Pazar, Haziran 14, 2009

Devam

Uzun zamandır şuradan devam...


:]

[İlgisiz bırakılan bu bloga yorum yazma nezaketini gösteren sen Scarlet ve sen Emre, sizin yeriniz bende daima ayrı olacak :] Tarkan sadece siz ikiniz için söylüyor; "Sen Başkasıın"]

Çarşamba, Nisan 16, 2008

Noksanlar

Hehe, manyak yahu bunlar...

Şu doksanlar pek acayipti aslında. Seksen sonları doksan başları. Güzeldi. Noksan gibiydi millet biraz. Modayı takip eden birisi hiç bir zaman olmadım, ya da trendleri falan. Üstelik ben doksanlarda Tineyc Mutant Ninja Törtılsla koltuklarda zıplayan, elindeki mandolini gitara benzetip MFÖ klipleri çeviren, Kozbi Ailesini hiç kaçırmayan, Susam Sokağında en çok Kurabiye Canavarını seven, Edi ile Büdü'yü çocukluk idolleri olarak gören, kıvırcık saçlarına tarak girmeyen, ilkokuluna bir sene sabahçı bir sene öğlenci giden, siyah önlüğü olan, akşam ezanı olmadan eve girmeyen, adının rulman olduğunu lisede öğrendiği o zamanlar bilyeli denen rulmanlardan tekerlekleri olan 4 tekerli arabalarla yarış yapan, sokağın sonundaki lastik tamircisinin hurdaya ayırdığı lastikleri aşırıp sokağın diğer ucundan yuvarlaya yuvarlaya yarıştıran peşinden koşan, sokak köpekleri doğurunca yavrularını paylaşan, yarası beresi eksik olmayan bir çocuktum daha. Trend falan da neymiş, ayrıca bananeymiş. Bu tip şeyler ablalar abiler izlerken göz ucuyla bakılan, sonra sokağa kaçılan konulardı hep. Hehe, bugün şöyle bir bakınca, o zamanlardaki giyim kuşam falan, saçlar maçlar, makyaj, o zamanlar sanki başka bir dünyaymış gibi geliyor, herkes başka bir âlemmiş. Dansları falan saymıyorum, ayrı bir tez konusu bile olabilir onlar.

Müzikse, o zamanlar genç kategorisinde olan ablamların playlistinden ibaretti benim için. Evde ne dinlenirse ya da izlenirse bir şeyler kalıyormuş demek ki akılda. Çünkü geçenlerde şu aşağıdaki klibi tv'de görünce ve sözlerini hatırlamasam da mırıldanmaya başlayınca acayip bir şey kapladı içimi. Çocukluk yıllarıma gittim sanki. Hâlâ da gelemedim galiba.

Hehe, hey ahbap kayayı mı yedin?


işin yok mu derdin var

04.04.2008
Sayın ... Cumhur ... ;

“Amacı ve ona ulaşmak için çabası olmaksızın hiçbir insan yaşayamaz." Dostoyevsky
İlanımıza yapmış olduğunuz başvuru için teşekkür ederiz.

xxx olarak var olma amacımız, hedeflerinize ulaşırken ihtiyaç duyduğunuz desteği verebilmektir.

Herkes, hayatının belli dönemlerinde bir şekilde fikir almaya veya görüş paylaşmaya ihtiyaç duyar.İşte öyle zamanlarda burada olduğumuzu bilmenizi isteriz.

Özgeçmişinizin bilgi bankamızda, ileride doğabilecek uygun iş olanakları için gizlilikle saklı tutulacağını bildiririz.

Özgeçmişinizdeki değişiklikleri güncellemeniz ilişkilerimizi daha sağlıklı ve kalıcı kılacaktır.
Başarılarla dolu bir iş yaşamı dileriz.

Saygılarımızla,xxx



03.03.2008'de başvurduğum bir ilandı bu. Bugün mail göndermişler. Allah'tan ilanlara başvurup unutuyorum, yoksa bekle Allah cevap bekle.

Şimdi saygıdeğer güzel yetkili, sen ne diyorsun yahu? Dostoyevskiyi falan karıştırma, öyle alengirli lafları yemez bu bünye. İki saat de yazı döktürmüşsün, şöyle de böyle diye. Laflara bak, bilmemkim olarak var olma amacımızmış, ne amacı yahu, bilmiyoruz sanki biz sizin amacınızı.

Fikir almak istesem, kusura bakmayın da bana bir ay sonra cevap gönderen kaplumbağavari anlayışınızdan istemem, teşekkür ederim.

Mümkünse özgeçmişimi bilgi bankanızdan çıkarabilirsiniz.

Bir an önce batmanızı dileriz.

Saygılarımızla.
Cumhur.

İş arama sürecinin böyle eğlenceli yanları da yok değil. Daha pek çok bu tip ilginçlikler var, zamanla yazarım buradan.

