557,12. Yani yaklaşık, 2milyon131bin557 kg. Bu da eder, yaklaşık 2131 ton.
tema.or.tr'ye göre yetişkin bir ağaç saatte yaşlaşık 2,3kg karbondioksit emiyormuş. O halde şöyle diyelim, 2,3*24*365*70=1410360kg, yani yaklaşık 1410 ton. Bir de şu var ki ağaçlar geceleri fotosentez yapmadıkları için karbondioksit emmezler, o zaman bunu yaklaşık 1000 ton falan diyelim biz. Gerçi ağacın 70 yıl yaşadığını varsayarak böyle bir çıkarım yaptım ama bana az geldi yine de. Demek ki 1 ağaç yetmiyor, o zaman 2 ağaç dikmek lazım.
Ya bir yerde bir hata yapmış olabilirim, rakamlar pek bir garip geldi bana şimdi tekrar okuyunca, ama şimdi uğraşamam, acayip uykum geldi, daha bir de kutup ayısının hızını hesaplayacaktık, onu da unuttum zaten. Of ya, o kadar uğraşıyorum şu Lise 1-2-3 Fizik bir yerlerde birşeylere yarasın diye ama olmuyor işte gördünüz. :)
Cuma, Mart 02, 2007
Saçmalarım simultane
h: naapan
c: şarkı dinliyom
h: o kadarmı
c: şarkılarda takıntılı olduğum yerleri belirliyorum
h: nasıl belirliyon
h: takılıyonmu
c: evet durup durup orayı dinliyorum
h: enteresan
c: enteresan
c: Everything you say is denied
I'll be the devil on this ride
h: enteresan
h: Sodyum hekza meta fosfat'ın kısa yazılımı?
c: shmf mi
h: ulen bide sayıcalcısın
h: ipucu veiyom
h: ca....
c: cağaloğlu
h: 6 harf
c: camoka
h: cal . . .
c: calgon
h: brawoo
c: doğru mu?
h: evet
c: hadi ya ben calcium'dur diye düşünmüştüm o yüzden calgon dedim
h: kalsiyum element değilmi
c: zaten calcium 7 harfli bu arada onu şimdi farkettim
h: hehehe
c: :)
Salı, Şubat 27, 2007
Gereksiz Bölge (Olmasa da olurdu) - Bölüm:3
Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Tebrik...
Canon... (Powered by Yuğtub)
34
Bence gerek yok ama, isteyenler bu linkten yamulabilirler: http://www.realage.com.tr/RealAge.Web/
(Zzııt, bzzıt... Bu site çok geyik ya. "En son yaptırdığım ölçümlerde serum kreatinin seviyem nedir?" diye soruyor, ne cevap verirsem vereyim 34 çıkıyor yaşım. Demin tekrar denedim. Önceden emin değilim demiştim, şimdi atladım soruyu cevap vermeden. 25 çıktı bu sefer. Yani bu yazıyı okuduktan sonra bu testi yapıp, yaşı beklediğinden fazla çıkanlar strese girmesin diye nedense açıklama gereği duydum. Yazı zaten gereksizdi, açıklama da ayrı bir gereksiz oldu. 25 yaşındaymışım, yolun yarısına daha varmışım. Sevinelim o zaman. Aman ne güzelmişim. Hoptrilaylom. Hop-tri-lay-lom. Bu arada başlangıçta sorulan mail adresini kafadan atsanız da olabilir. Ben attım oldu.)
Perşembe, Şubat 22, 2007
Turpgill
Koyu yeşil sebzelerde C vitamini çokmuş bu arada sosyal sorumluluk görevimizi yerine getirelim, "Gençler bol bol ot yiyin."
Gecenin şarkısı "Soilwork - Rejection Role"
Gereksiz Bölge (Olmasa da olurdu) - Bölüm:2
Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Rekabet...
Versus... (Powered by Yuğtub)
Çarşamba, Şubat 21, 2007
Salı, Şubat 20, 2007
Skati
"Zzzionnk"
Yüz metreden düşmekte olan kutup ayısı arkadaşımızda kalmıştık. Hatta düşmüştü de suyla ilk buluştuğu zamanı hesaplamıştık. Fakat hava sürtünmesini hesaba katmamış olduğumuzu farkettim yayınladıktan sonra. O zaman hesaplayalım, ortalama bir kutup ayısının boyutları nedir, bakalım, baktık, erkeklerle dişilerin boyutları farklıymış. O zaman ikisinin ortalamasını alalım. (2,4m + 1,9m) / 2 = 2,15m. Ok süper. Boyu tamam ama eni hakkında bir bilgi yok, atalım kafadan, tahmini 1 metre var mıdır. Vardır. Suya doğru göbekleme bir atlayış yaptığını varsayarsak, hava sürtünmesine maruz kalacak olan yüzey yaşlaşık 2,15 metrekaredir. Evet bu ne işimize yarayacak? Şu an için tam bilemiyorum çünkü bir formül vardı hatırlayamıyorum. Ama sürtünmenin alan büyüklüğüyle arttığını hatırlıyorum. Sürtünme nedeniyle de sevgili kutup ayımızın biraz daha yavaşlayacağını kabul edebiliriz. O zaman geçen yazımızda bulmuş olduğumuz süreden daha fazla bir sürede suya çakılacağını iftiharla söyleyebiliriz. Peki suya çakıldığında hızı ne olur? Evet bunu gene hesaplayamadık. Bunu da ilerleyen zamanlarda hesaplayalım tekrar, çünkü şu anda çıkamayabilirim işin içinden.
"Zzzionnk"
Tamam kal böyle.
Pazartesi, Şubat 19, 2007
Pazar, Şubat 18, 2007
Drifted Grifter
Dün dışarılardaydım, arkadaşlarla takıldık biraz. Gezdik falan. Annemle buluşacağım tamamen aklımda gittiği için o arada çalan telefonumu açınca ablamın "Nerdesin?" sorgusunu birden çok garipsedim. "Dışardayım" dedim. "Annem seni bekliyormuş, eve gidecekmişsin, bir yere gidecekmişsiniz". "Aooww unuttum yıwrım, ok, anneme söyle, şuraya gelsin, ben orada bekliyorum onu". Sonra "şura" da annemi beklemeye başladım. Yanımda bir çam ağacı vardı. Ama küçük bir çam, ufak böyle, sanırım süs çamı. Nerdesin be anacım? Annem geldi o arada. Yanımdaki çamı göstererek, "Anne bak yanımda bir arkadaş daha vardı, beklerken ağaç oldu" dedim. Ahahayyt, bigül bigül... Güldük yani, iyi oldu. :)
Şarkı "Jotun" oldu. Bu aralar biraz fazla hamburger yemeye başladım ben, sürekli arkadaşlarımın hayvansın ithamlarıyla karşı karşıya kalıyorum. Ama hep bu gnçtrkcll'nin Mc kampanyası yüzünden. Metabolizmam hızlı sanırım. Ama belim ağrıyor bir de bu arada. Ne olduysa, geçen günü ters bir harakiri mi yaptım nedir, böğrt bağırsaklarımdan arkaya bir ağrı. Yiyemem ben yine o iğneleri bir daha ama. Zaten eczacı abimiz cart diye, ayakta, insanım ya bende benim de hislerim var, aloo. Şarkı "Strong and smart" oldu, dejavu mu yaşadım? Neyse. Istırong and ısmart.
