Pazar, Haziran 14, 2009

Devam

Uzun zamandır şuradan devam...


:]

[İlgisiz bırakılan bu bloga yorum yazma nezaketini gösteren sen Scarlet ve sen Emre, sizin yeriniz bende daima ayrı olacak :] Tarkan sadece siz ikiniz için söylüyor; "Sen Başkasıın"]

Çarşamba, Nisan 16, 2008

Noksanlar

Hehe, manyak yahu bunlar...

Şu doksanlar pek acayipti aslında. Seksen sonları doksan başları. Güzeldi. Noksan gibiydi millet biraz. Modayı takip eden birisi hiç bir zaman olmadım, ya da trendleri falan. Üstelik ben doksanlarda Tineyc Mutant Ninja Törtılsla koltuklarda zıplayan, elindeki mandolini gitara benzetip MFÖ klipleri çeviren, Kozbi Ailesini hiç kaçırmayan, Susam Sokağında en çok Kurabiye Canavarını seven, Edi ile Büdü'yü çocukluk idolleri olarak gören, kıvırcık saçlarına tarak girmeyen, ilkokuluna bir sene sabahçı bir sene öğlenci giden, siyah önlüğü olan, akşam ezanı olmadan eve girmeyen, adının rulman olduğunu lisede öğrendiği o zamanlar bilyeli denen rulmanlardan tekerlekleri olan 4 tekerli arabalarla yarış yapan, sokağın sonundaki lastik tamircisinin hurdaya ayırdığı lastikleri aşırıp sokağın diğer ucundan yuvarlaya yuvarlaya yarıştıran peşinden koşan, sokak köpekleri doğurunca yavrularını paylaşan, yarası beresi eksik olmayan bir çocuktum daha. Trend falan da neymiş, ayrıca bananeymiş. Bu tip şeyler ablalar abiler izlerken göz ucuyla bakılan, sonra sokağa kaçılan konulardı hep. Hehe, bugün şöyle bir bakınca, o zamanlardaki giyim kuşam falan, saçlar maçlar, makyaj, o zamanlar sanki başka bir dünyaymış gibi geliyor, herkes başka bir âlemmiş. Dansları falan saymıyorum, ayrı bir tez konusu bile olabilir onlar.

Müzikse, o zamanlar genç kategorisinde olan ablamların playlistinden ibaretti benim için. Evde ne dinlenirse ya da izlenirse bir şeyler kalıyormuş demek ki akılda. Çünkü geçenlerde şu aşağıdaki klibi tv'de görünce ve sözlerini hatırlamasam da mırıldanmaya başlayınca acayip bir şey kapladı içimi. Çocukluk yıllarıma gittim sanki. Hâlâ da gelemedim galiba.

Hehe, hey ahbap kayayı mı yedin?


işin yok mu derdin var

04.04.2008
Sayın ... Cumhur ... ;

“Amacı ve ona ulaşmak için çabası olmaksızın hiçbir insan yaşayamaz." Dostoyevsky
İlanımıza yapmış olduğunuz başvuru için teşekkür ederiz.

xxx olarak var olma amacımız, hedeflerinize ulaşırken ihtiyaç duyduğunuz desteği verebilmektir.

Herkes, hayatının belli dönemlerinde bir şekilde fikir almaya veya görüş paylaşmaya ihtiyaç duyar.İşte öyle zamanlarda burada olduğumuzu bilmenizi isteriz.

Özgeçmişinizin bilgi bankamızda, ileride doğabilecek uygun iş olanakları için gizlilikle saklı tutulacağını bildiririz.

Özgeçmişinizdeki değişiklikleri güncellemeniz ilişkilerimizi daha sağlıklı ve kalıcı kılacaktır.
Başarılarla dolu bir iş yaşamı dileriz.

Saygılarımızla,xxx



03.03.2008'de başvurduğum bir ilandı bu. Bugün mail göndermişler. Allah'tan ilanlara başvurup unutuyorum, yoksa bekle Allah cevap bekle.

Şimdi saygıdeğer güzel yetkili, sen ne diyorsun yahu? Dostoyevskiyi falan karıştırma, öyle alengirli lafları yemez bu bünye. İki saat de yazı döktürmüşsün, şöyle de böyle diye. Laflara bak, bilmemkim olarak var olma amacımızmış, ne amacı yahu, bilmiyoruz sanki biz sizin amacınızı.

Fikir almak istesem, kusura bakmayın da bana bir ay sonra cevap gönderen kaplumbağavari anlayışınızdan istemem, teşekkür ederim.

Mümkünse özgeçmişimi bilgi bankanızdan çıkarabilirsiniz.

Bir an önce batmanızı dileriz.

Saygılarımızla.
Cumhur.

İş arama sürecinin böyle eğlenceli yanları da yok değil. Daha pek çok bu tip ilginçlikler var, zamanla yazarım buradan.

Pazar, Nisan 06, 2008

Gece geçiverip Duran geçen Günün emesenlemesi

Cumhur: naber
Home Sweet Home: eyvallah yorgunum yeni geldim işten
Cumhur: naptın
Home Sweet Home: çalıştım napıcam adama bak
Cumhur: naptın yani
Home Sweet Home: nasıl naaptın lan genel bildigimiz bahsettiğim şeyler
Cumhur: mesela
Home Sweet Home: lan akşam akşam sorguyamı cekiyon beni
Home Sweet Home: hat actık hat kapattık manevra yaptık deger aldık deger verdik falan filan işte
Cumhur: yani?
Home Sweet Home: cumhur (biip) (biip)
Cumhur: bak şuraya kadar, ben sadece 6 kelime yazdım, sense 54, nasıl yorgunluk bu anlamadım.
Home Sweet Home: comhur (biip) (biip)
Cumhur: hehe, moralin bozuldu dimi
Cumhur: ayrıca benim adım cumhur
Cumhur: comhur değil
Cumhur: önce arkadaşlarının ismini öğren
Home Sweet Home: biliyorum direkt olarak şahsına küfretmemek için comhur yazdım
Cumhur: nasıldı işler
Home Sweet Home: sen önce arkadaslarının ne kadar düşünceli oldugunu oğren ukala nolucak
Cumhur: haha
Cumhur: kötüyüm ben napim
Cumhur: cumartesi gidiyoz
Home Sweet Home: nereye gidiyonuz
Cumhur: sen de geliosun
Home Sweet Home: nereye geliyorum
Cumhur: bizim gittiğimiz yere
Home Sweet Home: (biip) (biip) nereye gidiyonuz
Cumhur: bunu sormuştun
Cumhur: sen de geliosun
Home Sweet Home: cevap vermedin ama (biip) (biip)
Cumhur: lan geri V'ın nişanı yok mu
Home Sweet Home: nerede
Cumhur: sen bize takıl biz seni götürürüz
Home Sweet Home: lan sen yuksek lisans yapmış hatta askerlik bile yapmış bi adamsın ama hala su basit soruyu bircok kez sormama ragmen cevap vermedin
Home Sweet Home: yorgun halimle uzun uzun küfrettiriyorsun evin içinde
Cumhur: sen de koskoca yüksek lisans yapan adamsın bi cevabı benden alamadın
Home Sweet Home: ha karşımdaki dolap ha sen ..ikinizden de cevap yok hadi o odundan yapıldı sen neyden yapıldın kalas
Cumhur: hakaret etme, odun da olsam hislerim var benim
Home Sweet Home: lan oğlum yalvarmam mı lazım şu sorunun cevabını vermen için ctesi nerde olacak bu nişan
Cumhur: restoranda
Cumhur: bi dakka burnum kanıo gelcem
Home Sweet Home: çok mu baskı yaptım lan yoksa üzüldüm bak şimdi
Cumhur: yok lan başparmağımı sokmaya çalışıodum ondan oldu
Cumhur: neyse kavak yelleri başlıo gittim ben şimdilik
Cumhur: M'lerin karşı restoranında olcak nişan

Notums: Arkadaşlarıma bana bu tip sakat zamanlarımda katlandıkları için sonsuz sevgilerimi sunarım.

Dertliyim, derdim Dünyadan büyük. Mesela Satürn kadar olabilir. Hem halkaları da var. Eğlenceli. Ayrıca müzik dinlemezken daha güzel yazdığımı keşfettim. Yani bana göre güzel tabi, göreceli bir kavram bu güzellik. Yani gören var göremeyen var. Mühim olan zaten mânâlı gözlerle bakabilmek değil mi şu geçiverip duran hayata.

Cuma, Nisan 04, 2008

Umman

İnsanların sürekli deniz gören evlerde oturmak istemeleri, birbirlerinin içindeki denizi göremiyor olmalarından mı kaynaklanır? Yoksa insanların içinde deniz yok mudur? Yoksa ben neden görüyorum? Ya da ben saçmalıyorum galiba.

Dağınık Fikirler

Eve deniz alası geldi. Plastik bir kutunun içinde 4'e bölünmüş şekilde. Akşama balık var günlük, bense hiç sevmem, bakalım ne yiyeceğiz.

Acayip rüyalar gördüm, hayırdır inşallah, üzerime iyilik sağlık. Bu da garip bir durum, çünkü ne gördüğümü hiç hatırlayamıyorum, ama sadece acayip olduklarını hatırlıyorum.

Hiç bekleme günlükcüm ne yazacak acaba diye, çünkü hiç bir şey yazmayı düşünmüyorum. Zaten uzamayan paragraflardan da bunu anlayabiliyoruz. Zaman geçiriyorum sadece.

Ayrıca bence blututlu kulaklığı olan televizyonlar icat edilmeli. Eğer edildiyse tamam. Ama edilmediyse telif hakkı benim bak, önce ben düşündüm bunu.

Babam bilgisayar kursuna başlamayı planlıyor. Destek verelim.

Enişte adsl üyeliği yaptıracakmış. Araştıralım.

Bankamla olan aşkım hâlâ bir mevye verebilmiş değil. bilmemkaçküsür yetale lazım bana. Var da vermeyeceğim. Eve haciz gelsin, anneme daralmalar gelsin diye bekliyorum. Manyakım çünkü.

Aa ben reklam yazarlığı sertifika programına başladım bu arada günlük. Programın parasını kredi kartımla ödemeyi düşünüyordum, ama artık kartım da yok. Ne halt edeceğim hakkında bir fikrim de yok. :( ühühüü.

Cumartesi günü teee ilkokuldan beri dostum kardeşim arkadaşım nişanlanıyor. Nişanda bir şey takmak lazım mıdır? midir? müdür müdür müdür?

Aaa Cumartesi kursum var benim. Ulan o kadar da para veriyoruz, gitmeden de olmaz şimdi.

Veremiyor da olabiliriz. Nişana gidelim en iyisi.

Neyse ben kafamı toplayayım da biraz bakarız sonra.

evreka

Hah, hatırladım...

"Bu asansörden çıkınca kendime bir tekne alıp orada yaşamaya başlayacağım."

Küt diye aklıma geldi. Az önce izliyordum, "Mesajınız Var" filminde. Asansörde kalan bu film kahramanlarımız sırayla asansörden çıkınca ne yapacaklarını söylüyorlardı, ben de ekledim onlar susunca, "Ben de bu asansörden çıkınca vesair vesair."

Unutmuştum bu konuyu da şimdi aklıma geldi. Neyse. İçimde tarifi namümkün bir hissiyat var. Boşluk gibi biraz. Hani hiç bir şarkı yetmez ya bazen öyle. Arşivimdeki en scream vokalleri dinliyorum olmuyor, en hard gitarları çaldırıyorum olmuyor, en partiküler davulları işliyorum olmuyor, en en en sakin melodik romantik tınıları patlatıyorum, beynim zonkluyor. Çalsın elleşme. Ben de böyle boş boş monitöre bakıp yazmaya devam edeyim. Bari bir LCD monitör al kendine. Bu bahsi kapatabilir miyiz? Zira az daha Trakya ellerine gidecektim kamyon kasasında bu yüzden. Hah, komik geldi.