Pazar, Nisan 06, 2008

Gece geçiverip Duran geçen Günün emesenlemesi

Cumhur: naber
Home Sweet Home: eyvallah yorgunum yeni geldim işten
Cumhur: naptın
Home Sweet Home: çalıştım napıcam adama bak
Cumhur: naptın yani
Home Sweet Home: nasıl naaptın lan genel bildigimiz bahsettiğim şeyler
Cumhur: mesela
Home Sweet Home: lan akşam akşam sorguyamı cekiyon beni
Home Sweet Home: hat actık hat kapattık manevra yaptık deger aldık deger verdik falan filan işte
Cumhur: yani?
Home Sweet Home: cumhur (biip) (biip)
Cumhur: bak şuraya kadar, ben sadece 6 kelime yazdım, sense 54, nasıl yorgunluk bu anlamadım.
Home Sweet Home: comhur (biip) (biip)
Cumhur: hehe, moralin bozuldu dimi
Cumhur: ayrıca benim adım cumhur
Cumhur: comhur değil
Cumhur: önce arkadaşlarının ismini öğren
Home Sweet Home: biliyorum direkt olarak şahsına küfretmemek için comhur yazdım
Cumhur: nasıldı işler
Home Sweet Home: sen önce arkadaslarının ne kadar düşünceli oldugunu oğren ukala nolucak
Cumhur: haha
Cumhur: kötüyüm ben napim
Cumhur: cumartesi gidiyoz
Home Sweet Home: nereye gidiyonuz
Cumhur: sen de geliosun
Home Sweet Home: nereye geliyorum
Cumhur: bizim gittiğimiz yere
Home Sweet Home: (biip) (biip) nereye gidiyonuz
Cumhur: bunu sormuştun
Cumhur: sen de geliosun
Home Sweet Home: cevap vermedin ama (biip) (biip)
Cumhur: lan geri V'ın nişanı yok mu
Home Sweet Home: nerede
Cumhur: sen bize takıl biz seni götürürüz
Home Sweet Home: lan sen yuksek lisans yapmış hatta askerlik bile yapmış bi adamsın ama hala su basit soruyu bircok kez sormama ragmen cevap vermedin
Home Sweet Home: yorgun halimle uzun uzun küfrettiriyorsun evin içinde
Cumhur: sen de koskoca yüksek lisans yapan adamsın bi cevabı benden alamadın
Home Sweet Home: ha karşımdaki dolap ha sen ..ikinizden de cevap yok hadi o odundan yapıldı sen neyden yapıldın kalas
Cumhur: hakaret etme, odun da olsam hislerim var benim
Home Sweet Home: lan oğlum yalvarmam mı lazım şu sorunun cevabını vermen için ctesi nerde olacak bu nişan
Cumhur: restoranda
Cumhur: bi dakka burnum kanıo gelcem
Home Sweet Home: çok mu baskı yaptım lan yoksa üzüldüm bak şimdi
Cumhur: yok lan başparmağımı sokmaya çalışıodum ondan oldu
Cumhur: neyse kavak yelleri başlıo gittim ben şimdilik
Cumhur: M'lerin karşı restoranında olcak nişan

Notums: Arkadaşlarıma bana bu tip sakat zamanlarımda katlandıkları için sonsuz sevgilerimi sunarım.

Dertliyim, derdim Dünyadan büyük. Mesela Satürn kadar olabilir. Hem halkaları da var. Eğlenceli. Ayrıca müzik dinlemezken daha güzel yazdığımı keşfettim. Yani bana göre güzel tabi, göreceli bir kavram bu güzellik. Yani gören var göremeyen var. Mühim olan zaten mânâlı gözlerle bakabilmek değil mi şu geçiverip duran hayata.

Cuma, Nisan 04, 2008

Umman

İnsanların sürekli deniz gören evlerde oturmak istemeleri, birbirlerinin içindeki denizi göremiyor olmalarından mı kaynaklanır? Yoksa insanların içinde deniz yok mudur? Yoksa ben neden görüyorum? Ya da ben saçmalıyorum galiba.

Dağınık Fikirler

Eve deniz alası geldi. Plastik bir kutunun içinde 4'e bölünmüş şekilde. Akşama balık var günlük, bense hiç sevmem, bakalım ne yiyeceğiz.

Acayip rüyalar gördüm, hayırdır inşallah, üzerime iyilik sağlık. Bu da garip bir durum, çünkü ne gördüğümü hiç hatırlayamıyorum, ama sadece acayip olduklarını hatırlıyorum.

Hiç bekleme günlükcüm ne yazacak acaba diye, çünkü hiç bir şey yazmayı düşünmüyorum. Zaten uzamayan paragraflardan da bunu anlayabiliyoruz. Zaman geçiriyorum sadece.

Ayrıca bence blututlu kulaklığı olan televizyonlar icat edilmeli. Eğer edildiyse tamam. Ama edilmediyse telif hakkı benim bak, önce ben düşündüm bunu.

Babam bilgisayar kursuna başlamayı planlıyor. Destek verelim.

Enişte adsl üyeliği yaptıracakmış. Araştıralım.

Bankamla olan aşkım hâlâ bir mevye verebilmiş değil. bilmemkaçküsür yetale lazım bana. Var da vermeyeceğim. Eve haciz gelsin, anneme daralmalar gelsin diye bekliyorum. Manyakım çünkü.