Şarkı "Drifter" oldu, ayrıca bu yazı da çok girift oluyor.
Yerçekimi yerçekimi deyip duruyorlar. "He eşittir bir bölü iki ge te kare" işte nedir yani. ge her zaman on alınmaz ama, sadece kutup ayıları için ondur. Mesela yüz metrelik bir buzuldan atlayan kutup ayısı kaç saniye sonra suya çakılır, hesaplayalım. He eşittir bir bölü iki ge te kare. He kaç, yüz. Geyi de kutup ayıları için on alıyoruz. O zaman yüz eşittir beş te kare. Yolla beşi öbür yakaya. Yüz bölü beş eşittir te kare. Yani yirmi eşittir te kare. Her iki tarafın da kare kökünü alalım. aldık, nedir; 4,4721359549995793928183473374626. İşte bu kadar saniye sonra şıploff diye suya çakılıverir sevgili kutup ayısı arkadaşımız. Hızını da başka bir gün hesaplarız. Ayrıca görünüşlerine aldanmamak lazım kutup ayıları sevimli görünebilirler ama çok vahşidirler, cola reklamındakiler sadece animasyondur. Ayrıca cola da içmezler. Belki de içerler bilmiyorum. Ama nereden bulacaklar colayı değil mi, çok mânâsız oldu. Bulamazlarsa o zaman içemezler de, çok da mânâsız olmamış o zaman... :)
Perşembe, Şubat 15, 2007
Perspektif
Geçici devingen bir ruh hali içindeyim bir de. Futuristik bir niyet. Rustik bir özlem. Engel olansa materyalistleşen bir İstanbul.
Salı, Şubat 13, 2007
Portre
Uykum var be günlük bugün, hiç yazasım yok fazla, depresyonda mıyım neyim gene, bir çıkamadım zaten. Sabahtan beri "tebdil-i mekânda ferahlık vardır" deyimi dolandı aklıma, durup durup aklıma geliyor. Dün, yani dünden önceki gün, yani Pazar günü, Hannibal Rising'e gittik. Bence güzeldi, bazı arkadaşlar zorlama bir film yapmışlar dese de ben beğendim valla ne yalan söyleyeyim.
Dün gece de rüyamda ördek gördüm, filmle alakası olabileceğini düşünüyorum. Tebdil-i mekanda cidden ferahlık var mıdır acaba?
Tebdil-i kıyafet giyinip tebdil-i mekanlarda mı aramalı ferahlığı, yoksa rutin bir kadirşinaslıkla şansımıza boyun mu eğmeli? Şans kavramı da çok su götürür bir konu bence zaten. Herkesin kendi kafasında bir şans kavramı oluşmuş, herbiri birbirinden uyduruk. Diyorlar ki "Şans, olasılıklara karşı hazırlıklı olmaktır." "Yok canım olur mu? Şans bir şanzımandır (ya da şanzuman). Bildiğin vites. 5 ileri 1 geri. Bazen 6." "Yok daha neler. Şans diye bir şey yoktur." "Olmaz mı. Peki şans yoksa, bu loto milyarderlerinin nesi var bizden farklı?" diyor kimileri de. Aslında hepsi kendinden bile habersizken nedir bu tanımlama telâşı anlam veremiyorum bazen.
"Şaans, kadeeer, kısmeet... Niyetçi geldi niyetçii..." İri beyaz tavşanın seçtiği katlanmış kağıt parçalarıydı aslında hepsi sadece. Hepsi önceden yazılmış. Kadıköy'ün arka sokaklarında var hâlâ bazen görüyorum. Arka sokak dediğim de balık pazarının arkası, çok arkaymış cidden. Arka mı kaldı artık ya. Yazılanları oynuyoruz bizde, doğaçlamaya imkan verilmeyen (ya da çok az imkan verilen) bir temâşâ sanatı. (T ile bir gece muhabbetinde çıkmıştı, şimdi aklıma geldi. O çok beğenmişti, yazarım ben bunu demişti, ben önce yazdım. heh.)
Ne diyorduk, temâşâ evet. Seyreyleyelim o zaman gümbürtüyü. Biraz sallan yuvarlan. Hop oturup hop kalk. Ali gel. Ayşe top at. Kaya topu tut. Cin Ali çiz. Ders çalış. Bay ve Bayan Kahverengi ile tanış. İnsan arasına karış. Yalanlara alış. Oku oku oku. Yaz yaz yaz. Çiz çiz çiz. Büyü büyü büyü. Her koyduğun hedefe ulaşmanın dayanılmaz sancısını yaşa. Sonra ödü patlat. (Not: Apandisti patlatma o çok acı veriyormuş.)
Peki iri beyaz tavşanı takip etmeli mi?
Cumartesi, Şubat 10, 2007
Serbest Çağrışım
Yok yok, hayatın mihenk taşı bence sadece mahçubiyet olmamalı, masumiyet de olmalı yanında. Riyakarlar ve kurnazlar becerememeli. Zurna geldi bak aklıma şimdi de, bu da mı serbest çağrışım? Yok yok kesin saçmalık bu.
"Taslak olarak -save- beni" diye bağırıp duran yazılara yenik düşüyor bazen işaret parmağım...
Bugün tez sunumum vardı günlük, artık yok.
Perşembe, Şubat 08, 2007
Deoksiribonükleikasit

Selam günlük, bugün olabilecek en yüksek derecede migrene meyilli bir ruh hali içindeyim. Migren, olmadı ülser. Psikolojikman delürmeme az kaldı. Cuma günü tez savunmam var, hoca "İyi hazırlan" dedi, bu bir uyarı mıdır? Yoksa tehdit midir? Yoksa iyi niyetli bir temenni midir? Ne düşüneceğimi biliyorum, ne de yapacağımı. Ne yeteri kadar çalıştığımdan emin olabiliyorum, ne de yapmam gerekenlerden. Ne ne dediğimi biliyorum, ne de ne yazdığımı okuyorum. Düşünmeden yazıyorum, okumadan geçiyorum.
Geçen gün "Neşeli Ayaklar" filmine götürdüm yeğenimi. Hiç yoktan yere bu küresel ısınmaya kafam takıldı şimdi. Ağzına s.çıyoruz afedersiniz dünyanın. Aferin, aynen devam. Isıtın ısıtın. "Çağdaş bir -Martı- uyarlaması diyelim mi film için?" "Banane lan ne dersen de çok da umurumda."