Dün ablama gitmiştim ya günlük, dün müydü yahu, yoksa önceki gün müydü, neyse. Tam çıkacağım evden, üstümü başımı giyiniyorum, niye soyunuk muydun ki? Yok lafın gelişi. Küçük yeğen koştu koştu, sağ bacağıma sarıldı, ağaca sarılan koala misali. "Yayı ditme" dedi. "Olur" dedim "Ditmem" geçtim biraz daha oyalandım orada burada. Sonra "Hadi ben gidiyorum" dedim. Bu sefer büyük yeğen geldi bacağıma sarıldı, ağaca sarılan diğer koala misali. Haha. "Gitcem olm bırak bacağımı geç oldu" dedim. Küçük yeğen geldi, abisini çekiştirmeye başladı, "Bırak ditcek, ditcek bırak" diye. Hehe, işte buna ne diyeceğimizi bilemiyoruz günlük, biraz kıskançlık var galiba.

Şimdi tabi ben bu kadar geniş spektrumlu şarkılar dinlerken, hemen başımın sol tarafındaki camın diğer tarafında annemin yüz halini de merak etmiyor değilim. Benim odam bir gariptir. Eskiden mutfaktı zira. Sonra yoğun yıkım ve tadilat çalışmalarıyla bir oda siluetine kavuşturuldu. Ama mutfak olduğu için, o zamanlardan kullanılan servis penceresi hâlâ bu odanın mutfaktan kalan bir anısı olarak benim tüm özel hayatımı gözler önüne serebilmekte. Yukarı doğru sürgülü kızak şeklinde açılan (Bakınız: kayan kapaklı cep telefonları) bu pencere hayatımı bazen çekilmez bir çile haline getirebiliyor. Zort diye bir anda pencereyi açıp "Dayı naber" diyen yeğenlere ve "Napıosun" diyen ablalara, tık tık tıklayan aile bireylerine inat sükûnetimi koruyabiliyorum. Çünkü biliyorsunuz söz gümüşse, scud bir füzedir.

Çalan şarkımızı tüm dünya koalalarına armağan edelim. "Three Days Grace - Animal i have become" Sevdiğimiz bir parçadır, zaman zaman psikopata bağlanıp tekrarlarca dinlediğimiz vâkidir. Hatta dur bakalım klibini bulalım.

Benim bu asansörden çıkmam lazım.


Çarşamba, Nisan 02, 2008

fckng mny

Sabah sabah, ya da öğlen öğlen, telefonunuza gelen mesaja bakıyorsunuz, bankanız sizi hatırlamış, siz 3 aydır onu hatırlamadığınız için kredi kartınızı geçici olarak bloke ettiğini söylüyor. Beni seviyor olmalı.

"The Used - The Taste Of Ink"in klibini buldum yahu, ekleyeceğim sana şimdi. Neden bu kadar önemli? Çünkü mesajı okuduğumda bu şarkı çalıyordu. Bankamla aşkımızın şarkısı bu artık bizim.


Şaka maka bir yana, benim acilen bir şeyler yapmam lazım. Özellikle de şu f..king money'den bulmam lazım.

Circle Circuit

Merhabanın büyüsü. Büyümenin tarifsiz acısı. Acımın çok fazlası. Fazlalık düşüncesi. Düşünce kalkmanın gururu. Gurunun Ferrarisi. Feri kaçık bakışlarım. Akışkanı başka fikirlerim. Fikrikablelvuku hissiyatı. Hissikablelvuku kullanımı. Kullanım kılavuzumun kaybolmuş olması. Olmayan şeylerin beyinsel görüntüsü. Görüntü yönetmenimin işini iyi yapamaması. Yapılamayan herşey için uydurulan mazeretler. Mazeretlere inanan kendim. Kendime inanamayan ben. Bencil bir dünya. Dünyaya tekrar merhaba.

Punto

Nostaljim mi geldi nedir? Ne şimdi kuzum bu Ajda Pekkan tınıları duvarlarımdan yankılanan? "Dert bende derman pembe. Aşk frende permam nerde?"

Bugün akşam sefası günüydü, Yıldırım Bekçi abimizden dinledim her ne kadar sesi beni etkilemese de müziği etkiledi, ki önce "Annneeeeww, Orhan Baba'dan geliyor" diyerekten tavrımı belli etmiştim salondan hole doğru böğürerek. Sonra bunu Orhan Baba'nın değil Ajda Hala'nın söylediğini hatırladım. Sonra da bir bilgisayarımın olduğunu hatırladım, üstelik internetimin de olduğunu hatırladım, hatırladım da hatırladım. Geldim indirdim. Korsana hayır, LimeWire'a evet. İndirip dinliyorum kardeşim, n'apayım param yok. Hem, "İstemem bayramlık koyunum ölsün, istemem kaşığıma teke sürünsün, ben milyonda bir de kalsın deseydim, istemem kafamdan bardak dökülsün."

Sonra hem eski hem yeni versiyonunu buldum. İkisi de güzel, "Dert Bende3.0" bir de "Dert Bende 3.1 Beta" Döndür döndür dinle. Neyse, bugün bizi televizyona kilitlemeyi başarıyorlar yayın organları sağolsunlar, bu konuda çok başarılılar. Önce "binbirgece", arada "akşam sefası", derede "tamam mı devam mı", bir de en sonunda kabus gibi "şansa bak". Yahu izlemem de işte boşluk ve bıkmışlık ve bezginlik ve sair bütün sıfatlar beni bunlara itiyor. Özellikle bugün şu "şansabak"ta acayip gülesim geldi, A.Ç. kod adlı sunucu, eski hakem ve mevcut futbol yorumcusu, "büyükşef" kod adlı üst mevkisi ile telsiz bağlantısı kurdu. Yani tamam kardeşim kurgu hepsi biliyoruz, millet izlesin diye yapıyorsunuz, da, bari biriniz Türkçe konuşurken, ötekiniz İngilizce cevap vermeseydi. Dingilist bir durum oldu. Hehe, güldük ama iyi oldu, neyse.

Bugün yeğenimi karşılamaya ablamların evine gittim, zira ablam bizdeydi, çocuğun okuldan geldiğinde kapıda kalmaması gerekiyordu ve buradaki stratejik görev benimdi. Tam bir görev bilinciyle bunu yaptım, evet, gittim ve bir çocuğun kapıda kalmasını engelledim. Aaaa bak bunu yazınca aklıma geldi, yeğeni beklerken "Eagle Eye Cherry" den bir şarkı dinlemiştim tv'de, dur onu indireyim. Flashback oldu birden acayip, yandı yandı söndü, tutuştu da köz oldu hatıralarım, what is the matrix diyesim geldi. Dur bakim beklersen bulayım şu klibi. Hadi ekleyeyim hadi tamam, iyi saatlerime dank geldin. Dank.

Daha iyi bir kaydını izlemek ve dinlemek için buraya tıklayabilirsin. Ya da şuraya tıklayabilirsin. İstersen buraya da tıklayabilirsin. Oldu olacak buraya da tıkla bari.

Danke. Ben severim bu kartal göz kirazı. Bu klibi de tee liselerden miselerden hatırlarım. Zaman geçiyor günlük hem de hiç istemediğin bir hızla. "Hopdur" desen durmaz, "kopgel" desen yemez, "street" diyeceksin başka çaresi yok. Sokak tabiki gençler, kurcalamayın çok, çıkın gezin biraz açılırsınız. Ne diyorduk, "Kaşın alevse kasketin bir kor. Tenin tokluğunu gel bize sor. Gül yağında pembeleşmiş gibiyim. Sensiz kaşınmayı düşünmek çok zor."

Bu da böyle yeter.
Hadi ben de yatar.

Salı, Nisan 01, 2008

Takıl bana hayatını yaşa

- Alo anne!
- Alo! Oğlum nerdesin kaç saattir arıyoruz seni.
- Duymamışım, zor konuşuyorum zaten şimdi bak dinle.
- Efendim.
- Yemeğe gelemicem ben. Hatta yarın da gelemeyebilirim.
- Nerdesin oğlum, dışarda mısın?
- Merak etmeyin diye aradım.
- Nerdesin oğlum anlatsana.
- Ya param bitti, ışıklarda duran bir kamyonun kasasına takıldım eve yaklaşınca inerim diye, hiç bir ışıkta durmadı adam, şimdi de TEM'e saptı. Nerede durursa artık, hadi öptm. Babama selam söyle.
- Olur söylerim.

Tüp kamyonetlerinin kasalarına takılan çocuklar bizlerdik.

Senin baban bir t-rex'ti yavrum

İyiymiş.

Neyse, bir günü daha bitirmek üzereyim günlük, arkamda duran komodin ya da komidin ya da mandolin her neyse, üzerinde boyum kadar ik gazetesi birikmiş durumda. Hayatımda bu kadar çok gazete okuduğum bir dönem daha hatırlamıyorum. Türkiyedeki tüm işverenlerimize "Breaking Benjamin"den "Follow Me" isimli şarkıyı hediye etmek istiyorum. Ağğğlamak istiyorum sayın seyirciler. Böyle bir golü daha önce hiç bir kaleci yemedi. Ağla kardeşim tutan mı var, manyak mıdır nedir? Hatta ekleyeyim de sana gönüller şenlensin. Zaten şöyle bir tepeden baktım da sana aziz İstanbul, bayağıdır şarkı eklememişim ben sana. Al sana, dıkşın.

Şu elle yapılan bir metal işareti var, işaret ve serçeyi kaldırıp diğerlerini başparmakla toplayıp yapılan hani, boynuzlu el meselesi işte. Bu işareti ilk olarak Ronnie James Dio'nun babaannesinin ya da anneannesinin (orasını tam bilmiyorum) yaptığını biliyor muydunuz?
- Hı? Ne? Birisi maydanoz mu dedi?
- Maydanoz değil muydunuz dedim.

I hate!
This wait!

Ben bir çevrimdışı içeriğim anne.
Kimsenin refresh'e tıklamadığı.

Son Mon

Sevgili günlük tamamıyla son ve amaçsız ve olabilecek en alakasız yazıya hazırlanmanı diliyorum, salam gibi evet, ya da ekmek gibi. Hazır ol bitiriyoruz. "Lost Prophets - Shinobi Vs Dragon Ninja" çalıyor şu anda müstesna winampımızda. O olmasa yandığımızın resmidir, ne alaka windows media player var, değil mi mirim? Shinobi nedir? Bak ne zamandır dinlerim anlamını merak etmemiştim. Edeyim bakayım. Hıımmm, shinobi ne demek acaba? Cevap da vereyim mi? Oyunmuş. Ninja konuluymuş. Müzikleri pek beğenilirmiş, falan filan feşmekan ve fasa ve fiso. Ne konuşuyorsunuz siz orada fasır fisir? "Hünkârım Fas'da ayaklanma çıkmış." "Ohooo, te ebesinin nikahında şimdi orası, boşver vezir efendi, duymamış gibi yapalım." Bu bir karikatürdü, sözlerinin böyle olduğundan emin değilim ama konsepti buydu yani. Bak "Ride" çalmaya başladı. NFS UnderGround'da bizi en çok gaza getiren şarkıdır bu. "Rayyyd! Raayyyd! Raaaayyyyyyd!" Bir de "Reyyyd! Reyyyd! Reeyyyd!" vardı ama o haşereler için. Bizi derken beni ve büyük yeğeni. Geçen günlerden birinde, büyük yeğenimle "isim-şehir" adlı çocuk ve ilk gençlik yılları fenomenini oynuyordum. benim büyük yeğenim, bilgisayarda sürrealist resimler yapan, ve bu resimlerden kış konulu olanına "Yıl Şubat" ismini koyan naçizane kişiliktir. Yeri gelmişken belirteyim ben severim yeğenlerimi, onlarda beni severler. Harflerden "N" isim şehir hayvan bitki eşya not sorgulaması yapıyoruz, kısıtlı bir zamanımız var zaten değil mi stresli oyun ya, halbuki geniş geniş akşama kadar vaktin olacak, internette falan araştıracaksın, yok bazen gelmedi mi gelmiyor. Baktım durmuş bana bakıyor. Yok adı Durmuş değil. Durmak fiili buradaki, durmaktan durmuş bana bakıyor. "Ne iş?" dedim. "Yaw dayı ya, Niyazibey il miydi ilçe miydi?" dedi. Koptum yahu. "Olm kebapçı o İskender Bursa." "Haaııı." :)

"The Used - The taste of ink" oldu şarkımız, ne güzel şarkılı türkülü gidiyoruz bak bugün, sıkılmıyorsun değil mi, ben sıkılıyorum ama, imza limon. Böyle scream vokaller iyi geliyor. Arada çok lazım olduğunu vurgulamam da fayda var. Bak mesela "scream" diyoruz, baştaki "s"yi "es" olarak okuyunca "eskrim" gibi okunuyor. Ya da "snek" tv var, o da "esnek" oluyor. İlginç şeyler bunlar.