Aa ben reklam yazarlığı sertifika programına başladım bu arada günlük. Programın parasını kredi kartımla ödemeyi düşünüyordum, ama artık kartım da yok. Ne halt edeceğim hakkında bir fikrim de yok. :( ühühüü.

Cumartesi günü teee ilkokuldan beri dostum kardeşim arkadaşım nişanlanıyor. Nişanda bir şey takmak lazım mıdır? midir? müdür müdür müdür?

Aaa Cumartesi kursum var benim. Ulan o kadar da para veriyoruz, gitmeden de olmaz şimdi.

Veremiyor da olabiliriz. Nişana gidelim en iyisi.

Neyse ben kafamı toplayayım da biraz bakarız sonra.

evreka

Hah, hatırladım...

"Bu asansörden çıkınca kendime bir tekne alıp orada yaşamaya başlayacağım."

Küt diye aklıma geldi. Az önce izliyordum, "Mesajınız Var" filminde. Asansörde kalan bu film kahramanlarımız sırayla asansörden çıkınca ne yapacaklarını söylüyorlardı, ben de ekledim onlar susunca, "Ben de bu asansörden çıkınca vesair vesair."

Unutmuştum bu konuyu da şimdi aklıma geldi. Neyse. İçimde tarifi namümkün bir hissiyat var. Boşluk gibi biraz. Hani hiç bir şarkı yetmez ya bazen öyle. Arşivimdeki en scream vokalleri dinliyorum olmuyor, en hard gitarları çaldırıyorum olmuyor, en partiküler davulları işliyorum olmuyor, en en en sakin melodik romantik tınıları patlatıyorum, beynim zonkluyor. Çalsın elleşme. Ben de böyle boş boş monitöre bakıp yazmaya devam edeyim. Bari bir LCD monitör al kendine. Bu bahsi kapatabilir miyiz? Zira az daha Trakya ellerine gidecektim kamyon kasasında bu yüzden. Hah, komik geldi.

Dün ablama gitmiştim ya günlük, dün müydü yahu, yoksa önceki gün müydü, neyse. Tam çıkacağım evden, üstümü başımı giyiniyorum, niye soyunuk muydun ki? Yok lafın gelişi. Küçük yeğen koştu koştu, sağ bacağıma sarıldı, ağaca sarılan koala misali. "Yayı ditme" dedi. "Olur" dedim "Ditmem" geçtim biraz daha oyalandım orada burada. Sonra "Hadi ben gidiyorum" dedim. Bu sefer büyük yeğen geldi bacağıma sarıldı, ağaca sarılan diğer koala misali. Haha. "Gitcem olm bırak bacağımı geç oldu" dedim. Küçük yeğen geldi, abisini çekiştirmeye başladı, "Bırak ditcek, ditcek bırak" diye. Hehe, işte buna ne diyeceğimizi bilemiyoruz günlük, biraz kıskançlık var galiba.

Şimdi tabi ben bu kadar geniş spektrumlu şarkılar dinlerken, hemen başımın sol tarafındaki camın diğer tarafında annemin yüz halini de merak etmiyor değilim. Benim odam bir gariptir. Eskiden mutfaktı zira. Sonra yoğun yıkım ve tadilat çalışmalarıyla bir oda siluetine kavuşturuldu. Ama mutfak olduğu için, o zamanlardan kullanılan servis penceresi hâlâ bu odanın mutfaktan kalan bir anısı olarak benim tüm özel hayatımı gözler önüne serebilmekte. Yukarı doğru sürgülü kızak şeklinde açılan (Bakınız: kayan kapaklı cep telefonları) bu pencere hayatımı bazen çekilmez bir çile haline getirebiliyor. Zort diye bir anda pencereyi açıp "Dayı naber" diyen yeğenlere ve "Napıosun" diyen ablalara, tık tık tıklayan aile bireylerine inat sükûnetimi koruyabiliyorum. Çünkü biliyorsunuz söz gümüşse, scud bir füzedir.

Çalan şarkımızı tüm dünya koalalarına armağan edelim. "Three Days Grace - Animal i have become" Sevdiğimiz bir parçadır, zaman zaman psikopata bağlanıp tekrarlarca dinlediğimiz vâkidir. Hatta dur bakalım klibini bulalım.

Benim bu asansörden çıkmam lazım.


Çarşamba, Nisan 02, 2008

fckng mny

Sabah sabah, ya da öğlen öğlen, telefonunuza gelen mesaja bakıyorsunuz, bankanız sizi hatırlamış, siz 3 aydır onu hatırlamadığınız için kredi kartınızı geçici olarak bloke ettiğini söylüyor. Beni seviyor olmalı.

"The Used - The Taste Of Ink"in klibini buldum yahu, ekleyeceğim sana şimdi. Neden bu kadar önemli? Çünkü mesajı okuduğumda bu şarkı çalıyordu. Bankamla aşkımızın şarkısı bu artık bizim.


Şaka maka bir yana, benim acilen bir şeyler yapmam lazım. Özellikle de şu f..king money'den bulmam lazım.