Bugün ev doluydu, akraba-i talûkât ve bilumum tanıdık vesair bayanlar bizdeydi. E tabi bayanlar gelir de çoluk çombak gelmez mi? Gelir, diye düşünerek millet eve doluşmadan terkeyledim evi, ablamlara gitim. Ders çalışma ümidim vardı, bir kırıntı kadar kalmıştı, ama onuda acıkan karnımın gurultuları arasında lavaş içine dürüm yapıp yedim. Biraz çalıştım ama ya valla baktım şöyle biraz. Akşam, ben ders yapacağım ya, elektrikler gitti. "Elektrikler gitti çalışamadım hocam"ın bu kadar gerçekçi olabileceğine ilk defa şahit oluyorum. Neyse ki geldi sonra. Aman da aman.
Ooof, yazasım yok hiç, sanırım kafam durdu.
Sanırım deoksiribonükleikasitlerim isyanlarda.
Belgeselimtrak

"Masai Mara'da güneşli bir gün daha başladı. Biz kameralarımızı hazırlarken, Fundi ve arkadaşı da bizlere meraklı gözlerle bakıyordu. Sabah yürüyüşlerini bölmek istemediğimiz için çok sessiz hareket etmek zorundaydık. Fundi bu günlerde kameramızla çok ilgilenmeye başladı, sanırım bizim zararsız olduğumuzu anladı ve arkadaş olmak istiyor."
- Şakir Abi, gelmiş gene bu adam ya...
- Ya geldi valla sorma başımın belası. Nereye gitsem peşimde. Ulan işemeye gidiyorum, zart arkamda, hanımla çiftleşecez, bu gene orada. Bir huzur yok. Herşeyi geçtim de, bana Fundi deyip duruyor, çok koyuyor valla. Fundi ne kardeşim? Millet dalga geçmeye başladı. Bir boş anını görsem dalacam ama işte, dur bakalım.
- Sen dalarsan ben de dalarım abi.
- Sağolasın kardeşim.
Geriye Meyilli Demekki
Çarşamba, Şubat 07, 2007
Ertesi Gün Hapı
Mesela tek sıra olup otobüs bekleyemiyor çoğu insan. Nedir yani, yapamayacak ne var bunda? Duracaksın işte o kadar. İlle gidip otobüsün kapısında bekleyecekler. Nereye gidiyorsun ya, ulan bir kişi gitti mi, sırasını kaybetmemek için 2 3 4 derken, otobüsün kapısında ayrı bir sıra daha oluşuyor ondan sonra. Durak yapmışlar değilmi, adı ne, durak, dur-mak'tan durak. Yok işte öyle değilmiş.
Ayrıca çok affedersiniz kendisini insan zanneden bazı gereksiz şahsiyetler (kadın erkek farketmez, hepsi aynı) ulan bir karışıklık olsa, hemen yok ben burdaydım yok sen şurdaydın, ya da şu var daha da komik, görmezlikten gelip araya kaynamalar falan, havaya bakmalar, yere bakmalar falan, nedir yani, 2 kişi önce bineceksin de otobüse madalya mı verecekler, öküz ya. Yani en azından bayanlardan bunu beklemezdim, biraz daha nazik olurlar erkeklere göre diye düşünürdüm hep, ama öyle olmuyormuş demek ki. Kadının biri paldır küldür atladı önüme, arkamdaki çocuk onlardan önceydi halbuki, "Nereye gidiyon teyze?" bile diyemeden daldı otobüse. 3 kişilik bu teyze grubunun diğer 2 teyzesi de aynı şekilde çocuğun önüne geçtiler, fütursuzca otobüse yeltendiler, inadına durdum kapıda bende, arkamdaki çocuğa, "Sıra sendeydi geç sen" dedim. Çocuk da artık bezmiş bu tip insanlardan olacak ki, "Ya boşver değmez, hep böyle oluyor burada" falan dedi. O arada demin otobüse atlayan teyze şöförle de dalaşmaya başladı, niye 5 dk geç gelmişmiş, özür dilemesi gerekirmiş. Şöför patladı tabi, bence iyi yaptı.
Bir de şu akbil çılgınlığı var. Yahu bas, "dülülülü", geç. Bu da mı zor? nedir yani, iki saat orasına bas olmadı, burasına bas gene olmadı. Yani bu kadar zor mu bu akbili kullanmak. "Neyi bekliyoruz?" "Millet akbil basıyor." Hey Allah'ım ya...
Otobüste yer beğenemezler bir de. Daracık koridor zaten, önümdeki 4 kişi, bir sağa geçiyorlar, bir sola geçiyorlar. Ya napıyorsunuz topu topu 40 dakika yolculuk yapacaksın, otur işte bir yere.
Otobüslerde ön kapıda bekleyen herkes arkalara ilerleyelim diye bağırır. Tamam doğru. Ama bu tepkileri, kendilerini emniyete alıp ayakta duracak kuytu bir yer bulana kadar sürer. Ondan sonra da, az önce millete arkalara ilerleyin diye bağıran kendisi değilmiş gibi, sıkışık koridora bakar, bir de "Aa ben engellemiyorum ki zaten geçerler burdan havalarına girer.
Evet otobüs yolculuklarında insanların yapamadıkları şeyleri okudunuz, aynen devam.
1 Şubat Sabahlaması
Evet, Red Hot Chilli Peppers'la güne başlamak da fena olmuyormuş, gülesim geldi klibe
Pazartesi, Şubat 05, 2007
Drag And Drop
Evet sevgili günlük, bugün biraz çalışıyoruz, sunum işleri falan. Fon şarkımız "Unearth - Black Hearts Now Reign"
- Nedir yani, ee napalım?
- Bişey yapmayın.
Sürükle bırak. Tâbir kötü.
- "Bu gruba bir kişi sürükleyin"
- Neden?
Hayır yani sürüklemek neden, adam gibi gelmiyorlar mı? Tutup yaka paça sürükleyip, hop aile grubuna mı atacağım ben insanları. Ne olacaklar, ailem mi olacaklar ondan sonra? Ya da sürükleye sürükleye arkadaşım mı yapacağım? İnsanları ille de bir başlık altında toplamam mı gerekiyor, hemde sürükleye sürükleye? Oraya bir kişi sürükleyin, buraya bir kişi sürükleyin, şuraya bir kişi sürükleyin, ee dağıtıp böldük herkesi, ne oldu, hepsi başka başka yerlerde, iyi mi oldu böyle?
Şarkı "Unearth - Lie to Purity" oldu.
İşi gücü bıraktım bende bu yazıyla uğraşıyorum yaw, yarın hoca "Evladım ne yaptın kaç gündür?" dediğinde, ne yapacağım çok merak ediyorum. "Çantama özenle yerleştirdiğim bu sevimli odun parçasını yaptım hocam, dut ağacından, bahçemizin dutu, yabancı değil." "Nasıl yani ne yapacaksın ki o odunla evladım?" "Bir saniye gösteriyorum" ... Dıkşın. :)
(Not: Sevgili küçükler, şiddet güzel bir şey değildir. Bunlar gülmek için yazılmış uydurma yazılardır, ciddiye alıp hocalarınıza odunla dalmaya kalkmayınız.)