Ne yazdığımı okuyunca baştan sonra, benim hiç Amiga 500'ümün ya da Commodore64'ümün olmadığını hatırladım. "Three Days Grace - Never Too Late" oldu şarkı. Evet hiç bir zaman çok geç değildir. O yüzden dur ve ne yaptığına bak. Sora sora Bağdat bulunur ve ayaklar yorganlara göre uzatılmalıdır. Bir pire için yorgan yakan müsriflerden olma sen de bu tüketim çılgınlığına kapılıp kendini kaybetme görüntüsü mutlu kalabalıklarda. Olur mu? Annem geçen gün bana dedi ki "Zor çekmeden lor yenmez" dedi. Düşük bir cümle yapısında yazdım bu satırları, 50milyon kere dedi denmez ki kardeşim bir cümlenin içinde. Ellen'i izliyorum 2 3 gündür e2'de. Komik kadın biraz. 11 yaşında Amerikalı bir çocuk çıkardı programına, otellerde açık büfelerde artan yemeklerin evsiz barınaklarına verilmesi konulu bir proje geliştirmiş. Aferin çocuum. Bu programların bizim ülkemizde eşleştiği programlara baktığımızda neler görüyoruz? adanzeye gibi, bilmemkimle hayatı paylaşalım gibi, zabaanan zabaanan zedazayan gibi, bilmiyorum ki başka neler var, bir de testi izdivacı programı var, o da ayrı bir acayip. Amaağğn, germeyin ben gece gece, şarkı ne oldu kuzum, "Idlewind - A Modern Way Of Letting Go". Bu da "Midnight Club - Play Station"dan.

Bunu yazmam lazım, "Gothart"

Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısın teyze? Bey amca sen? Bak bu grubun bir şarkısı var, "Pustono ludo i mlado" başka şarkıları da var da, bu çalıyor şimdi, shuffle'ı bozmayalım diye. Albümlerinin adına bakalım "Rakija'n'roll". Rakı rakı, bildiğin rakı. Yok içmem sağol.

Sağ elimde beş parmak, sol elimde beş parmak, inanmazsan gel de bak, gıdak gıdak gıt gıdak, yumurtam sıcak, biraz da peynir, aman efendim ne de güzel yenir. Baby Tv diye bir kanal var dicitürk'te. Horoz geliyor tavuğu öpüyor, tavuk yumurtluyor, yumurtadan civciv çıkıyor, yemek falan yiyor, büyüyor tavuk oluyor, horoz geliyor tavuğu öpüyor, tavuk yumurtluyor, yumurtadan civciv çıkıyor, yemek falan yiyor, büyüyor tavuk oluyor, horoz geliyor tavuğu öpüyor. Adamlar yüzyıllardır süregelen "Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa hangisi rafadandı?" sorununa çoktan çözüm bulmuş. Ayrıca bu hayvanların hayatları bu kadar da tek düze değil canım, arada bir tilki falan geliyor, tavukları alıp yiyor falan, bunu gören köy ağası Karabaş'ı salıyor, Karabaş köyün kangalı oluyor, Karabaş tilkiyi kovalıyor. Ertesi gün horoz erken ötüyor. "Küt" başını kesiveriyorlar. "Kim öpecek kardeşim şimdi bu tavukları?" sorunu baş gösteriyor o zaman da. Manda dama çıkıyor, yuva yapıyor, çünkü söğüt dalları artık eski popüleritesini yitiriyor. Bu arada şarkı "My Chemical Romance - I'm not okay" oluyor. Yavrusunu da sinekten önce damdaki kemancı kapıyor. Yaz mı gelecek nedir? O türkümüzün bir an böyle devam ettiğini düşündüm, ama devamını getiremedim. Biraz mırıldanalım. Mandamırılmırılmırl, aman, yavrusumırılmırmırmıl, amanını yandım. Yaz gelmiyor evet. Tiritlere banılıyor. Para verilip de alınıyor kardeşim bunlar, alooww. Yok öyle bol keseden beş dakikada Beşiktaş.

Şaka şaka, son mon değil lastik don.
1 Nisan şakası yapasım geldi :)
- Hey dostum şakalardan hiç hoşlanmam.
- Ee n'apalım?

Pazartesi, Mart 31, 2008

Hi, I'm T0m

Naber?

Kayli singıl yapmış bildin mi? Minog minog. Klibi var, beğendim valla, ama tarzım değil, "In my arms" galiba adı şarkının. Evet videosunu buldum oymuş. Hayır oymamış, şarkı oymuş yani.

Bana olan hislerini böyle bir şarkıyla ifade edebilmiş olması gerçekten çok fazla medeni cesaret isteyen bir davranış. Avusturalya vazifem sırasında tanışmıştık Kayliyle biz. Okyanustaki köpekbalıklarını araştırmaya gitmiştim yıllar önce. Plajda güneşleniyordu o da. Ona bakayım derken sol kolumu 4 tane büyük beyaza kaptırmıştım. Cankurtaranlar falan tabi koştular hemen, koştular olur mu be, nereye koşuyorlar, yüzdüler. Kayli de gönüllü cankurtaran olarak çalışıyormuş. Ben tabi tek kolla yüzemediğim için çok fazla su yuttum. Çektiler kıyıya. Heimlich manevrası yapmaya başladı bana. Suni teneffüs yaparken benim aklım teneffüse çıkmış sonrasını hatırlamıyorum pek. Daha sonra hastaneye falan geldi yaprak sarma getirmiş. Bir de vantilatör getirmişti sağolsun, çok sıcaktı o vakitlerde Avustralya, bir de moral olarak çökmüştüm tabi ben, Kaylicim de vantilatörün karşısına geçer şarkı söylerdi bana. Bu şarkı da o zamanlardan sözlerini yazdığımız bir parçaydı. Hastanede sürekli sorardı bana "How do you feel in my arms?" diye. Klibi dikkatli izlerseniz plajda güneşlenmesine, köpekbalıklarına, benim sol kolumu koparmalarına, hastanede vantilatör karşısında söylediği şarkılara ait göndermeler bulabilirsiniz. Babası karşı çıkmıştı ilişkimize o zamanlar. O da vurdu kapıyı çıktı evi terketti. Bak fena mı oldu ne güzel şarkıcı oldu. Sonra turneler falan görüşemez olduk. Seni takdir ediyorum Kaylicim, kolay gelsin. Annem mantı yaptı bak bekliyoruz bir gün.

Kaylicim arıycam ben seni.
:) Ahahayyt

Pazar, Mart 30, 2008

Crazy


Dün bir vesile ile "Crazy People" adlı filmi izledim. İmkanınız varsa izleyin, yoksa izlemeyin. Ama imkan bulun bence.

Filmi anlatmayacağım tabiki, bir adam, bir nedenden dolayı akıl hastanesine yatırılır. Akıl hastanesinde bir kadınla tanışır, kadın adama birden çok bağlanır. Sürekli onunla gezer, onu daha önce kimseyi götürmediği, hani böyle kaçmak için kullanılan yerler vardır ya uzaklaşmak için herkesten, bu kadının herkesten uzaklaşmak için kaçtığı saklandığı yer bir ahırın üst katıdır. Oraya götürür. Konuşurlar falan. Sonra kadın adamı hiç beklenmedik bir anda öper. İşte burada bir replik vardır ki, süperdir.

adam: (şaşırmış ve biraz da çekingen bir ifadeyle) Daha hiç flört etmeden, nasıl bu kadar ileri gidebiliyorsun?

kadın: (gülümseyerek) Çünkü ben deliyim.

:)

Purgatory


Şimdi benden çalınan bu 1 (bir) saati geri almak için,
aylarca beklemem lazım.

Cumartesi, Mart 29, 2008

yuğtub geldi hoş geldi


Çok sevdiğim bir klip günlük, eskilerde eklemiştim öncelerde, o yüzden şu anda yaşadığın dejavunu anlıyorum.

Neyse.

Keşke her şey gökten düşen bir kasetle değişse değil mi? "Music can change the world"dü ya hani? Hiç alakası yok biliyor musun? Bu sadece insanların, başta Bob'un, inanmak istediği bir saçmalık. Müzik kimleri değiştirebilir biliyor musun? Sadece içinde hâlâ çocuk olanları değiştirebilir. Ama herkes çok büyüdü günlük, her şeyi herkes çok biliyor. Doğruları falan var herkesin, hayatta yapmayacakları şeyler var, toleransları var, değerleri var, değerlendirme kriterleri falan var hele o pek komik, bir keresinde bana birisi şey demişti bundan yıllar yıllar yıllar yıllar önce, sevdiğimi sanıyordum sanırım onu, "Bak bu sana + puan kazandırdı" demişti. Ben de bir daha aramadım onu. Ne demekti ki günlük bu şimdi, "+ puan". Kerrat cetvelini kafadan saysaydım kaç puan alırdım acaba? Ama hocam ben hiç not için çalışmadım ki. Bu kadar mı materyalist oldu insanoğlu. Ezberci eğitimin pragmatik prangaları bunlar. Herşeyi rasyonalize etme çabaları. Halbuki hiç bir şeyin tekrarı yok. Sağlama ise sadece matematiksel bir sigorta, gerçel hayatın bir ritüeli değil.

Çocukluk insanın dünyada geçirdiği yıl sayısı ile alakalı değil yani günlük, kıssadan hisse, bu klibi ondan seviyorum. Mesela şurasını, (aşağıdaki resim)



5 keçi, 1 pantolon, 1 gömlek, 1 takke, biraz dağ, biraz kum, kaya parçaları, bir de sopa. Dansa hasta oldum, koptu gitti.

Thank you brother.

Cuma, Mart 28, 2008

Beni Oku!

Her söyleneni yapar mısın?

Sufle

Geçmiş tiyatrolar gününüz kutlu olsun

scribe me please


scribe me until

The End




Şarkıya Posterimsi


Kedi medi pist mist


"Mudvayne - TV Radio"

Hamdi Bey'in bilmem kaç katrilyonluk teklifini kabul etmiyorum. Benim satılık kutum yok. Son kararım, üstelik de eminim. Binbir gece de aynı şeyi sorsanız yine cevabım aynı olur. Kutumu açın. Kavak yelleri de esiyor olsa başımda, köprülerden de düşsem geçmeye çalışırken, bıçak sırtı gibi bir hayattan daha fazlasını bekleyemem zaten. Sabah programlarında insan sandığımız varlıkların yine insansı sunucularla diyalogları ne kadar güzel ve edebi bu arada, keşke bütün dünya buna inansa hayat da bayram olsa ve biz büyüdükçe temizlense dünya. Bu arada herkes de birbirini kesmeye ne kadar meraklıymış. Cinnet geçiren birisini kesiyor, haberlerimiz mezbahaya dönmüş. Bana yan baktıydı annemi kestim. Yemeği tuzlu yapmıştı karımı doğradım. Saçım dökülüyordu çok kızdım kafamı kestim gibi mantıksız ve ucuz ve roman ve pulp ve fiction. Uzaya kimseleri atmıyorlar mı bu aralar? Duymadım hiç. Astronotları dünyadan kaçmak isteyen maceracılar olarak adlandırsam ayıp etmiş olmam herhalde. Ya da şey olabilir, "Bunlar zararlı kardeşim fırlatalım gitsinler, bakarsın geri gelmezler" türünden mi organizmalar? Kalanlara vahlar o zaman. Akşam sefası günü bugün, peki ama günlerden ne? Ajandama bir göz atsam hiç de fena olmayacak, ah unutmuşum, henüz bir ajandam dahi yok. Takvimlere baksam? Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun. Astrolojim zaten hiç bir zaman iyi olmadı. Mevsimlere baktırdım, kar yağacak dediler, yağmadı. Sen, beni mi andın bugün kalbim çınladı.