Circle Circuit

Merhabanın büyüsü. Büyümenin tarifsiz acısı. Acımın çok fazlası. Fazlalık düşüncesi. Düşünce kalkmanın gururu. Gurunun Ferrarisi. Feri kaçık bakışlarım. Akışkanı başka fikirlerim. Fikrikablelvuku hissiyatı. Hissikablelvuku kullanımı. Kullanım kılavuzumun kaybolmuş olması. Olmayan şeylerin beyinsel görüntüsü. Görüntü yönetmenimin işini iyi yapamaması. Yapılamayan herşey için uydurulan mazeretler. Mazeretlere inanan kendim. Kendime inanamayan ben. Bencil bir dünya. Dünyaya tekrar merhaba.

Punto

Nostaljim mi geldi nedir? Ne şimdi kuzum bu Ajda Pekkan tınıları duvarlarımdan yankılanan? "Dert bende derman pembe. Aşk frende permam nerde?"

Bugün akşam sefası günüydü, Yıldırım Bekçi abimizden dinledim her ne kadar sesi beni etkilemese de müziği etkiledi, ki önce "Annneeeeww, Orhan Baba'dan geliyor" diyerekten tavrımı belli etmiştim salondan hole doğru böğürerek. Sonra bunu Orhan Baba'nın değil Ajda Hala'nın söylediğini hatırladım. Sonra da bir bilgisayarımın olduğunu hatırladım, üstelik internetimin de olduğunu hatırladım, hatırladım da hatırladım. Geldim indirdim. Korsana hayır, LimeWire'a evet. İndirip dinliyorum kardeşim, n'apayım param yok. Hem, "İstemem bayramlık koyunum ölsün, istemem kaşığıma teke sürünsün, ben milyonda bir de kalsın deseydim, istemem kafamdan bardak dökülsün."

Sonra hem eski hem yeni versiyonunu buldum. İkisi de güzel, "Dert Bende3.0" bir de "Dert Bende 3.1 Beta" Döndür döndür dinle. Neyse, bugün bizi televizyona kilitlemeyi başarıyorlar yayın organları sağolsunlar, bu konuda çok başarılılar. Önce "binbirgece", arada "akşam sefası", derede "tamam mı devam mı", bir de en sonunda kabus gibi "şansa bak". Yahu izlemem de işte boşluk ve bıkmışlık ve bezginlik ve sair bütün sıfatlar beni bunlara itiyor. Özellikle bugün şu "şansabak"ta acayip gülesim geldi, A.Ç. kod adlı sunucu, eski hakem ve mevcut futbol yorumcusu, "büyükşef" kod adlı üst mevkisi ile telsiz bağlantısı kurdu. Yani tamam kardeşim kurgu hepsi biliyoruz, millet izlesin diye yapıyorsunuz, da, bari biriniz Türkçe konuşurken, ötekiniz İngilizce cevap vermeseydi. Dingilist bir durum oldu. Hehe, güldük ama iyi oldu, neyse.

Bugün yeğenimi karşılamaya ablamların evine gittim, zira ablam bizdeydi, çocuğun okuldan geldiğinde kapıda kalmaması gerekiyordu ve buradaki stratejik görev benimdi. Tam bir görev bilinciyle bunu yaptım, evet, gittim ve bir çocuğun kapıda kalmasını engelledim. Aaaa bak bunu yazınca aklıma geldi, yeğeni beklerken "Eagle Eye Cherry" den bir şarkı dinlemiştim tv'de, dur onu indireyim. Flashback oldu birden acayip, yandı yandı söndü, tutuştu da köz oldu hatıralarım, what is the matrix diyesim geldi. Dur bakim beklersen bulayım şu klibi. Hadi ekleyeyim hadi tamam, iyi saatlerime dank geldin. Dank.

Daha iyi bir kaydını izlemek ve dinlemek için buraya tıklayabilirsin. Ya da şuraya tıklayabilirsin. İstersen buraya da tıklayabilirsin. Oldu olacak buraya da tıkla bari.

Danke. Ben severim bu kartal göz kirazı. Bu klibi de tee liselerden miselerden hatırlarım. Zaman geçiyor günlük hem de hiç istemediğin bir hızla. "Hopdur" desen durmaz, "kopgel" desen yemez, "street" diyeceksin başka çaresi yok. Sokak tabiki gençler, kurcalamayın çok, çıkın gezin biraz açılırsınız. Ne diyorduk, "Kaşın alevse kasketin bir kor. Tenin tokluğunu gel bize sor. Gül yağında pembeleşmiş gibiyim. Sensiz kaşınmayı düşünmek çok zor."

Bu da böyle yeter.
Hadi ben de yatar.

Salı, Nisan 01, 2008

Takıl bana hayatını yaşa

- Alo anne!
- Alo! Oğlum nerdesin kaç saattir arıyoruz seni.
- Duymamışım, zor konuşuyorum zaten şimdi bak dinle.
- Efendim.
- Yemeğe gelemicem ben. Hatta yarın da gelemeyebilirim.
- Nerdesin oğlum, dışarda mısın?
- Merak etmeyin diye aradım.
- Nerdesin oğlum anlatsana.
- Ya param bitti, ışıklarda duran bir kamyonun kasasına takıldım eve yaklaşınca inerim diye, hiç bir ışıkta durmadı adam, şimdi de TEM'e saptı. Nerede durursa artık, hadi öptm. Babama selam söyle.
- Olur söylerim.