Cumartesi, Şubat 03, 2007
Kesinlikle Fasarya
Otomatik pilota bağlasam, kuş bakışı baksam şöyle altta olup bitenlere, rayından çıkan vagonların bağlandığı katarlara. Basınçtan yanan frenlerim Paris'ten Dakar'a yol alsa, kumdan kalelerime yağmur yağsa. Bir âtıl metabolizmam var yalnızca yanlış. Yanlış doğru değil. Ama fakat lâkin yanlı bir yalnızlığın en sarhoş yanlışı. Faili meçhul bir failure desem? -çalan şarkı ayarttı da beni bunu yazmaya- Pek hoş çalıyor çünkü. O zaman ekleyelim bir de "Unearth -Failure"
Başıboş bir buluttan düşen ilk damla gibi kızgın kumda buharlaşırken anlarsın ancak su çevriminin nasıl bir şey olduğunu, kitaptan okumak yetmez. Ya da dönerken bulanan midene ne kadar dayanabilirsen o kadar farkedebilirsin döngünün dengesini. Görgülü bir denge midir aslında hep takdir edilen, yoksa 4 buçuk'tan 5 vermeyen hocanın samimiyetsizliği midir dengeyi bozan? Hilekâr bir öğrenciden çektiğim kopya mıydı okulu geçme sebebim, yoksa arkadaşça bir yardımlaşma mıydı sadece büyütülmesi gerekmeyen? Üleştir bölüştür durmadan yetiştir, nedir yani, her şey de beş beşlik olmayıversin...
Pardon bakar mısın? Ortamda bulunan havanın sürtünmesini de hesaba katar mısın lütfen? Yoksa kuş bakışı mı bakmak istersin raydan çıkmış vagonların bağlandığı katarlara. Paris'ten Dakar'a giderken yanlış yola sapan şöförün nerden çıkma ihtimali yüzde kaçtır? Yerden çıkma ihtimali yüzde kaç olan şeyin birden bıkma ihtimali yüzde saçtır. Neyse, ağrıyan gözlerimin optik dersindeki başarımla ilgilendiğini sanmıyorum, tıpkı hayal etmemin başağrımın yarısını oluşturduğunu bildiğim gibi. Derler ya, hayal etmek başarının yarısıdır. Gibi, tamah etmek fasaryanın yarışıdır.
Gecenin şarkısı "Unearth - Giles"
Şehir Simülasyonu Nam-ı Değer SimSiti
Gidip yatalım, geç olmuş...
Geçen Gecenin Saçmalaması
Bu "Çilekeş"in "Kendimden Geriye" diye bir şarkısı var az önce klibini izledim, şarkı güzel de, gitar çalarken niye zıplıyorlar anlamadım, yani zıplayınca gitardan daha mı çok ses çıkıyor, rawn rawn diye. Bir de vokal yapan genç arkadaş, "yanımdaa" derken, "yanımdzaa" diyor. Hem "Kürar" daha güzel bence ayrıca ilaveten bilahere.
Bu Emre Aydın'da, "Git" şarkısında, "Ölşem" "ölşem" "ölşem" diyor, ya da "Ölçem ölçem ölçem" de diyor olabilir, "Ölşem" çok manasız zira. Ama şarkı hoş gibi.
Kendimden geriye demişken, kendimden geriye kalanları her sabah aynada görüp, günaydın, deyip geçiyorum. Sağa sola dağılanları toplayıp üstüme başıma yapıştırıyorum Geçen gün misal, yerde gördüm, terliğimin yanına düşmüş, önce umursamadım, ama sonra aynaya bakıp betimin benzimin attığını görünce farkettim, "aa" dedim "ulan betim benzim atmış." Meğersem betim benzim atmamış, bu garipliklerime dayanamayan kalbim kendini gövde boşluğundan dışarı atmış. İçim sıkılmış, içimdekiler pört diye dışarıya fırlamış. Ahahayt, pek komik. Benzetme de yaparmış. Ayrıca bet nedir, beniz nedir? Araştıralım...
Sıkıntı diye tarif edebilir miyiz boşluğu, ya da yıkıntıya benzetebilir miyiz, şuu hayatta neler oluyoorr. Lan Rafet sen nerden girdin? Dinlesem bari seni, keh... Ne diyorduk, evet, sıkıntı diye tarif ettiğimiz aslında bıkılmış ümitlerimizden başkası değil. Ümitlerimizden bıkmaktan sıkılıyoruz. Gerçi, şu da olabilir, bu konu belki de hayatımızı doğrudan etkileyen bir kavram olarak karşımıza çıkabilir, nasıl ki şöyle;
Bir "Vaat - Ümit" dengesidir aslında hayatımızı sürdüren diyebiliriz. Hehe, gülesim geldi.
Neyse ya, ne yazdığımı bilmeden yazıyorum gene. Sizler de buraya kadar okuduysanız bari bir faydamız olsun. Bet, ikileme yapmak için beniz'le kullanılan bir kelimeymiş, tek başına bir anlamı yok gibi. Beniz'de, yüz, ya da yüz rengi anlamına geliyormuş. Araştırdık bulduk, aferim bize, ödülümüz, yatmadan önce bir sıkımlık diş macunu, bravo, tebrikler, holeey...
Ya yazasım var aslında daha benim, ama yatasım da var. Ayrıca üç yumurtayı sütle çırpasım var. Biraz peynir, biraz da zeytin yiyesim var.
Hırtlak Hışırtlak
Bu arada odamın kapısının arkasında, üzerinde MATATOX -yürüyen haşerelere etkin çözüm- yazan bir basınçlı kap buldum. Bu da demek oluyor ki, evde yürüyen haşereler var. Yoksa neden böyle bir kutu olsun evde değil mi, keh. Bu markayı da ilk defa duyuyorum, ayrıca niye bu benim odamda duruyor? İyi ki paranoyak değilim ya, dimi? Evet iyiki değilsin.
Bu Red ve Hot ve Chili ve Peppers'ın "Snow" adında bir şarkısı var, hoş başlayan şarkılar listeme girmeyi başardı. Şarkı da hoş. Şu "Insanity's Crescendo" da hoş başlıyor. O şarkı da hoş. Ama her hoş başlayan hoşbeş bitmiyor işte. Siz biraz hoşbeş edin, müzik falan dinleyin, takılın işte. Bu arada hoşbeş deyince aklıma geldi, ben eskiden Şeyhmus'a Höşmes dermişim, bir futbolcu varmış ben küçükken, maç izlerken ailecek evde, Şeyhmus topa elle değmiş, bende "Höşmes'e el var" demişim. Hatırlamıyorum gerçi öyle bir şey dediğimi ama kime sorsam öyle diyor, ailecek kandırılıyor da olabilirim. Şarkı beni nostaljik bir boyuta sürükledi bak şimdi. Neyse. Ben acayip bir şekilde kar yağmasını bekliyorum. Seviyorum ne yapayım. "Eskiden ne kışlar olurdu bee", dermişim, sanki çok kış gördüm ya. Ama ben evin arkasındaki kömürlüğün saçaklarından sarkan boyumca sarkıtlar olduğunu hatırlıyorum, hatta resmim de var. Kar yağsın, ama gece yağsın. Sabah kalktığımızda merdivenlere ilk ben basayım, "Hırt" etsin. Basılmamış kara basınca çıkan bir ses var ya "Hırt", ben o sesi çok severim. Bir de sonbaharda kuruyup yere dökülen sarı yapraklara basınca çıkan "Hışırt" sesini. Ama "Hırt"ı daha çok. Eskiden sokağımızın her iki yanında da ağaçlar vardı bahçelerde, yükselip yükselip sokağın ortasında birleşirlerdi, sanki yeşil bir tünele giriyor gibi olurdunuz. İşte o zamanlarda sonbaharda sokağa dökülürdü yapraklar, asfaltı göremez hale gelirdik. Güzeldi, her güzel şey gibi onunda bir sonu vardı, öhühüü, diye romantik bir bitiriş yapacak değilim, çünkü bitirmiyorum daha...