Kutumdan da 1 ytl çıktı. Bozdur bozdur harca.


Bu koşturmacanın müziklerini "Mudvayne" yapmıştır. "TV Radio" mesela.
Kedi benim değildir. Ama benim de kedim vardır. Hem de iki tane vardır.
Ama eve sokmam tüyleri dökülür, kist mist yapar, pist mist.
Eve girip çıkan çocuklar var, pist. Kapıdan kovuyoruz balkondan geliyor bunlar. Balkona da çıkamaz oldum mirim, nedir bu işler?

Turn off the radiooo
Turn of the tv.

01:59

Perşembe, Mart 27, 2008

Rhyme and flow

Bazen insan kendisini erimiş hisseder, buz gibi. Hüzün insanı bazen ana haberde yakalar, en ciddi olman gereken anda nereden çıktığı belirsiz olan bir İbrahim Tatlıses üstelik de daha önceden başkalarından çoklarca kere dinlediğin şarkıyı söylerken, dinler bulursun kendini tüylerin diken diken. Olur olmaz o anda gelir birisi "Bu şarkı Deniz Seki'nin değil miydi yahu?" der, "Hıı" diyebilirsin ancak. İlginçtir yani enteresandır.

Enteresan enstantanelerle dolu bir nehir yatağı mıdır bu hayat eğirisi avcumuzdaki? Debisi neyle hesaplanır? Hayat bir nehir yatağıysa, bizler bu nehir yatağındaki taşlar mıyız, zaman dediğimiz çağlayan suyun aktıkça bizi aşındırdığı?

Neyse. Bu sorgulamamıza bir ara verelim zaten pek de keyifli yaptığımı söylemem, daha uzun ve, buraya bir şey bulamadım, daha uzun bir sorgulamamızı ileride yaparız. Bugün bizim büyük yeğen, önce doğan, sayesinde Ceza'nın yeni klibini dinledim, dinlemekle de kalmadım izledim, izlemekle de kalmadım, kendime mp3'ünü yaptım. "Hiç yok deme hit çok".

- Len sen Ceza da mı dinliyorsun?
- Evet dayı ya süper dimi?
- Evet güzelmiş len.

Ceza'yı pek dinlediğimi söyleyemem, ama nasıl diyorsunuz siz, sound'u çok güzel bu şarkının, yeaa, hani lafların oturduğu bir fon var ya, bayağı hoş hem de, sadece fondaki melodiye takılmış durumdayım, aferin lan helal.


Gece msn geyiği notumsusu:

Hasan: depresyona girdim yine (biip)(biip)
Cumhur: (biip)(biip) çık depresyondan ben de girdim ikimize dar burası

Eğleniyor muyuz, hayır. :)

İş Macunu

Sevgili günlük acayip bir üçlü sarmış durumdayım. (Sosyal sorumluluk şeysi, gençler ve her zaman genç kalmak isteyenler, uyuşturucu kullanmak güzel bir şey değildir kullanmayın, alışkanlık yapar, üstelik pahalı bir alışkanlıktır.) Bak,

Bir "Slipknot - Wait and Bleed",
İki "Avenged Sevenfold - Bat Country",
Üç "Mudvayne - Determined".

em-pi-üç başla. Pi eşittir üçvirgünondörtküsür.

Keşke imkan olsa da bunları sana çakabilseydim günlük ama malesef şu an için elimde hiç çivi kalmamış. Toplu iğne de tutmaz şimdi, teğellesem durmaz, hem de eğreti durur benim simetri takıntım azar, benim de kafam bozulur. İyisi mi bu bahsi kapatalım Nalan. Başka sefere inşallah. İnşallah bebeğim. Kes cevap verme bana. (Oğlum bak bu kıyağı kimseye yapmam eklemeyeceğim dedim ama yan tarafa ekleyeceğim şarkıları, şşş kimse duymasın, tamam okey. Okey denmez ona geri, okay. Tamam okay. Okay.)

van tu tri, goowww.

Kafamın dolu olduğunu kabul ediyorum ama bu kadar da dolu olduğunu bilmiyordum günlük, bugün kendi kendime çok acayip şaşırdım. "N'apıyrum lan ben" falan oldum. "N'apıyrum" demedim tabi "N'apıyorum" dedim, yazarken o öyle yazıldı bir anda. Yüzümdeki kılları, ki onlara sakal ve bıyık diyoruz, kesmek üzere lavabonun önünde konuşlanmıştım. Bir yandan çamaşırları yuğmakta olan anneme, hayatta ne yapmak istediğimi hâlâ bilmiyorum anne, acaba astronot mu olsam gibisinden saçma serzenişlerde bulunurken bir yandan da traş olmak için yüzüme, elime aldığım tüpün içinden çıkan hoş kokulu şeyi sürüp fırçayla köpürtmeye başladım. Köpürmüyordu meret. "Az sürdüm herhalde" diyerekten biraz daha aldım, biraz daha aldım, biraz daha aldım. Annem de yuğmakta olduğu çamaşırlardan başını kaldırmadan bana bir şeyler söylüyordu, tam net hatırlayamıyorum şu anda ne dediğini yazamayacağım. "Ulan neden köpürmüyor bu meret?" diye sertçe homurdanıp elimde tuttuğum tüpe kızgın bir bakış fırlattığımda, onun bir diş macunu olduğunu gördüm. İşte o an bittiğim andır günlük. :) Haha pek bir güldüm kendime lavabo başında.

Bak demiştim ya en başta, hâlâ bakıyor musun? Bakma bakma. Müzik dinle evlat kafa yapsın istiyorsan. Kimsayal şeyler seni mutlu edemez, zaten kimyan da kötüydü lisede, herkesin kötüdür takılma bunlara. Benim iyiydi de ne oldu boşver. Kimyon da kötüdür çok kokar, kamyon da kötüdür çarpar falan ayrıca. Elektrik de çarpar, ama o iyidir. Ama iyi diye de gidip prize falan sokma elini kolunu. Analar babalar, aloo, size diyorum hey, manyak mısınız siz? Kitap falan okuyor musunuz? Çocuklarınızın yanında kitap falan okuyun dalıp gitmeyin televizyona öyle koyun gibi. Rol model diye bir şey var, çocuklar size bakıp bakıp embesilleşiyorlar ondan sonra. Önce bir kendinizi geliştirin de, çocuklarınızın gelişimini ondan sonra sorgulayın. Şimdi bu yazıyı okuyan çocuklar, sizinkiler böyle insanlar değiller merak etmeyin, onlar kitap okuyorlar, sizleri de çok seviyorlar ayrıca, televizyona emanet etmiyorlar sizi merak etmeyin. Gidip sorun anne babanıza en son hangi kitabı okumuş, versin de siz de okuyun. Bana bakmayın siz, ben kitap okumam.

Pazartesi, Mart 24, 2008

Dünya Malı Dünyada Kalır


Dünya yetmez, peki ya Jüpiter?

Şey lazım... Hiç bir şey yetmiyorken... bir şarkı lazım, etrafını sarsın, tümüyle sarssın.

Her şeyi sarmalı, duyularını bile sarsmalı. On yüz bin milyon kere dinleyip ontrilyonyüzbin ışıkyılı hızla koşturmalı. O kadar hızlı çarpmalı ki camı kırmadan geçebilmeli. O kadar hızlı itmeli ki durmaktan korkmalı. O kadar çok tekrarlamalı ki reflekslerin alışmalı. O kadar farklı olmalı ki hep yeniden tanımalı. O kadar yükseklere çıkartmalı ki düşerken yaşlanmalı. O kadar sert saplamalı ki elindekini, kolu da beraber girmeli. çıktı mı her şey boş kalmalı. Hiç bir şeye benzememeli ama çok şey ifade etmeli, hiç bir şey anlatmamalı ama saatlerce dinlenmeli, her şeyi sildirip üzerinden tekrar geçirmeli. O kadar soğuk olmalı ki miden titremeli, o kadar sıcak olmalı ki beynin buharlaşmalı. O kadar bağırmalı ki, çığ düşmeli, çığlık olmalı. O kadar çağırmalı ki, çağ değişmeli, çağlayan olmalı...


- Special Thanks -
Bu delüzyonun yazılmasına katkılarından dolayı ve "Wait and Bleed" gibi bir şarkı yaptıkları için Slipknot'a teşekkür ederiz.

Cuma, Mart 21, 2008

oh be hadi be vay be yürü be

Önce bir reklam sandım.

Yahu son zamanlarda duyduğum en eğlenceli şarkı.
Tebrikler, Rebel Moves'a gidiyor.
Fevkaladenin fevkinden de süper.

Kovalasın tavşanlar.
Hadi iyi akşamlar.

insomnia

- Ne kadar güzel gözleriniz var.
- ...
- Şimdiye kadar gördüğüm en saf, en temiz bakışlar bunlar.
- ...
- Ve gördüğüm en ürkek bakışlar var sizin gözlerinizde.
- ...
- Sizi utandırmak gibi bir niyetim yoktu, özür dilerim.
- ...
- Neden susuyorsunuz?
- Hı, bana mı dediniz?
- Tabi ki size dedim, sizden başka kimse var mı burada?
- Bilmem ki, körüm ben.

Salı, Mart 18, 2008

Signals

Üzgünüm günlük, yine içimde tarif edemediğim sıkıntılardan olan gecelerden birini yaşıyorum. Hayat... diye başlayan bir cümle kurmak istedim, kuramadım. Neyse salla hayatı şimdi boşver. Nasıl olsa değişmiyor ne kadar çabalasak da, peki o zaman biz bu hayatı çabalasak da mı yaşasak, yoksa çabalamasak da mı yaşasak, yoksa çabala balaba yabadaba du samting.

Taksimdeydim bugün. Herhalde 1 (yazıyla bir) senedir Taksime gitmiyorum. Yani geçip gittim de, varış noktası olarak gitmemiştim. Bizim Tayfun efendi Taksimdeymiş geceden kalma, İstanbul'un sularını taksim etmiş, oradan ediliyormuş ya eskiden. O da olmasa içmeye su bulamayacağız mirim. Gittiğimde Sıtarbaks'ta kahve içiyordu. "Naber" dedim, "Uykum var" dedi. Neyse ayrıntılarla kendimi yormak istemiyorum şimdi, falan filan, şöyle böyle. Sinemaya gidelim mi, gidelim. Zaten Gençtürksel Pazartesisi.

İşaretlere inanır mısın günlük? Ben inanıp inanmamak arasına gidip geliyorum şu an. Dün yazdıklarım bugün başıma geldi. Bakınız 2 (iki) yazı önce "Sonra hakem yerimizi beğenmedi, arka sıralardan çiftli koltuk ayarladı bir tane. Orada da makinistin sesi geliyordu sürekli." yazmıştım. Bugün gittik gişedeki, daha sonradan suratsız olduğuna kanaat getireceğimiz, görevlinin yanına, "İhtiyarlara Yer Yok da yer var mı?" dedik. "Var" dedi. "Zaten biz genciz." İnsan bir gülümser, neyse. İyi iki tane alalım o zaman, cırt fırt zırt bir şeyler yaptı, "Nereden verdiniz?" dedim, "En arka çiftli koltuktan" dedi. Garipsenme yaşadım bir an. Ama itiraf edeyim benim de aklıma gelmemişti o anda, filmin sonunda aklıma geldi bu yazıyı yazdığım. "Voov Tayfun olaya bak" falan dedim, işaretler falan.