Tüp kamyonetlerinin kasalarına takılan çocuklar bizlerdik.

Senin baban bir t-rex'ti yavrum

İyiymiş.

Neyse, bir günü daha bitirmek üzereyim günlük, arkamda duran komodin ya da komidin ya da mandolin her neyse, üzerinde boyum kadar ik gazetesi birikmiş durumda. Hayatımda bu kadar çok gazete okuduğum bir dönem daha hatırlamıyorum. Türkiyedeki tüm işverenlerimize "Breaking Benjamin"den "Follow Me" isimli şarkıyı hediye etmek istiyorum. Ağğğlamak istiyorum sayın seyirciler. Böyle bir golü daha önce hiç bir kaleci yemedi. Ağla kardeşim tutan mı var, manyak mıdır nedir? Hatta ekleyeyim de sana gönüller şenlensin. Zaten şöyle bir tepeden baktım da sana aziz İstanbul, bayağıdır şarkı eklememişim ben sana. Al sana, dıkşın.

Şu elle yapılan bir metal işareti var, işaret ve serçeyi kaldırıp diğerlerini başparmakla toplayıp yapılan hani, boynuzlu el meselesi işte. Bu işareti ilk olarak Ronnie James Dio'nun babaannesinin ya da anneannesinin (orasını tam bilmiyorum) yaptığını biliyor muydunuz?
- Hı? Ne? Birisi maydanoz mu dedi?
- Maydanoz değil muydunuz dedim.

I hate!
This wait!

Ben bir çevrimdışı içeriğim anne.
Kimsenin refresh'e tıklamadığı.

Son Mon

Sevgili günlük tamamıyla son ve amaçsız ve olabilecek en alakasız yazıya hazırlanmanı diliyorum, salam gibi evet, ya da ekmek gibi. Hazır ol bitiriyoruz. "Lost Prophets - Shinobi Vs Dragon Ninja" çalıyor şu anda müstesna winampımızda. O olmasa yandığımızın resmidir, ne alaka windows media player var, değil mi mirim? Shinobi nedir? Bak ne zamandır dinlerim anlamını merak etmemiştim. Edeyim bakayım. Hıımmm, shinobi ne demek acaba? Cevap da vereyim mi? Oyunmuş. Ninja konuluymuş. Müzikleri pek beğenilirmiş, falan filan feşmekan ve fasa ve fiso. Ne konuşuyorsunuz siz orada fasır fisir? "Hünkârım Fas'da ayaklanma çıkmış." "Ohooo, te ebesinin nikahında şimdi orası, boşver vezir efendi, duymamış gibi yapalım." Bu bir karikatürdü, sözlerinin böyle olduğundan emin değilim ama konsepti buydu yani. Bak "Ride" çalmaya başladı. NFS UnderGround'da bizi en çok gaza getiren şarkıdır bu. "Rayyyd! Raayyyd! Raaaayyyyyyd!" Bir de "Reyyyd! Reyyyd! Reeyyyd!" vardı ama o haşereler için. Bizi derken beni ve büyük yeğeni. Geçen günlerden birinde, büyük yeğenimle "isim-şehir" adlı çocuk ve ilk gençlik yılları fenomenini oynuyordum. benim büyük yeğenim, bilgisayarda sürrealist resimler yapan, ve bu resimlerden kış konulu olanına "Yıl Şubat" ismini koyan naçizane kişiliktir. Yeri gelmişken belirteyim ben severim yeğenlerimi, onlarda beni severler. Harflerden "N" isim şehir hayvan bitki eşya not sorgulaması yapıyoruz, kısıtlı bir zamanımız var zaten değil mi stresli oyun ya, halbuki geniş geniş akşama kadar vaktin olacak, internette falan araştıracaksın, yok bazen gelmedi mi gelmiyor. Baktım durmuş bana bakıyor. Yok adı Durmuş değil. Durmak fiili buradaki, durmaktan durmuş bana bakıyor. "Ne iş?" dedim. "Yaw dayı ya, Niyazibey il miydi ilçe miydi?" dedi. Koptum yahu. "Olm kebapçı o İskender Bursa." "Haaııı." :)

"The Used - The taste of ink" oldu şarkımız, ne güzel şarkılı türkülü gidiyoruz bak bugün, sıkılmıyorsun değil mi, ben sıkılıyorum ama, imza limon. Böyle scream vokaller iyi geliyor. Arada çok lazım olduğunu vurgulamam da fayda var. Bak mesela "scream" diyoruz, baştaki "s"yi "es" olarak okuyunca "eskrim" gibi okunuyor. Ya da "snek" tv var, o da "esnek" oluyor. İlginç şeyler bunlar.