Bilmiyorum ama, mesela şimdi 6 - 7 hadi 8 - 9 yaşlarında olan çocuklar sanırım bizim zamanımızdaki kadar şanslı değiller. Gerçi benim hiç playstation'um olmadı, ya da uzaktan kumandalı arabam, oyun hamurları bu kadar çok değildi, tahtaydı mesela küpler. Ya da RPG oyun kartları yoktu. Ya da RPG oyunlar yoktu. Lego erişilmez bir oyuncaktı çoğumuz için. Bilgisayarı hiç saymıyorum bile. İlk bilgisayarım mesela 13 yaşında mı neydim, 486DX33'tü. (Şimdi bilmeyenler için açıklayalım, yani şöyle desem yetecek sanırım, mesela 2.4GHz (2400MHz) ya bilgisayarınızın işlemci hızı, işte bunun 33MHz'di) Televizyonda Hugo vardı, ki hâlâ var, o zaman bilgisayarda onun oyunu vardı. Ninja Kaplumbağalar vardı, Prince Of Persia vardı, hele bir de Street Fighter efsanesi vardı ki, off. Bizim V ile ilkokul yıllarında okula gitmeden önce atari salonuna gider Street Fighter oynardık. Sonra bir keresinde beni köpek kovalamıştı mesela, bir kere de horoz. Bir keresinde de buradaki dereye düşmüştüm, dere vardı o zaman, boklu dere derlerdi, ama hiç bok görmemiştim içinde. Dere kenarında kertenkelelere taş atardık, oyuna bak!!! Yavaş tüketirdik gibi geliyor sanki, az olduğu için. Kırmadan oynardık. Şimdi oyuncaklar pek değersiz çocukların gözünde, kırılınca üzülmüyorlar bile. Ne yapalım şimdi, suçu Çin'lilere mi atalım?
İnce ağaç dallarından kılıç yapardık. Hiç unutmam, annemin yeni diktiği defne fidanına elimdeki o ağaç dalıyla vıjt vıjt filmlerde kılıç kullananlar olur ya onlar gibi vura vura bütün yapraklarını dökmüştüm, annemden de ilk dayağımı o zaman yedim galiba, geldi o elimdeki dalla koluma koluma vurdu, sonra da "Bak" dedi "Aynı böyle yaptın sen şimdi bu fidana" Ağlamamıştım herhalde, üzülmüştüm sanıyorum. Şimdi niye ağlıyorsam, ilahi ben...
Bugün ise plastikleşen hayatlarımızda silikon bağlantılar ve sanal gerçekliklerin kurulduğu dünyalar eğlendiriyor çocukları...
Bu "Snow" bu yazının fon müziği olsun... Ve artık kar yağsın lütfen...
Salı, Ocak 23, 2007
Tesisat
- 3.15 boru kelepçesi ver bakiym... Anaa, kalın geldi ya bu, bu ne burada, çıkarıyorum ben bunu, boru geçecek buradan...
- Napıosun abi sen delirdin mi?
- Napıyorum, görmüyo musun, boru geçecek dedik buradan, bunların hepsi çıkacak bu kasa bunlara dar.
- Abi iyi misin sen. Sulu soğutmanın böyle bir şey olduğuna emin misin? Nereye takacam ben onları?
- Lan hem bilmiyorsun hem konuşuyorsun, nası sığdırayım bu kadarcık yere ben koskoca tesisat borularını.
- E küçük boru kullan.
- İşimi mi öğretiyon bana? Çıkacak bu, al.
- Abi öyle olmaz gibi o yaw. Bak o şimdi, çıkarttın ya, o CD ROM mesela, oradan su girişi verdin sen.
- Ya nereden verecem, g.t kadar yer zaten, delirtme beni, sulu sistem soğutma dedin uğraşıyoruz, konuşma fazla.(herkes gibi pervaneyle soğutsana kardeşim sende... töbe töbee)
- Abi dedim de, CD ROM'u çıkar demedim, nereden CD koyacam ben bu bilgisayara şimdi?
- O beni ilgilendirmez. Tut şunu.
- Neyi?
- Tut şunu al.
- O ne abi napıyosun, güç kaynağını niye çıkardın.
- Lan sen hiç bişey bilmiyon oğlum, bide mühendis olacan. Bu ne?
- Güç kaynağı.
- Ne var bunun içinde? Cereyan yok mu?
- Var.
- Bu borular ne borusu?
- Su borusu.
- Bunların içinde ne dolaşacak? Su. Suyla cereyan aynı yerde olur mu, bi kaçak yapsa, aha çarpıldın gittin. Ulan kaç senedir boşa okuyon sen valla.
- Abi ben şu anda sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Bilahere söyliycem bişeyler, neyse.
(Graawwwwww.. Zrrrrrrrrrrrrrr)
- Abi napıosun?
- Kesecem burayı, boru dönecek buradan. Bu ekrana da gitsin mi su istiyon mu? Bi hat da oraya çekeyim istersen. Direk şebeke suyunu bağlıycam haberin olsun. kireçli burada sular, calgon kullan bence.
- Nereye kullanayım ya? Çamaşır mı yıkayacam burada ben.
- Olum sularınız kireçli, bu borular zamanla kireç bağlar, çat diye çatladı mı, abi abi diye gelirsin dükkana.
- Bari bir vana koy şuraya, gece kapatırım.
Hehehe, ben böyle bir şay yazmayacaktım aslında, tamamen kendi kendine gelişti... Valla...
Şarkı hoş bence bu arada güme gitmesin...
Prélude
Off ya, amma dağıttım, işin kötüsü uykum da yok...
Göreceli
büyük küçük eğik düz ince kalın
züd ters
Perşembe, Ocak 11, 2007
Mürüyen
Geçen gün "tabu" oynadık arkadaşlarla. Ama yani, hani bu maillerde gönderilen diyaloglar bizde geçmedi, yanlış mı oynadık acaba?