Oof of. Dedik ya sıkıntı, cidden sıkıntı. Film güzel. Bence yani. Sonunda "aa ne biçim bitti" demeyin. Hayat da böyle zaten, pat diye bitiveriyor, diye yazacaktım ama okuyunca takıntılı tarafım ağır bastı, ne olur ne olmaz yazdıklarımız oluverirse gene.

Bu yazının müziklerini İnkübüs yaptı. Ahanda bunu yaptı "Dig"

Bırak bebeğim o kazmayı elinden. Mart'ın kazma kürek yaktırdığı günler çok eskidendi. Küresel ısınma var artık.

Replik

Seni neden seviyorum biliyor musun?
Çünkü kalbimi yumuşatıyorsun sen.

("Bıçak Sırtı" replik)

Pazar, Mart 16, 2008

Şağçma Oluyor

Bugünkü konumuz günlük, şimendifer. Bu arada annemler geçen gün beni naysırdaysır'la karıştırdılar. Var ya dilimleme icadı yeni, televizyonlarda reklamı falan var, küp küp domatesler, boy boy patatasler, kıvır kıvır salatalarımız olacaktı seninle, nayır, nalçak, al sana, dıkşın. Neredeyse evdeki bütün erzağı elime tutuşturdukları ufacık bir - ne ulan bunun adı- soyacakla soymamı istediler. Ben de soydum. Kaptırmış naysırdaysır gibi elime geçeni dilimlerken büyük yeğen geldi bıdı bıdı yaptı. Ben de yeğenimin kafasına taze soğanla vurdum, hehe şoke oldu bir 5 dakika aralıksız güldü, kızardı falan patlayacak sandım gülmekten, ben de patladım o arada gülmekten, sonra o da bana kuru soğan attı, çok ters bir yerime geldi. Salata yapıyordum herhalde, yoksa soğanın konumuzla ne alakası var. Aslında en başında annem "Dereotlarını dal dal ayır" dedi. Biz de ablamla "Dağl!" "Dol" "Doğl" Doağl" şeklinde bu tip durumlarda sürekli kullandığımız laf öbeklerini öbek öbek anneme atmaya başladık. Tutamadı tabi kadın öbek öbek gelen saçmalıkları. Anneme çarpıp seken öbekler büyük yeğene yapıştı. Ben de bu hengamede dereotlarını dal dal ayırmak yerine naysırdaysır doğradım ortamın verdiği unutkanlıktan. "Oğlum dal dal ayır demedim mi onları?" "Daldık ya anne işte, deminden beri n'apıyoruz. Böyle daha güzel oldu bence." Bu arada işte "doğl" "dal" "dol" diyerekten yanıma yanaşan büyük yeğenin kafasına "çot" diye çaktım taze soğanla. Yeşil ve uzun olana taze soğan mı deniyordu? Yoksa pırasa mıydı? Ama pırasanın salatada ne işi var, evet. Aman bir gül bir gül sen, kaptır kendini dayıya kuru soğan at onsan donra. Pardon ondan sonra. Tabi bu zerzevatın mutfakta uçuşmasından çok da haz etmeyen ev sahibesi anne hanım, olaya el atarak, soğanımı elimden aldı. "Acaba kime vuracak?" diye endişeli bir bekleyiş hüküm sürdü bir iki üç dört saniye kadar. Sonra baktık kimseye vurmuyor, "Amaan burada da hiç heyecan kalmadı" diyip içeri gittik. Böyle işte tüm bunlardan etkilenen küçük yeğen de, gitti su damacanasının üzerindeki pompaya bastı bastı ortalığı göle çevirdi. "Evlatcağızım tasarruf tedbirleri falan" dediysek de anlatamadık. Bak n'oldu damlaya damlaya göl oldu. Göl oldu bari baraj kuralım dedik. Büyük yeğenle 9,15'e dikildik. Sonra hakem yerimizi beğenmedi, arka sıralardan çiftli koltuk ayarladı bir tane. Orada da makinistin sesi geliyordu sürekli. Şimendiferin düdüğünü o kadar çok çaldı ki kulaklarımız sağır olmaktan beter olmaktan ziyan olmaktan heder oldu. Voooooovhhh. Bu arada bu kadar dağılan saçma sapan konuyu nasıl da şimendifere bağladım, kendime hayretler ötesi hayret ve fevkaladeden de fevk beslemekteyim. Megalomanyak mıyım neyim? Kehükeh.

Cumartesi, Mart 15, 2008

Yapışkan Tuşlar

Sevgili günlük, merhabalar. Nasılsınız, afiyettesinizdir umarım. Bizi soracak olursanız sağlığınıza duacıyız efendim. Şükranlarımı sunarım.

Baksana, bugün benim büyük yeğenimin doğum günü, hem de dünya kadınlar günü.

Yeğenimin doğum gününü buradan kutlayacak değilim tabi ki. Dünya kadınlar gününü kutlayabiliriz, tüm dünya kadınlarının dünya kadınlar günü kutlu olsun. N'oldu kutlandı mı? Kutlandı. Neyse.

Tüm dünya kadınları için geliyor, Children of Bodom'dan "Kuzeyli Konforu"

Neyyyyse.

Çok fazla dağıtmadan konuya girelim. Yahu nasıl da atıyorsun, henüz bir konu bile bulmuş değilsin mirim. İşkembeden sallamak deyimi tam da senin için uydurulmuş bence.

Şimdi bak günlük, bakıyor musun? Bakmıyorsun, baksana. Bak şimdi. Bak hâlâ başka şeylerle uğraşıyorsun, tamam ekleyeceğim şarkıyı birazdan şu yazma işini bir bitireyim hele. Gerçi girecek konu bulabilmiş değilim hâlâ o da ayrı bir konu.

Bence senin neye ihtiyacın var biliyor musun? Biliyorum, çay içmem lazım benim. Gideyim de çay alayım. Hatta aslında evden çıkmam lazım benim geç kalacağım yoksa mirim. Aaaa.(Hayret ünlemi) Mirim, shift tuşuna 5 defa basınca "yapışkan tuşlar" diye bir şeyin açıldığını biliyor muydu zat-ı âliniz? Ali mi Ali'de kim? Şimdi bu şarkıya tempo tutarken sol serçe barnağım şift'in üzerinde kalmış. Dıp dıp dıp dıp dıp yaparken şarkıdaki davullarla "cirk" diye bir ses çıktı bilgisayardan, bak mesela bir daha yapalım, "cirk" kihik.

Bu arada ketçap çok tehlikeli bir saldırı aracı olabiliyor uzun süre beklerse. Geçen gün müydü dün müydü önceki gün müydü neydi, makarna yapmıştım söylemesi ayıp, neden ayıp o da ayrı konu. Yiyen var yiyemeyen var kardeşim. O zaman pasta yesinler mirim. Ahahayt. Kardeşim falan n'oluyoruz gene, abarttın. Sana burdan bir çakarım bir de yer çakar, bir de Ahmet Çakar. Allah'ım ya böyle bir espri yaptığıma inanamıyorum. Bozuk ketçap mental bozukluğu bu ondan. Ne diyorduk? Daha bir şey diyememiştik evet. Ketçap şişesini elime aldığımda formundaki deformasyondan durumda bir terslik olduğunu anlamalıydım. Çünkü şişenin girinti çıkıntılarının ortadan kaybolmuş olması çok normal bir durum değildi. Kapağını açtığımda "vezüvvvv" diye bir volkanik patlama gerçekleşti. Ekşi bir ketçap kokusu bütün benliğimi sardı. "Böğk. Bozulmuş bu be!" isimli sinema filminin Oscar'a aday en iyi erkek oyuncusu oldum bir anda. Sonra kapağını kapatıp, ikinci bir patlamaya değin dinlenmesi için tezgahın üzerine bıraktım. Bakalım, bugün aile efradı evi teşrif buyuracaklar, özellikle tezgahın görünür bir kısmına yerleştirdim ki, bu yapay yanardağ patlaması karşısında annemim yüzünün alacağı ifadeyi görebileyim. Nıhahahaha, hıhahahaha, nıahahahahaaaaaaaaaa, kötüyüm ben kötüyüm, kötüyüm. kötüyüm. Herkesi hasta ederim, azdırırım, bezdiririm. Ne diyorsun sen mirim kendinde misin? Şarkı ekleyecektik değil mi sana bir saniye. Tahminlerime göre sen bu satırları okuduğunda zaten şarkı çalmaya başlamış olacaktır günlük efendi. Ee? Yani? Yok yani, ileri görüşlülük böyle bir şey olsa gerek.


(otostartı kapalı olduğu için çalmıyor tabi, üçgene basalım.)

"Reaper never lieeeeeeeeeees" diyerekten bugünkü yazımızı bitiriyoruz günlük efendi hazretleri.
Hoşça kalınız.

(Teee 8 Mart'ta yazılmış bir yazıydı bu, şimdi eklendi)

Fobik Asit

f
o
b
i
k

a
s
i
t




fobik asit yakıyor ruhumun her zerresini





korkuyorum...


silik korkularımın izleri var baktığım her yerde...


kimseye göstermediğim,


kimsenin de bakmadığı.

Salı, Mart 11, 2008

Küresel Depresyon ve Dünya Psikolojisi Üzerine

Şimdi bu merkezkaç kuvveti diye bir şey var. Mesela şeyi düşünelim, yerçekimi bir ip olsun. Biz de ipin ucuna bağlanan taş olalım. Dünyanın kendi etrafında dönüşüne benzetecek olursak, ipi çevirdikçe, taş, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle uzağa fırlamak isteyecek, ip ise bırakmadığı için fırlayamayacaktır, bu fiziki bir gerçekliktir.

Peki yerçekimi dünyanın isteyerek uyguladığı bir kuvvet mi? Belki de dönerek bizi üzerinden atmaya çalışıyordur. Olamaz mı? Daha hızlı dönse mesela uçar gider miyiz uzayın derinliklerine?

Dünya psikoloğu dostumuz Bay Kahverengi'ye bu konudaki görüşlerini sorduk, ilginç cevaplar aldık.

- Sayın Kahverengi, sizce dünya bizi üzerinden atmaya mı çalışıyor?
- Tabi ki evet, kimse kimseyi üzerinde taşımak istemez.
- Bu konuda bizi biraz aydınlatır mısınız lütfen? Okuyucularımız merak içinde kıvanıyorlar.
- Dünyanın psikolojisi üzerinde yaptığım çalışmalarda dünyanın büyük bir depresyonda olduğunu belgeleyen deliller buldum. Mesela penguenler, sayıları gittikçe azalıyor. Bu sıkıcı yaratıkları, dünya, artık üzerinde barındırmak istemediği için kendi başına başlattığı bir küresel ısınma süreciyle onları yok ediyor. Keza kutup ayıları da böyle. Kaba hayvanlar olan bu kutup ayıları, depresyona girmiş zavallı dünyanın moralini iyice bozdukları için dünya, onların yaşama alanlarını ve besin imkanlarını iyice kısarak onları yavaş yavaş ortadan kaldırıyor. Ağaçlar mesela, bir nevi ot kısmına dahil olup, ot gibi yaşayan bu canlılardan dünya artık tiksinmekte. Bir hareket bir aksiyon bekliyor moralini düzeltecek, ama malesef ki ağaç adı verdiğimiz bu bezgin yaratıklar dünyamızın yaşama sevincini köreltiyor. Dünya da bu sevimsiz canlıları yavaş yavaş azaltıyor.

Bakın mesela dünyanın artmasını istediği şeylere bir göz atalım, o zaman dünyanın eğlenceye, morale ne kadar ihtiyacı olduğunu anlacaksınız. Mesela otomobiller, küçük sevimli bıcır bıcır yollarda pıtırcık fareler gibi oradan oraya koşuşturan sevimli gazlı şeyler. Ya da gökdelenler mesela, güzel mi güzel, alımlı mı alımlı, baktıkça bakası geliyor bakanların. Sonra sigara alkol seks. Endüstri mesela, üretim, yeni yeni ihtiyaçlar, yeni yeni alacak nesneler. Dünya ihtiyacı olan, moralini düzelten, depresyondan çıkaran şeylerin sayısını arttırıyor, diğer sevimsiz, basit, banal şeyleri yavaşça ortadan kaldırıyor.