Ne yazdığımı okuyunca baştan sonra, benim hiç Amiga 500'ümün ya da Commodore64'ümün olmadığını hatırladım. "Three Days Grace - Never Too Late" oldu şarkı. Evet hiç bir zaman çok geç değildir. O yüzden dur ve ne yaptığına bak. Sora sora Bağdat bulunur ve ayaklar yorganlara göre uzatılmalıdır. Bir pire için yorgan yakan müsriflerden olma sen de bu tüketim çılgınlığına kapılıp kendini kaybetme görüntüsü mutlu kalabalıklarda. Olur mu? Annem geçen gün bana dedi ki "Zor çekmeden lor yenmez" dedi. Düşük bir cümle yapısında yazdım bu satırları, 50milyon kere dedi denmez ki kardeşim bir cümlenin içinde. Ellen'i izliyorum 2 3 gündür e2'de. Komik kadın biraz. 11 yaşında Amerikalı bir çocuk çıkardı programına, otellerde açık büfelerde artan yemeklerin evsiz barınaklarına verilmesi konulu bir proje geliştirmiş. Aferin çocuum. Bu programların bizim ülkemizde eşleştiği programlara baktığımızda neler görüyoruz? adanzeye gibi, bilmemkimle hayatı paylaşalım gibi, zabaanan zabaanan zedazayan gibi, bilmiyorum ki başka neler var, bir de testi izdivacı programı var, o da ayrı bir acayip. Amaağğn, germeyin ben gece gece, şarkı ne oldu kuzum, "Idlewind - A Modern Way Of Letting Go". Bu da "Midnight Club - Play Station"dan.

Bunu yazmam lazım, "Gothart"

Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısın teyze? Bey amca sen? Bak bu grubun bir şarkısı var, "Pustono ludo i mlado" başka şarkıları da var da, bu çalıyor şimdi, shuffle'ı bozmayalım diye. Albümlerinin adına bakalım "Rakija'n'roll". Rakı rakı, bildiğin rakı. Yok içmem sağol.

Sağ elimde beş parmak, sol elimde beş parmak, inanmazsan gel de bak, gıdak gıdak gıt gıdak, yumurtam sıcak, biraz da peynir, aman efendim ne de güzel yenir. Baby Tv diye bir kanal var dicitürk'te. Horoz geliyor tavuğu öpüyor, tavuk yumurtluyor, yumurtadan civciv çıkıyor, yemek falan yiyor, büyüyor tavuk oluyor, horoz geliyor tavuğu öpüyor, tavuk yumurtluyor, yumurtadan civciv çıkıyor, yemek falan yiyor, büyüyor tavuk oluyor, horoz geliyor tavuğu öpüyor. Adamlar yüzyıllardır süregelen "Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa hangisi rafadandı?" sorununa çoktan çözüm bulmuş. Ayrıca bu hayvanların hayatları bu kadar da tek düze değil canım, arada bir tilki falan geliyor, tavukları alıp yiyor falan, bunu gören köy ağası Karabaş'ı salıyor, Karabaş köyün kangalı oluyor, Karabaş tilkiyi kovalıyor. Ertesi gün horoz erken ötüyor. "Küt" başını kesiveriyorlar. "Kim öpecek kardeşim şimdi bu tavukları?" sorunu baş gösteriyor o zaman da. Manda dama çıkıyor, yuva yapıyor, çünkü söğüt dalları artık eski popüleritesini yitiriyor. Bu arada şarkı "My Chemical Romance - I'm not okay" oluyor. Yavrusunu da sinekten önce damdaki kemancı kapıyor. Yaz mı gelecek nedir? O türkümüzün bir an böyle devam ettiğini düşündüm, ama devamını getiremedim. Biraz mırıldanalım. Mandamırılmırılmırl, aman, yavrusumırılmırmırmıl, amanını yandım. Yaz gelmiyor evet. Tiritlere banılıyor. Para verilip de alınıyor kardeşim bunlar, alooww. Yok öyle bol keseden beş dakikada Beşiktaş.

Şaka şaka, son mon değil lastik don.
1 Nisan şakası yapasım geldi :)
- Hey dostum şakalardan hiç hoşlanmam.
- Ee n'apalım?

Pazartesi, Mart 31, 2008

Hi, I'm T0m

Naber?

Kayli singıl yapmış bildin mi? Minog minog. Klibi var, beğendim valla, ama tarzım değil, "In my arms" galiba adı şarkının. Evet videosunu buldum oymuş. Hayır oymamış, şarkı oymuş yani.

Bana olan hislerini böyle bir şarkıyla ifade edebilmiş olması gerçekten çok fazla medeni cesaret isteyen bir davranış. Avusturalya vazifem sırasında tanışmıştık Kayliyle biz. Okyanustaki köpekbalıklarını araştırmaya gitmiştim yıllar önce. Plajda güneşleniyordu o da. Ona bakayım derken sol kolumu 4 tane büyük beyaza kaptırmıştım. Cankurtaranlar falan tabi koştular hemen, koştular olur mu be, nereye koşuyorlar, yüzdüler. Kayli de gönüllü cankurtaran olarak çalışıyormuş. Ben tabi tek kolla yüzemediğim için çok fazla su yuttum. Çektiler kıyıya. Heimlich manevrası yapmaya başladı bana. Suni teneffüs yaparken benim aklım teneffüse çıkmış sonrasını hatırlamıyorum pek. Daha sonra hastaneye falan geldi yaprak sarma getirmiş. Bir de vantilatör getirmişti sağolsun, çok sıcaktı o vakitlerde Avustralya, bir de moral olarak çökmüştüm tabi ben, Kaylicim de vantilatörün karşısına geçer şarkı söylerdi bana. Bu şarkı da o zamanlardan sözlerini yazdığımız bir parçaydı. Hastanede sürekli sorardı bana "How do you feel in my arms?" diye. Klibi dikkatli izlerseniz plajda güneşlenmesine, köpekbalıklarına, benim sol kolumu koparmalarına, hastanede vantilatör karşısında söylediği şarkılara ait göndermeler bulabilirsiniz. Babası karşı çıkmıştı ilişkimize o zamanlar. O da vurdu kapıyı çıktı evi terketti. Bak fena mı oldu ne güzel şarkıcı oldu. Sonra turneler falan görüşemez olduk. Seni takdir ediyorum Kaylicim, kolay gelsin. Annem mantı yaptı bak bekliyoruz bir gün.