Yine geçenlerde bir şey farkettim, 4.Levent metro istasyonu, Çeliktepe çıkışındaki uzun yürüyen merdivenin, yandaki plastik el kol koyma bandı, yürüyen merdivenden daha hızlı ilerliyor. Normalde yürüyen merdivende bekleyerek çıkmam yukarıya. Yürüyen merdiven yürüyor diye ben yürümeyecek miyim, değil mi ama? Çok saçma, o da yürüsün bende yürüyeyim. Hem spor olur spor. Ama çıkarken düşmeyin sakın, toparlamak çok zor oluyor. Neyse. O gün yürüyesim yoktu, yorgun argın bezgin bıkkın bir şekilde önümdeki uzun paltolu artist beyefendinin hemen alt basamağında sağda beklemeye başladım. Kafamı sağ elime, sağ dirseğimi de o yanda yürüyen plastik banda sabitledim. O çıkış çok uzun yaa, insan uyuyup rüya bile görebilir çok yorgunsa. Bende öyle dinlensinler biraz diye gözlerimi kapayayım dedim. Ama sesli söylemedim tabi, içimden söyledim. Kafa, el, kol ve plastik bant kombinasyonunu bozmadan gözlerimi kapatıp, sonsuzluğa uzanan merdivenin sağında huzur içinde beklemeye başladım. 10 - 15 saniye falan geçti ki, vücut şirazemin hafiften yamulduğunu hissettim. Ulan bir açtım ki gözlerimi öndeki herifin kollarındayım neredeyse. "Bir şey mi vardı bilader?" (Allah'ım gene -şey-, yazının başından beri bırakmadı peşimi.) "Bir şey yok, bu bant, yürüyen merdivenden daha hızlı gidiyor." "Eee?" Gibi bir diyaloğa neden olacaktım az daha. Belki adam beni cepçi falan sanıp direkt yumruğu da geçirebilirdi. O zaman da, o kadar çıktığım basamağı arkamdaki ahali ile birlikte tekrar çıkmak zorunda kalırdık. Zaten ben çıkmamıştım ki, merdiven çıkmıştı.
Kıssadan hisse, yürüyen merdivenlerde uyumayın. :) Yani bence.
Ayrıca bu "yürüyen merdiven" ismi çok uzun, Türk Dil Kurumu'na çağrı, bence bunların ismi "yerdiven" olaran değiştirilsin. :)
Ahahaayyt...
Dalgalı
Pazartesi, Ocak 08, 2007
Pono Moly
Dün gece televizyona takıldım biraz. "As good as it gets" vardı "Benden bu kadar". Hoş filmmiş. Bugün de toplanıp tüm sülale 3 5 eksikle de olsa halamları ziyarete gittik. Yemek vs.'den sonra, oturduk ailenin genç ve genç kalanları "Monopoly" oynadık, diğer akraba-i talûkât da kendi aralarında muhabbet ederken bir yandan da hariçten bize laf atarak oyuna entegre oldu. Ne zamandır oynamıyordum ya, unutmuşum ne kadar eğlenceli olduğunu. Bizim eskiden bir "Monopoly" vardı evde, arada bir çıkarır oynardık. "Sıraselviler Caddesi"ni alırdım ben hep, ismi hoş gelirdi. Heey gidi hey, eskileri hatırladım bak şimdi, neyse, günümüze dönelim. Bizim yeğen hepimizi sıradan geçirdi valla, teker teker iflas bayrağını çektik. İlk de ben iflas ettim, hüüü. Evlerime otellerime el koydular, tüm tapularım ipoteğe gitti, en son darbeyi de yeğenin Erenköy'deki oteline kira için 87.500 YTL öderken yedim zaten. Bir ara herkeste hesap makinesi sürekli hesap yapar duruma gelmiştik, başlangıçtan geçerken 20.000, şuradan kira, buradan kira, Haydarpaşa ve Sirkeci İstasyonlarından 10.000, yetmiyor kardeşim yetmiyor. "Halaaa, sizin bankanın -monopoly'de iflas edenlere destek kredisi- gibi bir uygulaması var mı acaba? Bir aracı olsan?" "Yok çocuğum o işler öyle yürümüyor, bak şimdi bankanın ne olduğunu ben söyleyeyim sana, :) -Banka güneşli havada sana şemsiye verir, yağmurlu havada geri alır.-" (Özlü söz, kenara yazalım, bankacıların bankalar hakkındaki yorumlarını dikkate almak lazım.) Ama yani çok katı kuralları var oyunun, borç alamıyorsun, kartel yapamıyorsun, banka hortumlayamıyorsun, kaçakçılık yok, otopark mafyası yok, kafana göre zam yapamıyorsun, kredi bile yok be, hadi faize de razıyım ama o da yok, neymiş kural kitapçığında yazmıyormuş, yaw azıcık doğaçlama oynasak şu oyunları, töbe töbee. Gerçek hayatta olsa iflas etmezdim ben ama işte neyse oyun bu... Hem, ufaklık kazansın zaten biz eğlenelim o bize yeter. Kerata, herkesi de bitirdi valla bu arada... :)
Pazartesi, Ocak 01, 2007
Okulda Dehşet - Bölüm:2
Ya günlük, bu aralar tezle uğraşıyorum gene, son haftalar, evet bitemedi hâlâ, son bir 3 ay uzatma vermişlerdi, uzatmalı sevgilim gibi uzatmalı tezim vardı benim de. Artık ayrılıyoruz ama, şiddetli geçimsizlik. Bana tekrar deney yapmamı söyledi o hocam olacak gıcık şahsiyet. Bundan önceki yazılarımdan birinde hocama yağdırdığım hakaretler için özür dilemiştim ya, hepsini geri alıyorum. Yahu sen profesör olmuş adamsın. Ya hiç mi kendi fikrin, kendi düşüncen yok, kim ne derse adam peki diyor. Tezi teslim ettiğim zaman iki tane hoca daha göz atmıştı, bunlar demişki, deneye şöyle bir ekleme yapalım, şu da olsun, bu da olsun. Ben tezi bitirmişim vermişim, bunlar bana şunu ekleyelim diyorlar hâlâ. Hayır yani madem böyle yapılacaktı bu deney, 1 yıldır neden söylemediniz, şimdi mi aklınıza geldi bre densizler. Ayrıca, "Ulan babamın çelik fabrikası mı var benim, nereden bulacam o kadar deney numunesini ben?.." Diyerekten, elime geçirdiğim ilk odunla dan dun girişmek geldi ilk duyduğumda üçüne birden. (Nereden bulacaksam odunu ben de? Üniversite odun kaynıyor sanki? Yahu çok ironik oldu, kötü müyüm neyim :) ) Şahsen çabuk sinirlenen bir insan olmadığım için bana da ters geldi önce, ama yani buraya kadar geldi ya, (buraya derken burnumu gösteriyorum), şeytan diyor ki, al eniştenin getirdiği halis muhlis İsviçre çakısını, git o pek özendiği Laguna'sının lastiklerine cart cart batır. Ön kaputa da yaz kanırta kanırta, "intikamım acı olacak" diye. Sonra, yeter mi? "Yetmeez" dediğinizi duyar gibi oluyorum, çok çektim, tabi ki yetmez, madem bir şeye başladık, tam yapmak lazım, o öbür artist de nasibini almalı bu hınç operasyonundan. Sen kafana göre deney yaptırırsın ha, öyle mi, ben bitirmişim vermişim, o da olsun, bu da olsun, şımarık çocuklar gibi. Artist, bir havalar falan. Alırım ben senin havanı. Benzin lazım bir yerden. Evet, odası 2. katta. Kapsını içerden kitliyor deve, kimse girmesin diye. Ben sana gösteririm, getir abi benzini, dök kapıya baştan aşağıya. Haaaah, süper. Kibriti de böyle filmlerdeki gibi atmak lazım, fonda hain kahkahalarla. Nıhahahahaa. Çıtır çıtır yanan kapı ısındıkça, genleşme katsayını hesaplasın içerde o. Bir tane daha hoca kaldı ama o yaşlı zaten, onu affedelim. Ölümü bizim elimizden olmasın. Zaten aynı jüride olduğu hocaların başlarına gelenler kulağına gidince hafiften bir tırsar, o da ona yeter. Amacımız öldürmek değil ki zaten, korkutmak, biraz da eğlenmek. Nıhahahaa... :)
Cumartesi, Aralık 30, 2006
S.S. Blog Yazısı
- Saçmalıyorsun,
- Sanane be, blog benim değil mi?