İnsanların şunu anlaması gerekli ki, dünyanın umurunda bile değilsiniz. Küresel ısınma diye bir şey yok aslında, küresel depresyon var.

- Teşekkürler Bay Kahverengi. Evet sayın okuyucular, bugünkü konuğumuz Bay Kahverengi ile dünyanın psikolojisi üzerine yapmış olduğu çalışmaları ve yorumlarını konuştuk. Maltepe Ruh Ve Sinir Hastalıkları Rehabilitasyon Merkezi'nden yapmış olduğumuz canlı yayınımız burada sona eriyor. Zaten yemek zili de çaldı. Yemek yememiz lazım, yoksa akşama kadar yemek vermiyorlar bir daha.

Programımızı bitirirken "Bili Telınd" tüm kaba kutup ayıları, sıkıcı penguenler ve bezgin ağaçlar için söylüyor, "Nasıl Gidiyor Bebek?"

Bir sonraki programımızda tekrar görüşmek dileğiyle.

Hoşça kalın.

Tez


Geçen gün bunu izledim. Tez. Cidden hoş.
Kurgusu da güzel vurgusu da güzel.
Sienbisie sağolsun.

Neyse.
Üşüyor gibiyim günlük bu gece, sarılmaz mısın biraz?

Kesik kesik sesimle eşlik ediyorum şarkıya, evde de başka ses yok zaten.
puuşşş mi andır
puuulll mi fardır
teyk mi ol dı veeey.
teyk - mi - ol - dı - veeey.
"Three Days Grace - Take Me Under"
Kesik kesik ancak bu kadar günlük idare et. Ciddi üşüyorum şaka değil bu arada. Salladın bakıyorum sen. Midem titriyor o derece. "Psikolojik" dediğini duyar gibiyim, ki duyuyorsam zaten psikolojimin iyice bozulduğunun ispatıdır bu. Şöyle betimleyelim, yüzmeyi yeni öğrenmişsin, biraz debelenip çıkmışsın havuzdan, kenardasın, yorulmuşsun, nefes nefesesin, ıslaksın haliyle, üşüyorsun, o arada başındaki eğitmen "atla!" diyor. Üşüdüğün için dizlerin birbirlerine yaklaşmış. Saçlarından akan sular önce alnına geliyor oradan da burnunun yanından ağzına giriyor. Refleks olarak ellerini ilerde göğüs hizanda birleştiriyorsun. Kafanı kollarının arasına alıyorsun. Bu arada dizlerin titremeye başlıyor. İşte o anda karnına bir kramp giriyor. Miden titriyor. Suya bakıyorsun. Havuzun dibindeki mavi fayansları sayıyorsun her saniye. Aralarındaki beyaz derz dolguya bakıyorsun. "Acaba kafam yere çarpar mı?" diye düşünüyorsun. "Atla!" diyor. Belini büküyorsun biraz, zıplamaya cesaretin yok, dizlerin kırılıyor hafiften. Eğiliyorsun suya doğru. Aklına birkaç gün önce izlediğim "Piranhas" filmi geliyor suya bakarken. Kalbin daha hızlı atmaya başlıyor. "Atla!" diyor. Bu arada vücudun dışarıya alışıyor, tekrar suya girince üşüyeceğini hissediyorsun. Zaten az olan cesaretin iyice kırılıyor. "Atla!" diyor. Oksürüyorsun, derin bir nefes alıyorsun tekrar. Kollarını iyice uzatıyorsun, kafanı iyice eğiyorsun, ayaklarını birleştiriyorsun. "Atla!" diyor. "Sus be adam! Atlıycaz tamam!"

My life is going to be boing or boring or boiling or bowling or not to be

Hayatım bir mezbelelik olma yolunda emin adımlarla ilerliyorken bazen de garip şeyler oluyor.

Mesela öylesine ekmek almak için girdiğin bir bakkala az önce taze ekmek gelmiş oluyor. Kokuyor. İki tane alıyorsun. Kopara kopara yiyorsun.

Evet bu iyi bir şey olmalı.

Salı, Mart 04, 2008

Stark

Daha ne kadar sürecek bu uykum?
Gözlerim açık ama uyuyorum. Şeytana.
Uymamam lazım biliyorum ama, kalkamıyorum.

Ama sonra bir şey oluyor, mesela rüya. Görüyor insan. Kendini masmavi sulardan yemyeşil çayırlara atarken görüyor. İvmelenme yaşıyor. İmgelenme ve de. Şey oluyor mesela, üzerinden uçan kazları görüyor. Aklına kazma kürek geliyor, ardına cesur yürek diye ekliyor. Salıveriyor. Kendini, "Freedooom" diye bağırıp karanlık dehlizlere kapatıyor. Hiç bitmeyecek sandığı renkli rüyalar kıytırık bir çanak antenle çekmiyor o dehlizlerde. Bağdaşım kuruyor. Islak mıydı ki elleri? Karanlıktı görmedim ki.

Uyumaktan mı korkuyoruz, uyanmaktan mı?

Anadan üryan gibi yapayalnız rüyaların, boşluğa sarılan çırılçıplak elleri oluyor.

Soğuk suyla bir duş mu alsam?
Ya uyanayım derken geberiverirsem?

Dawn of a new day


"Belki de meraktandır yaşama hevesimiz sadece.
Yaşamak ve olacakları görmek için."
.
.
.
Not: Ya günlük, inanmazsın, aylar önce bir gün uykudan kalktığımda "Meraktandır sadece..." diye başladığını hatırladığım, uykumun o sersem saatlerinde kendi kendime düşündüğüm ve uyanınca unuttuğum bu lafı birdenbire bugün hatırladım.
Arşimet kadar sevindim vallahi, kendi kendime.

Günün Şarkısı

Sevgili günlük,
bugünün şarkısını iletiyorum,
yağmur yağsın istiyorum.
Tüm yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum.
Kendime de bir aspirin alıyorum.


(Otostart yapmadım bak kıymet bil, ve her meraklı kıymetli nazik okur gibi üçgene tıkla lütfen.)

Mecidiyeköy'den aşağı

Sevgili günlük...

Sana bir şey söylemem gerekli.

Bugün seni aldattım ben...

Tamamen anlık bir şeydi.

O anda bir yerlere yazmam lazımdı, ve buruşuk bir kağıt parçası ve bitmek üzere olan bir mürekkepli kalemle aldattım seni.

Küçük yeğenim çiğ spagetti yiyordu kıtır kıtır, o anda durumu simultane yazmam gerekliydi, yazdım.

Kahve?

----------------------------------------
Ok. Günlüğümüze karşı vicdanımızı rahatlattığımıza göre, yazımıza geçebiliriz. Bu arada ne yazacağımı unuttum.

Annem torunlarının gelişme aşamaşalarını sürekli bir yerlere not eder. Bu arada annemin iki tane (rakamla 2) torunu var, birisi büyük, birisi küçük. Önce doğana büyük torun diyoruz, sonra doğana küçük. Ama en büyük oğlu benim. Zaten başka oğlu yok. Bir tane kızı var. Kızı da benden büyük. Ben de ona abla diyorum. Ama adı abla değil. Ben ablasına adıyla hitap edenlerden değilim. Enişteme bayağı zamandır enişte demedim, abi derim. Onların çocukları bana genelde dayı der. Ben de onlara kuzu, yavru, len, çocuk, hişt turuncu kazaklı, küçük tay, düdük makarnası, gibi tamlama ve betimlemelerle seslenirim. Hayır, isimlerini biliyorum tabiki. Eğleniriz biz yeğenlerle. Çok severler beni. Ama bu sevgi bazen boyut değiştirip işkenceye benzer. Mağdur da genelde hep ben olurum. Evet ne diyorduk, annem torunlarının gelişim aşamalarını sürekli bir yerlere not eder. Büyük yeğen küçükken -büyük yeğenim de bir zamanlar küçüktü benim- sürekli anneannesiyle vakit geçirirdi. Çünkü bizde kalıyordu. Çünkü ablam çalışıyordu. Büyük yeğen bizde kaldığı için de annem benimle ilgilenmeyi tamamen kesmişti. Ben de zaten İstanbul'da değildim o zamanlar, işin böyle de bir boyutu var. Evin orasından burasından sağa sola iliştirilmiş pusulalar çıkardı. (Pusula; İtalyanca bussola'dan gelmektedir. Küçük bir kağıda yazılmış kısa mektup veya not anlamındadır. Teşekkürler T.D.K.) Bu pusulalarda da genelde annemin kendine has yazısıyla, "şimdi camın önünde, geçen arabalara düt düt diyo", "balkona gelen kediye bakıo, miya miya diyo.", "elini çizdik, bu da benim elim, bi yandan da anini anini diye elimi gösteriyo" gibi şeyler olurdu. Bu tip pusulalar her zaman daha çekici gelmiştir aslında bana günlük. Şimdi aynı şeyleri küçük toruna da yapmaya çalışıyoruz. Çünkü ilerde bunları okuyunca çok güzel oluyor. Mesela bugün kıtır kıtır makarna yemesini yazdık. Annem "Ayol bu fare gibi kırt kırt kırt makarna yiyo, yazsanıza bunları bir yere" dedi. Tabi bana ayol demedi, annem bana ayol demez, oğlum der, çocuk der. Kendisi yazamazdı elinde hamsi vardı çünkü. Biz bugün balık yedik. Ben balık yemem, şnitzel yedim ben. Kaşarlı tavuk şnitzel diye bir şey var, var ya günlük aklın çıkar, acayip bir şey. Neyse, kapatalım bu konuyu. Nayır, Norhan lütfen bu bahsi kapatalım. Tamam Nalan. Nüzgünüm Leyla, bahisler kapandı. Yarına devretti tam 252 mecidiye. (Yazıyla ikiyüzelliiki)

- 252 Kartal - Şişli, Mecidiyeköy'den geçer mi kardeş bakar mısın?
- Geçer abla bin.
- E durursan bineceğiz.
- Duruyorum ya abla.
- Nerede duruyorsun, dursan bineriz herhalde.
- Abla saçmalıyorsun, durmasam nasıl konuşacağız seninle.
- Cep telefonu diye bir şey var kardeşim, insanlar her yerde birbirleriyle konuşabiliyor artık.
- Cep telefonu numaranız yok ki bende.
- Aaa terbiyesiz herif, resmen gündüz vakti taciz etti beni, duydunuz mu duraktaki sakin kalabalık, cep telefonumu istedi. Resmen gözleriynen yedi beni.
- Abla binecek misin bak saat geçiyor, gidecem yoksa?
- Aaa, git ayol git, resmen bu İstanbul'un çivisi çıktı a dostlar.

Ahahayt.

Yetsin mi? Sana şarkı da çakayım mı bir tane? Bakalım, shuffle'ını açalım vinamp'ımızın, heyse hâlin çıksın fâlin, bir de sayı tut, o kadar atlatalım şarkıları. Mesela 17 olsun. Shuffle'da gelecek 17. şarkıyı sana armağan ediyorum. Bekle.

"In Flames - Lunar Strain". Cık. Beğenmedim. Başka tut.
Mesela 9.
"In Flames - Coerced Coexistence". İyi gibi, ama yeterince değil. Başka tut.
Mesela 13.
Vov, budur.
"In Flames - Strong and Smart"
Al bir de benden, içimden geldi,
"In Flames - Murders In The Rue Morgue"

Uzun zamandır seyahatte olan "In Flames" manyaklığım dün gece evi teşrif ettiler. Hazır ol günlük. Akşama sendeyiz.