Kaylicim arıycam ben seni.
:) Ahahayyt

Pazar, Mart 30, 2008

Crazy


Dün bir vesile ile "Crazy People" adlı filmi izledim. İmkanınız varsa izleyin, yoksa izlemeyin. Ama imkan bulun bence.

Filmi anlatmayacağım tabiki, bir adam, bir nedenden dolayı akıl hastanesine yatırılır. Akıl hastanesinde bir kadınla tanışır, kadın adama birden çok bağlanır. Sürekli onunla gezer, onu daha önce kimseyi götürmediği, hani böyle kaçmak için kullanılan yerler vardır ya uzaklaşmak için herkesten, bu kadının herkesten uzaklaşmak için kaçtığı saklandığı yer bir ahırın üst katıdır. Oraya götürür. Konuşurlar falan. Sonra kadın adamı hiç beklenmedik bir anda öper. İşte burada bir replik vardır ki, süperdir.

adam: (şaşırmış ve biraz da çekingen bir ifadeyle) Daha hiç flört etmeden, nasıl bu kadar ileri gidebiliyorsun?

kadın: (gülümseyerek) Çünkü ben deliyim.

:)

Purgatory


Şimdi benden çalınan bu 1 (bir) saati geri almak için,
aylarca beklemem lazım.

Cumartesi, Mart 29, 2008

yuğtub geldi hoş geldi


Çok sevdiğim bir klip günlük, eskilerde eklemiştim öncelerde, o yüzden şu anda yaşadığın dejavunu anlıyorum.

Neyse.

Keşke her şey gökten düşen bir kasetle değişse değil mi? "Music can change the world"dü ya hani? Hiç alakası yok biliyor musun? Bu sadece insanların, başta Bob'un, inanmak istediği bir saçmalık. Müzik kimleri değiştirebilir biliyor musun? Sadece içinde hâlâ çocuk olanları değiştirebilir. Ama herkes çok büyüdü günlük, her şeyi herkes çok biliyor. Doğruları falan var herkesin, hayatta yapmayacakları şeyler var, toleransları var, değerleri var, değerlendirme kriterleri falan var hele o pek komik, bir keresinde bana birisi şey demişti bundan yıllar yıllar yıllar yıllar önce, sevdiğimi sanıyordum sanırım onu, "Bak bu sana + puan kazandırdı" demişti. Ben de bir daha aramadım onu. Ne demekti ki günlük bu şimdi, "+ puan". Kerrat cetvelini kafadan saysaydım kaç puan alırdım acaba? Ama hocam ben hiç not için çalışmadım ki. Bu kadar mı materyalist oldu insanoğlu. Ezberci eğitimin pragmatik prangaları bunlar. Herşeyi rasyonalize etme çabaları. Halbuki hiç bir şeyin tekrarı yok. Sağlama ise sadece matematiksel bir sigorta, gerçel hayatın bir ritüeli değil.

Çocukluk insanın dünyada geçirdiği yıl sayısı ile alakalı değil yani günlük, kıssadan hisse, bu klibi ondan seviyorum. Mesela şurasını, (aşağıdaki resim)



5 keçi, 1 pantolon, 1 gömlek, 1 takke, biraz dağ, biraz kum, kaya parçaları, bir de sopa. Dansa hasta oldum, koptu gitti.

Thank you brother.

Cuma, Mart 28, 2008

Beni Oku!

Her söyleneni yapar mısın?

Sufle

Geçmiş tiyatrolar gününüz kutlu olsun

scribe me please


scribe me until

The End




Şarkıya Posterimsi


Kedi medi pist mist


"Mudvayne - TV Radio"