- Ooo, bakıyorum sen de bencilsin, hemen benim menim.
- Ya git gece gece.
- Sıkışınca "ya git" dimi?
- Ben yatmaya gidiyorum.
- Bak hâlâ "sen" sen yatmaya gidiyorsun. Devam devam, aynen böyle git sen.
- ?
-Git... Git... Git... Git me dur ne olur sun.
- Ya git gece gece be, manyak şizofrenik iç ses.
Not:
-Şizofrenik değilim, komik geldi yazdım
-Ya ya, tabi... :)
Pazar, Aralık 24, 2006
Eski Rüya

Salı, Aralık 19, 2006
Paragraf
Herkesin -teoride korsana karşı olduğu halde- kullandığı dosya paylaşım programlarından bu şarkıyı bulalım, Yuğtub'dan da bulabiliriz, "Bertuğ Cemil - Ben Hiç Sevemem". Evet farkındayım hiç şarkıcı ismi yok bu arkadaşta, ama işte her zamanki dış görünüşe göre karar verme takıntılarınızdan kurtulmalısınız, hem bu sizin için de iyi bir başlangıç olur, önyargılarınızdan kurtulmaya buradan başlarsınız. Neyse, zaten "Ne diyor lan bu dingil" deyip çoktan kapatmış da olabilirsiniz bu sayfayı, öyleyse basıp gidin zaten. Sizle işim olmaz, ki kimseyle bir işim yok zaten benim. Neyse. Ne diyorduk. Evet, şimdi bir duralım...
Kapıdan çıktın...
Zor şeyler bunlar, öyle aklı bir karış havada insanların kolay kolay yapacağı şeyler değil. Her kim olursa olsun, herkesin muhakkak acımış bir yerleri vardır. Doğduğun an popona vururlar, nefes al da yaşamaya başla diye, çocukken düşersin oran buran çizilir kanar, üflerler geçer. Biraz ters düştüysen oran buran yarılır, (Ki bu yarık konuları benim özel ihtisas alanıma girer, çok iyi bilirim bir yerlerimi yarıp gidip hastane acillerinde dikiş diktirmeyi. Teğel atmayı doktorlardan öğrendim denebilir.) Sokakta büyüdüysen hava kararmadan eve gelmiyorsan annenden şaplak yersin yine popona. Sonra fiziki acıların azalmaya başlarken başka tür acıların artmaya başlar, "keşke büyümeseydim de sokaklarda oynasaydım akşam ezanına kadar" dedirtecek kadar zorlaşmaya başlar hayat senin için. (Bak iki kere kadar kullandım, ama şimdi cümlenin doğru kurulmuş yapısını tam bulamıyorum kalsın böyle.) Üfleyince geçmeyen bu tür acılar küflenir gene geçmez.
Ol.maz.maz... Ol.maz.maz...
Ne kadar uğraşsan da şu kapuskayı sevemezsin. Kapuska da beni sevmiyor zaten. Ebegümeci de ekşi gelir hep, sanki değilmiş gibi bir de limon sıkılıp yenir. En çok köfte patates'i seversin, ama en az da onu yersin. Pahalıdır kıyma çünkü. O yüzden bu ikili bazen ayrılır, patates yersin sadece. Küçük kardeşin vardır mesela, son kalan köfteyi ona vermek zorundasındır. Ya da zaten az vardır, o yüzden sen ıspanak yersin. Ama o zaman laf etmezsin, çünkü kardeşin yiyordur, mutlusundur. Ya da kardeşin yoktur (benim gibi) ama ailede küçükler vardır, kardeş gibisindir, aynı şeydir, değişen bir şey olmaz maz dır...
Ne çabuk bıktın...
Hayat bıktırır bazen, aynı kısır döngü olduğunu farkettiğin zamanlarda. Bakarsın ki, dün de aynıydı, önceki gün de, önceki gün de, önceki gün de. Ulan dersin sonraki günler de mi böyle olacak? Sonra olmadığını görünce topallarsın kendini. "Topallarsın değil toparlarsın olacaktı". "Yok ya, çok biliyon." Çünkü hayat kaotiktir. Yarın, tamamen bugüne bağlı değildir. Kendi bağımsız değişkenleri vardır her günün. Neyse. Halbuki oynamayı çok severdim ben sokakta arkadaşlarla, gelmezdim eve. Ama önce onlar gittiler mahalleden, ben gitmedim. Onlar yarım bıraktı oyunu. Ama hep bu müteahhitler yüzünden oldu bunlar. Yıktılar bütün arkadaşlarımın evlerini, yerlerine apartmanlar diktiler. Sonra onlar da taşındılar, bir daha da dönmediler. Zaten biz de büyümüştük, sokakta oynamıyorduk artık. Oyunlar da artık eskisi kadar masum değildi zaten. Biz oynamayı seviyorduk, çocuktuk hâlâ, ama işte oyuncak kavramı değişmişti kimilerinin. Neyse.
Ya bu arada çok alakasız olacak ama ben bu Hacker Ana'ya acayip gıcık oluyorum. :)
Perşembe, Aralık 14, 2006
Başlıksız Yazı

Ben bu fotoğraf için uzun bir yazı hazırlamıştım aslında. Ama sonra baktım da, hiç gerek yok uzun uzun süslü kelimelerle resmi anlamaya çalışmaya. Ben anlayacağımı anladım. Herkes istediğini anlamakta özgür.
(Not: Hamburgerci'de yemek yerken yanımda durup bana bakan kedinin resmidir.)
Salı, Aralık 12, 2006
Net

Döndükçe içeri çeken bir hayat döngüsü olmasaydı da, sadece saati gösteren bir cisim olsaydı zaman.