Elektroyahnisoğanı

Sevgili günlük, birkaç haftadır iş arama mesaisinde olmam beni hayatla ve çalışmakla ilgili sorgulayıcı bir tavra sürükledi. Bir yandan hayatımı sorgularken, bir yandan aradığım işi sorguluyor, bir yandan müzik dinlerken, bir yandan müzik yapıyor, bir yandan yazı yazarken, bir yandan kafam karışıyor, bir yandan ayaklarımı uzatmış keyif yapıyorken, bir yandan çıkıp sokaklarda dolaşıyor, bir yandan yemek yerken, bir yandan da çay içiyorum. Gördüğün gibi aslında çok eğlenceli bir yaşantım var.

Evet, iş kavramına dönecek olursam, "iş bir araç olmalıdır, amaç değil" dedim geçen gün kendi kendime. Bu beni rahatlatmadı değil...

Evet biraz düşündüm de, aslında çok rahatlatmamış. Çünkü para lazım evlat, yarın bir gün bir dükkana gidip de, abi şuradaki elektrogitarı almak istiyorum dediğinde dükkan sahibi öpücükle ödemeyi kabul etmez herhalde. Ya da demez mi, "Hem nerede bu yahninin soğanı?" (Hababam Sınıfındaki müfettiş müzik aletleri dükkanı açtı bilmiyor musunuz? Heh.)

Dışarıda güzel bir hava var, benimse içimde fırtınalar.

Seninle başım dertteee,
Ne yapsam bilmiyorum,
Canımdan bir parçasın,
Söküp takamıyorum.

Hahayt, bunu bir karikatürde görmüştüm. Oradayken komik gelmişti, ama yazınca çok da komik olmadı. Ama ben güldüm. Ama karikatürü gördüğüm için gülmüş olabilirim. Yanılsama yaşamayalım, algıda da seçici olalım. Hücre zarı seçici geçirgendir unutmayalım.

Bu araların şarkısı hep Aces High, takıldı gitmiyor, söküp atamıyorum. Children of Bodom'dan Bir Iron Maiden kavırı. Çok başka olmuş, hatta bence daha iyi bile olmuş diyebilirim. Diyebilir miyim? Dedim bile.

Pazartesi, Mart 03, 2008

Legolamanyak

Gel annem gel. Korkma.
Megalomanyak oldum sadece.
Bir nevi patolojik egoistim yani.
Siz değil miydiniz bize her şeyin en iyisini lâyık gören?

--------------------------

- Ay Şükran bizim oğlan megalomanyak oldu.
- Demee.
- Evet bir nevi patolojik egoistmiş yani.
- Yaa.

---------------------------

- Ay Zarife duydun mu, Nazife Hanımın oğlu lego manyağı olmuş.
- Demee.
- Valla, bütün gün ekolojik patlıcan mı ne istemiş.
- Yaa.

---------------------------

- Ay İlyas Efendi duydun mu, Nazife Hanım'ın oğluna bi'şey olmuş.
- Hee duydum kahvede konuşuyo'lardı.
- Bütün gün koleji patlatıcam falan diyormuş.
- Valla mı?

----------------------------

- Hanım bir kaç gün Nazife Hanım'lara gitme sen.
- Neden?
- Nazife Hanım'ın oğlu bi'yerleri patlatacam falan diyormuş.
- Demee.

----------------------------

- Ay Nuriye duydun mu, Nazife Hanım'ın oğlu anarşiklere karışmış.
- Demeee.

----------------------------

- Kamil efendiii,
- Ne var?
- 2 ekmek 1 süt.
- Gönderiyom abla.


Ahahayt , durup dururken kendimi güldürdüm valla, deli miyim neyim?

Notuznotsunuznotlar: Yazıda ismi geçen şahıslardan hiç biri benim annem değildir, annemin böyle sağlıksız bir düşünce yapısı da yoktur, ben de megalomanyak değilimdir. Dünya da düz değildir.

Bu yazımızın müziklerini "Incubus" yapmıştır. Mesela bunu yapmıştır. Sağolsundur, varolsundur.

Perşembe, Şubat 28, 2008

Tembelayvan Taiwan

Tembellik var bugün günlük bende, genelde de olur. Tembelim ben kahretsin. Ama insanların doğasında vardır tembellik. Ama çalışkanımdır da aslında. Ama işim yok. İşim olmadığı için mi tembelim? Yoo sanmam. Ama bugün ciddi ağırlık var üzerimde. Şu toprakları silkeleyip bir dışarı mı çıksam diyorum, sonra aman ya ne işin var şimdi dışarda deyip oturuyorum. Hem zaten her yer kapalıdır bugün, bugün bayram değil mi? Değil mi? Yapma ya, bugün ne günlerden? Bugün Şubat. Yıllardan Salı. Doğum günüme de çok var, Cuma'ydı benim doğum günüm. Saat 20:08 de. Msn'de de kimse yok. Herkesin işi gücü var sanırım, benimse karnım aç. Sabah kapıya gelen kargo görevlisiyle uyandım, yeni kredi kartımı getirmiş, zaten bir unutmayan bankalar var beni. Ne kadar sadıklar. Bir menfaat ilişkisi aramızdaki ama olsun. Yıllardan Şubat. Aylardan Salı. Akşama binbirgece var.

Sana şarkı günlük hediyem olsun bu da benden, "Idlewild - A Modern Way of Letting Go."
Hadi bak klibini de ekliyeyim de ruhun şâd olsun.


Aman canım n'olacak sen de, ekledim de elime mi yapıştı. Ya rica ederim bu kadar da gerek yok lütfen. Aaaa, yeter!

Şimdi ciddi ciddi çok boş bir yazı oluyor kanaatindeyim, çünkü içini dolduracak hiç bir şey düşünemiyorum, hatta hiç düşünmüyorum ne gelirse yazıyorum. Portakal. Bu geldi mesela birden aklıma. Salam. Bu geldi mesela şimdi de. Aleykümselam. Salam deyince de cevap veresim geldi, ahahayt çok aptalca gidiyor yazı. Go go go, aley aley aley. Bir zamanlar Riki Martin diye bir şarkıcı vardı, ne günlerdi o günler, yani hiç dinlemesem de aramızda bir frekans olduğuna eminim yoksa neden yıllar sonra aklıma gelsin ki. Mesela Biyons gelmez aklıma. Ya da -ulan düşünüyorum da cidden isim gelmiyor hiç aklıma- ya da şey mesela, LorenaMakKenıt. Hiho, işte buna ironi diyoruz biz dünyalılar. Selam dünyalı biz dostuz. Bu da ayrı bir konu. Dünyaya gelen uzaylılar neden bizim dilimizi biliyor oluyorlar. Yani uzaylılar bizden gelişmiş olmak zorunda mı kardeşim. Varlar ya da yoklar bir şey diyemem, olsada olur olmasa da olur bence. Ama neden hep dünyalılardan daha gelişmiş olarak tasvir edilirler. Vay vay tasvir etmek falan, kitap mı okuyorsun sen? Yerim senin betimlemelerini. Ayrıca kardeşim mardeşim ne oluyoruz? İyice gemi azıya aldın bakıyorum. Zira son nefeste buyurun, Eşşedüenlaaa...

Şöyle genelini bir okudum da - yazarken okumadım çünkü- ciddi ciddi boş bir yazı olmuş kanaatindeyim. Çünkü içini dolduracak hiç bir şey düşünemiyorum, hatta hiç düşünmüyorum ne gelirse yazıyorum. İşte biz dünyalılar buna da, deja-vu diyoruz. Selam dünyalı biz dostuz. Aleykümselam.

Salı, Şubat 26, 2008

Hello!


Benim kendimle yeniden tanışmam lazım...

Saykoterapi - Episöd:2

Psikoloğa gitsem, hayat psikoloğum için çekilmez olurdu sanıyorum.

- Hoşgeldiniz, bu sefer yolu bulabilmene sevindim.
- Doktor ya bu esprilerini kendine saklasan?
- Espri sevmiyorsun sanırım.
- Yok seviyorum da, espri yapan buzdolabı sevmiyorum.
- Yüzünde soldan kalkmış bir ifade görüyorum anlatmak ister misin?
- Ben hep soldan kalkarım doktor, hurafe bunlar.
- Neden?
- Yatak odamın yerleşimi öyle çünkü.
- Memnun değil misin yerleşiminden?
- Yoo memnunum.
- Sabahları kalktığında kendini yorgun ve bitkin mi hissediyorsun?
- Yorgunla bitkin aynı şey değil mi?
- Öyle mi hissediyorsun?
- "Evet kendimi çok yorgun, bitkin, dışlanmış, horlanmış, bastırılmış, ezilmiş, büzülmüş, çözülmüş, dövülmüş, gerilmiş, devrilmiş, serilmiş, burulmuş, kırılmış, buruşmuş, gömülmüş, kovulmuş, uyuşmuş, karışmış, bulaşmış, terelmiş, yutulmuş, kusulmuş bir ornitorenk gibi hissediyorum." dememi mi bekliyorsun doktor? Nasıl bir doktorsun sen böyle? Bana hiç yardımcı olmuyorsun doktor. Kime diyorum doktoor?
- Dur yavrum ben şimdi sana pastel boyalar da getireceğim, tamam mı?
- Doktor yaa, sende ayrı bir delisin var ya, heh.

Salı, Şubat 19, 2008

Alefortanfoni

Sevgili günlük bu sabah annemin "Ay Cumhur kaaalk kar yağıyor kaaar" diyen nidalarıyla uyandım. Hehe, evet günlük kar yağdı nihayet. Peki ama bu kar yağışının ailemizde yarattığı fetişist etki nereden kaynaklanıyor?

Evde hiperaktif saatler başladı. Annem apar topar bahçeye indi, dün kesilen çamlar ıslanmasın diye toparlamaya. Babam dün kırılan kilidi değiştirmeye gitti, aaa lan dün bizim kapının kilidi kırıldı, neyse uzun hikaye şimdi. Sonra annem koşarak geldi, bütün camları açmaya başladı evde. Sadist ve mazoşist bir tavrımız var biraz. Bir on dakika falan evin içinde kar fırtınalarıyla mücadele etmek zorunda kaldık. Hehe. "Soğuk iyidir" "Soğuk iyidir" telkinleriyle beynimiz yıkanmış olarak açık pencerelerin önünde kar yığınlarının eve dolmasını izledik. Güldük eğlendik voov bağırdık falan.

Sonra kapattık camları, sıkıcı hayatımıza geri döndük. :)
2 gün falan önceydi bu da :)

Âlâ

Aaaaa, sevgili günlük, YÖK'ten mail geldi. Gökten vahiy geldi gibi oldu, keh. Ya benim tezim vardı bir zamanlar hatırlar mısın? Yazmak için kafayı yediğim, aylarca, ne ayları be yıllarca uğraştığım. Heh, o işte. YÖK mail göndermiş, tezimi yayınlamışlar, kayıtlı tezler bölümünde. Edebi hayatımın başlangıcını böyle bir şekilde yapacağım aklıma gelmezdi. İlk yazılı eserimi yayınlamış oldum böylelikle. Aman pek bir sevindim, bir pek sevindim, pek sevindim bir, sevindim pek bir. İsteyenler tezime internetten ulaşıp, YÖK'ten satın alabileceklermiş. İyi de bir dakika ya, ne iş, benim payım ne oluyor kardeşim burada. Devlet şu telif hakları yasasına bir el atsın, ne bu böyle. Daha şimdiden böyleyse bu iş oohooo işimiz var.