Ya da,
Kandıkça ileri giden lâkayıt bir süngü olmasaydı da, sadece zamana bağlayan ince bir sicim olsaydı hayat.
Ya da, bu şarkılar bu kadar net olmasaydı...
Olmaz mıydı?
Yani böye olsa tam süper olurdu...
Yedek Parça
Kolumdaki yanık izi yavaş yavaş geçmeye başladı ama sanırım izi kalacak, valla sorma tüm orjinalliğim bozuldu.
- Anneee! Yedek parçamı nereden bulabiliriz benim?
- Ne diyorsun evladım?
- Orjinal olması lazım, sonra uyumsuz çıkıyor, alerji yapıyor, uğraş dur. Montajı da zor oluyor hem, standardizasyonu yok yan sanayi malların. Bünye kabul etmiyor. Spesifikasyonlarına da bakmak lazım. Özellikle Çin'den gelenlere çok dikkat etmeli, kutuda başka şey yazıyor, içinden başka şey çıkıyor. Zaten ne yazdığı da okunmuyor. Yani mesela denemeden almamak lazım, çünkü muhakkak bir yerinde bir arızası oluyor, alınan mal da geri verilmiyor, yine sana kalıyor, elinde patlıyor. Vergi iadesi için fiş toplamayı da kaldırıyorlar yakında o yüzden fiş de vermez bunlar bana, ispat da edemem nereden aldığımı, dikkat etmek lazım. Şimdi düşünecek olursan ortalama bir boya sahibim, sanırım o kadar da çok zor olmaz yedek parçalarımın bulunması. Sonuçta arz talep meselesi bu işler biraz. Arz her zaman talebe göre belirlenir. Misal ayakkabıcılar, 41 - 42 numara ayakkabıları daha çok bulundururlar dükkanlarında, neden, çünkü 41 - 42 numara giyen insanlar daha çoktur. Ama son zamanlarda, bu yeni nesil biraz iriymiş, 44 - 45 de fazlalaşmaya başlamış diyorlar. Valla ben Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yalancısıyım, bilemeyeceğim. Bu Devlet İstatistik Enstitüsü'nün kısaltması da "die" oluyor ya.
Yerliyim sonuçta, kolay bulunur herhalde. Hem kolay bulunur, hem de ucuzdur. Sorun yok yani, istediğiniz kadar kırabilirsiniz...
Not: H sonunda monitörünü yaptırdı, hani şu msn saçmalamaları yaptığımız H, evet. Adam gelir gelmez geldiğini belli etti; :)
H: abi napıyon
Pazartesi, Aralık 11, 2006
Takıntılı Yürüyüş
Mesela balıkçının tezgahında hiyerarşik olarak dizilmiş balıklar çok garipti, yanyana ve boy sırasına dizilmişlerdi, saf düzeni içinde alınmayı bekliyorlardı. Mutlu gibi görünüyorlardı kendilerini aydınlatan spot ışıklar altında, sanki denizden kendi istekleriyle çıkmışlar da parlak derilerini tezgahta sergilemek için can atıyor gibiydiler. Canlarını vermişlerdi oysa ki çoktan. Tavanda gırtlağından giren çengel burnundan çıkmış halde asılı duran dev balığın hissiyatını ise çözemedim. Ağzı açık kalmıştı, şaşkınlıktan olsa gerek. Ya da hayal kırıklığından.
Yürürken yanımdan geçen kadın, takribi 7 yaşlarındaki çocuğuna, "Bir daha çikolata yiyemeyeceksin!" dedi. Çocuk korkudan "Niye?" bile diyemedi. Geçip gittiler yanımdan. İyiki de gittiler, üzüldüm çocuğa. Umarım kadın yaptığı hatayı anlar. Neyse.
Yumurta toptancısı var burada bir tane, önünde ise horoz heykeli var iki tane, yani en azından birisi tavuk olamaz mıydı? Sonuçta bu yumurtayı beraber yapmıyorlar mı?
Marketin önünde ekmek kırıntılarını yemeye çalışan güvercin o kadar yaklaşmama rağmen kaçıp uçmadı, açlık böyle bir şey olsa gerek.
Eve geldim kimse yok, nerede bu millet ya?
Başka

Başkalaşım kayalarıyız alaşımsız.
Laçkalaşan hayatların maşalarıyız.
Aşağı tükürsen bıyık, yukarı tükürsen sakal.
Ters duruyoruz demek ki, ondan.
Bayat akışkanlarıyız, kanallarında
Tahrifat yapılan damarların.
Al işte, debi düşüyor sonunda,
İlerilerde, hayat sıvımızın son allarında.
Önerilen Şarkı: "In Flames - Jester Script Transfigured"
Pazar, Aralık 10, 2006
Harharyas
Avcı olan hayvanların, insanlar tarafında avlanmasını kabul edemiyorum... (Balık tutmaktan bahsetmiyorum açıklamak isterim) Bu tip resimleri görünce ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Ne yani, ne yaptığının farkında mı bu insanlar? Bravo tebrikler, olağanüstü bir canlıyı katletmişsiniz, kendinizle gurur duyuyor olmanız gerekir...
Köpekbalıklarına ve kedilere karşı zaafım var benim.
Bu bana biraz haysiyetsizce geliyor, ne yaptınız şimdi, oltaya palamutları geçirip saldınız denize, beklemeye başladınız yüzbin dolarlık teknenizde, çok sıcak değil mi ya of içecek bir şeyler getirin, bekle bekle can sıkıntısı, biraz müzik falan, ne dinlersiniz onu da bilmem, "Aha" dediniz hırsla ve kendinizden güçlü bir canlıyı avlayacak olmanın telâşıyla, "Vurdu." Ama tabi çok uğraştınız yaa tekneye çekmek için, çok direndi değil mi hayvan yoruldunuz çok. Hakettiniz bu gururu, bravo size... Torunlarınıza gösterirsiniz,
- Bak evlat, denizlerin en korkunç canavarını avlamıştık ninenle. Öldürdük onu...
- İyi b.k yediniz dede...
Bir çok türünün nesli tehlikede olan köpekbalıklarına saygı duyuyorum, korkuyor muyum, evet korkuyorum. Ama bilmiyorum ya bazı insanlar hayatlarını tehlikeye atıp bu hayvanların sayısını çoğaltmaya çalışırken, kendini bilmez gösteriş budalası insanların, sırf yüzgeçleri için (ve Bak işte köpekbalığı avladım ben demek için) köpekbalığı avlamasını kabul edemeyeceğim sanırım hiç bir zaman.

Bilmiyorum bana gerizekalı da diyebilirsiniz, ama istakoz da yiyemem. Kim ne derse desin, canlı canlı haşlanarak pişirilen bir hayvanı yiyemem ben. İsteyen ne yerse yesin ilgilenmem.
- Acı duymazlar ki, onların duyargaları yok ama...
- Olsun banane.
Öyle işte... Şarkı, "Dark Tranquillity - Fabric"