Delişment

Sevgili günlük, kar yağıyor kaaaaaar. İçimde tarifi mümkün olmayan şelaleler çağlıyor böyle, yalçın doruklardan uçsuz yamaçlara dökülürken yüzüme suları sıçrıyor, ağzımı açıp yutuyorum hepsini. Manyak oluyorum günlük, manyak oluyorum, manyak oluyorum, manyak oluyorum, manyak gibiyim. Hızlı yazmaktan kendimi alamıyorum günlük, duramıyorum. Delirmenin eşiğini yıkıp geçen eşek gibiyim. Mutluluksa, alnıma düşen bir kar tanesinde ya da ağzımda eriyen. Donmak üzereyim günlük, deli gibi donmak. Kollarımı ardına kadar açıp sarılmak istiyorum gökten yağan beyazlara. Ellerim buz gibi olsun ki tutunca eritmesin küçük ellerini. Sessizliğini dinliyorum yağanların. Sükûnet, sadece Osmanlıca sözlüklerde kalan bir terim olmamalı. Şu sessizliğe bir bakar mısın? Şu sessizliği bir dinler misin? Dünyanın bütün köşelerini yamultuyor bu sessizlik. Mat yumuşak bir eğim kaplıyor cisimleri, susturuyor. Titriyorum günlük, donmak üzereyim. Dişlerim birbirine vuruyor. Göğü hiç bu kadar aydınlık görmemiştim. Vücudumda engel olamadığım kasılmalar oluyor. Göğü hiç bu kadar aydınlık görmemiştim demiş miydim? Demiştim. Kasılmalarım yazmamı engelliyor. Ne yazdığımı unutuyorum günlük. Tekrar tekrar okuyup tekrar yazıyorum. Yazarken tekrar unutuyorum. Düşüncelerim bile elime gelene kadar donuyor. Son raddedeyim günlük, az ötesi bembeyez bir tarla. Saçılıp dağılıp milyonpartikül olup yok olup kar olup yağmak istiyorum. En delişmen haldeyim.

Kar dünyanın akustiğini düzeltiyor günlük. Akort ediyor.

Bu deliliğin şarkısı bu olmalıdır.
Evet mutlaka bu olmalıdır.
Ay kent eskeyp dis hel'dir.
Ay kent eskeyp mayself'tir.

Açıklamamsınot: Bu yazı kar yağarken yazılmıştı, gece 3 falandı dün müydü önceki gün müydü neydi. Hatta ondan da önceki gündü galiba.

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Ayget Ayget


Oniki. Resmen deliriously. Şarkıyı dinlemekten yazı yazamıyorum. Onüç. Ondört. How dare you call at aaall? Abdominal kaslarım kasılmaktan kaskatı oldular artıkın. Onbeş. Önümdeki çay bardağının içindeki kaşık burnuma giriyordu az daha. Gerçekten bu çay bardakları çok tehlikeli olabiliyor bazen. Nominal değil bu işler. Normal hiç değil. Müthiş fetişik bir şarkı. Kafamın sallantısını durdurmakta zorlanıyorum bazen. Onaltı. Apaçıkseçik uppersuperötesi, kelimeler kadifesiz kalıyor. Arabaların arkasında sürekli oynayıp duran kafalı yavru köpek maskotları vardır ya, öyle yapıyor bu şarkı adamı. Fevk fevk, daha ne diyeyim. Onyedi. Uyku muyku yok. Zaten serum yüklemesi yapmışım. Kahve, çay, kahve, çay, kahve, çay, kahve, çay... go ahead to hell'in dibi. Onsekiz. Valla deliriously iki. Bardağı çekmem gerekirdi. Ama çekmedim. So bright işte. Bakar kör. Ondıkuz. pardon ondokuz. On the cuz. Yep. Tekâmül et tekâmül. Yirmi. Ensede kas var mıdır? Kasketi al kasketi kafayı üşütme. Kaskatı oldum artık iyice zaten soğuk da bir yandan öbür yandan da çaydan tein, kahveden kafein, çaydan tein, kahveden kafein, çaydan tein, kahveden kafein, çaydan tein, kayfeden kafein. Haybeden kafayı yedim. Uykum da yok olsa uyurdum. Yirmibir. Bilekcek. Önce şu bardağı çeksen diyorum. Hâlâ görebiliyorken. Yirmiki. Yimez bence. Yirmiiki. Onbirçarpıiki. Yirmiüç. Billa deliriously üç. Hadi kafayı karnı anladık da bu omuzlara ne oluyor? Yirmidört. Dön de arkana bak. Uymadı. Çok doğru çok yanlış. Kime göre neye göre kim gördü ne dedi. Yirmibeş. İsim şehir hayvan bitki eşya not. Bazen de artist. Neyse bu çayın teini kahfenin kafeini çok kesmedi sanırım beni. Uykum mu geliyor ne yavaştan sağdan soldan? Yirmialtı. Son bir kaç gündür mideme çok yükleniyorum sanırım. Loading. So loading. Load, load. So wrong. Keşke bu kadar zorlamasaydım. Do i want it enough? Yirmiyedi. O kadar yememem konusunda kendimle barışık olmalıyım. Tek başıma yabancılaşmamalı, yalnız kalabalıklara karışmalıyım. Gezmeliyim, tozmalıyım, yazmalıyım, bozmalıyım, malıyım da malıyım. Gelirken iki de ekmek mi alayım? Oldu. Yirmisekiz. Aygetit. Ayget, ayget, okey.

Bu saçmalamamın suçlusu aşağıda, halka millete devlete aleme ifşa edeyim de görsün.

Üçgene bas üçgene...

Hint delirmesi de böyle oluyormuş demek ki...

Sevgili günlük, tek kelimeyle yorum yok :) :) Belki daha önce izleyenler vardır, onlar isterlerse izlemeyebilirler.

Bir de buna İngilizce şarkı sözleri eklemişler, ona da yorum yok. :)

Yazarın notu: Önce şarkı sözsüz olanı izlemek, muhteşem figürlerin daha iyi akılda kalmasını sağlayacak ve gerektiğinde ortamlarda ön plana çıkmanıza yardımcı olacaktır.

İyi seyirler.

Dış ses; "Lütfen seyir halindeyken şöförü meşgul etmeyiniz. "


Ahahay, şarkı sözlerine ayrı bir delirdiğimi söylemeden geçemeceğim :) :) :)

Pazar, Şubat 17, 2008

Saykoterapi - Episöd: 1

Psikoloğa gitsem, hayat psikoloğum için çekilmez olurdu sanıyorum. :)

- Merhaba hoşgeldiniz.
- Hiç de hoş gelmedim doktır.
- Neden neyiniz var?
- Bilsem burada ne işim var doktır, sen de yapma Allah aşkına.
- Bana neden doktır diyorsunuz?
- Hızlı yazmaktan öyle oluyor, elim kayıyor pardon, bir daha demem.
- Demek eliniz kayıyor, bana o yüzden doktır diyorsunuz?
- Siz de sanırım anlama güçlüğü çekiyorsunuz.
- Nereden çıkardınız?
- Nereye?
- Nasıl yani?
- Nereye nereden çıkardım?
- Bir yere mi çıkardınız?
- Siz gerçekten doktor musunuz?
- Yoo, bana siz doktor dediniz.
- Sen psikolog değil misin? Psikoloğa gidecektim ben ya.
- Deminden beri kendinle konuştuğunu anlayamayacak kadar delirmişsin oğlum sen.

Kehü kehü keeehüp diye içine çek beni.

Gel sana şarkı ısmarlayayım. "Chevelle - Brainiac" geliyor. Doing boing. Dıp, tıs, küt.
Dingonun ahırı mı lan burası öyle elini kolunu sallayan geliyor?
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa da gelsin o zaman.
Kırmızı Başlıklı Kız da gelsin.
Fıstıkçı Şahap'la, Çift Haseki Paşa da gelsin. Ama ikisi aynı kişiymiş zaten onların yaa, boşver.
Himmet Ağabey goç.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

Topitop

Sevgili günlük sana topitop demek istiyorum. Topitop topitop topitop topitooooop... Rocco mocco hikaye. En güzel saplı şeker topitoptur, bu da böyle biline.

Elmalı topitop var ağzımda şu anda sevgili günlük. Çocukluğuma geri gitmiş gibiyim hiç gelmemek üzere. Bu ne mutluluktur yarabbi. İşte bunu seviyorum.

Bu arada bizim ufak yeğen kapıları langırt diye açıp kütürt diye içeriye dalmayı öğrendi. Özel hayatıma indirilmiş bir cellat baltası olmalı bu. Ama yavru topitop getirmiş yiyeyim diye. "Yeyı ye." (It means "Dayı ye") heh. Gel de yeme.

Şu yanda görmekte olduğunuz şarkılar yeni hitlerimizdir. Arada bir değişir. Kaldırırım ben sonra belki falan istersem bakarız çalsın biraz.

Büyük yavru da Fifa2008 almış, yükleyelim de yükleyelim. "Yavrum dur bakarız, ona da bakarız." "Dayı bak 28 dakka sonra gelicem ona göre." "Aman geç kalma."

Ablam da harş diye kapıyı kırıp içeri girenler kervanına katıldı. İK gazetesiye kafama vurdu. Çok ilginç bir iletişim anlayışımız var kendisiyle.

Asıl ne diyeceğim bak dinle. Alışveriş yapıyoruz, aman alışveriş de alışveriş olsa, ayçekirdeği, kabak çekirdeği, gazoz, topiptop. Tanıdık bir şeyler çalmaya başladı. Hani çalar ya marketlerde. Allah Allaaah, tanıyacağım da bir yerlerden ama nerelerden? Aaaaa, "Every time i die" bu. Yok artık diyorum. Kulaklarıma inanamıyorum. Markette bu şarkıyı çalan KİLER personelini kutluyorum. Reklam mı oldu, aman olsun banane. Alttan yazı geçiririz, bu blogda sanal reklam uygulanmaktadır diye olur biter.

Böyle işte günlük, bugünlük de bu kadar diyemiyorum, daha akşam dizileri var izlenecek, bir bitsinler bakalım da sonra bir görüşürüz.

Geldim

- Geldim yavrum.
- ?
- Uzun zamandır buralarda yoktum.
- ?
- Nevet, ben senin yıllar önce kaybettiğin babanım.
- ?
- Yavrum, yavrum benim.
- ?
- Üstüne başına ne olmuş böyle, gel seni biraz toparlayalım.
- Sen de kimsin be adam?

Cumartesi, Nisan 21, 2007

Hastalandıydım biraz, tee eskilerde

Burnum bozuk musluktan az hallice akmakta, başım ağrıyor, sinüslerim zonkluyor. Hastayım be günlük.

Hastayım, az biraz da yastayım, ayrıca çilekli pastayım... Ne diyorum ben ya, kafam yerinde değil. Of ve of diyorum, burnumdan yeterli miktarda nefes alamıyorum, böyle olunca da sinirli oluyorum. Ben hasta olunca hiç çekilmez olurum günlük. 10'a kadar say geçer, 1... 2... 3... 4... 5... 6... 7... 8... 9...

"Zırrr"
- Alo!
- Alo iyi günler, HS bilmemnesinden arıyorum, K****** Kart ile ilgili, ...Bey'le görüşebilir miyim lütfen?
- Görüşemezsiniz, ben oğluyum benimle görüşün.
- Ama kendisiyle görüşmem lazım.
- Ben konuyu biliyorum, istemiyoruz.
- Ama kendisine bu tanıtımı yapmam lazım.
- Ya güzel kardeşim, biliyoruz, babam bunu kullandı memnun kalmadı, istemiyoruz.
- Kendisinden bu cevabı almam lazım.
- İyi al.
(Yaklaşık 20 dakika babamla konuştuktan sonra.)
"Baba bir saniye telefonu alabilir miyim?"
- Arkadaşım, anlama güçlüğü mü çekiyorsun, babam sana 20 dakikadır istemediğini söylüyor, inatla hala ne anlatıyorsun?
- Ama benim bu tanıtımı kendisine yapmam lazım. Telefona alabilir miyim kendisini?
- 20 dakikadır ne anlatıyorsun bitiremedin mi hala?
- Bu sistemi anlatmak benim görevim, görevimi yapmamı engelliyorsunuz.
- Tamam o zaman, ben şimdi telefonu buraya bırakıyorum, sisteminizi anlatmanız bitince kapatırsınız, teşekkür ederiz.
- Ama öyle olmaz ki bu şartlarda konuşamayız.
- O zaman şimdi kapatalım.
Tak!

Yani zorlamayın ama beni buna...

Neyse işte, hastayım, az biraz da yastayım, en iyisi gidip yatayım.
Şarkı da şey olsun, "In Flames - Strong and Smart"
Oldu.