Hamdi Bey'in bilmem kaç katrilyonluk teklifini kabul etmiyorum. Benim satılık kutum yok. Son kararım, üstelik de eminim. Binbir gece de aynı şeyi sorsanız yine cevabım aynı olur. Kutumu açın. Kavak yelleri de esiyor olsa başımda, köprülerden de düşsem geçmeye çalışırken, bıçak sırtı gibi bir hayattan daha fazlasını bekleyemem zaten. Sabah programlarında insan sandığımız varlıkların yine insansı sunucularla diyalogları ne kadar güzel ve edebi bu arada, keşke bütün dünya buna inansa hayat da bayram olsa ve biz büyüdükçe temizlense dünya. Bu arada herkes de birbirini kesmeye ne kadar meraklıymış. Cinnet geçiren birisini kesiyor, haberlerimiz mezbahaya dönmüş. Bana yan baktıydı annemi kestim. Yemeği tuzlu yapmıştı karımı doğradım. Saçım dökülüyordu çok kızdım kafamı kestim gibi mantıksız ve ucuz ve roman ve pulp ve fiction. Uzaya kimseleri atmıyorlar mı bu aralar? Duymadım hiç. Astronotları dünyadan kaçmak isteyen maceracılar olarak adlandırsam ayıp etmiş olmam herhalde. Ya da şey olabilir, "Bunlar zararlı kardeşim fırlatalım gitsinler, bakarsın geri gelmezler" türünden mi organizmalar? Kalanlara vahlar o zaman. Akşam sefası günü bugün, peki ama günlerden ne? Ajandama bir göz atsam hiç de fena olmayacak, ah unutmuşum, henüz bir ajandam dahi yok. Takvimlere baksam? Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun. Astrolojim zaten hiç bir zaman iyi olmadı. Mevsimlere baktırdım, kar yağacak dediler, yağmadı. Sen, beni mi andın bugün kalbim çınladı.

Kutumdan da 1 ytl çıktı. Bozdur bozdur harca.


Bu koşturmacanın müziklerini "Mudvayne" yapmıştır. "TV Radio" mesela.
Kedi benim değildir. Ama benim de kedim vardır. Hem de iki tane vardır.
Ama eve sokmam tüyleri dökülür, kist mist yapar, pist mist.
Eve girip çıkan çocuklar var, pist. Kapıdan kovuyoruz balkondan geliyor bunlar. Balkona da çıkamaz oldum mirim, nedir bu işler?

Turn off the radiooo
Turn of the tv.

01:59

Perşembe, Mart 27, 2008

Rhyme and flow

Bazen insan kendisini erimiş hisseder, buz gibi. Hüzün insanı bazen ana haberde yakalar, en ciddi olman gereken anda nereden çıktığı belirsiz olan bir İbrahim Tatlıses üstelik de daha önceden başkalarından çoklarca kere dinlediğin şarkıyı söylerken, dinler bulursun kendini tüylerin diken diken. Olur olmaz o anda gelir birisi "Bu şarkı Deniz Seki'nin değil miydi yahu?" der, "Hıı" diyebilirsin ancak. İlginçtir yani enteresandır.

Enteresan enstantanelerle dolu bir nehir yatağı mıdır bu hayat eğirisi avcumuzdaki? Debisi neyle hesaplanır? Hayat bir nehir yatağıysa, bizler bu nehir yatağındaki taşlar mıyız, zaman dediğimiz çağlayan suyun aktıkça bizi aşındırdığı?

Neyse. Bu sorgulamamıza bir ara verelim zaten pek de keyifli yaptığımı söylemem, daha uzun ve, buraya bir şey bulamadım, daha uzun bir sorgulamamızı ileride yaparız. Bugün bizim büyük yeğen, önce doğan, sayesinde Ceza'nın yeni klibini dinledim, dinlemekle de kalmadım izledim, izlemekle de kalmadım, kendime mp3'ünü yaptım. "Hiç yok deme hit çok".

- Len sen Ceza da mı dinliyorsun?
- Evet dayı ya süper dimi?
- Evet güzelmiş len.

Ceza'yı pek dinlediğimi söyleyemem, ama nasıl diyorsunuz siz, sound'u çok güzel bu şarkının, yeaa, hani lafların oturduğu bir fon var ya, bayağı hoş hem de, sadece fondaki melodiye takılmış durumdayım, aferin lan helal.


Gece msn geyiği notumsusu:

Hasan: depresyona girdim yine (biip)(biip)
Cumhur: (biip)(biip) çık depresyondan ben de girdim ikimize dar burası

Eğleniyor muyuz, hayır. :)

İş Macunu

Sevgili günlük acayip bir üçlü sarmış durumdayım. (Sosyal sorumluluk şeysi, gençler ve her zaman genç kalmak isteyenler, uyuşturucu kullanmak güzel bir şey değildir kullanmayın, alışkanlık yapar, üstelik pahalı bir alışkanlıktır.) Bak,

Bir "Slipknot - Wait and Bleed",
İki "Avenged Sevenfold - Bat Country",
Üç "Mudvayne - Determined".

em-pi-üç başla. Pi eşittir üçvirgünondörtküsür.

Keşke imkan olsa da bunları sana çakabilseydim günlük ama malesef şu an için elimde hiç çivi kalmamış. Toplu iğne de tutmaz şimdi, teğellesem durmaz, hem de eğreti durur benim simetri takıntım azar, benim de kafam bozulur. İyisi mi bu bahsi kapatalım Nalan. Başka sefere inşallah. İnşallah bebeğim. Kes cevap verme bana. (Oğlum bak bu kıyağı kimseye yapmam eklemeyeceğim dedim ama yan tarafa ekleyeceğim şarkıları, şşş kimse duymasın, tamam okey. Okey denmez ona geri, okay. Tamam okay. Okay.)

van tu tri, goowww.

Kafamın dolu olduğunu kabul ediyorum ama bu kadar da dolu olduğunu bilmiyordum günlük, bugün kendi kendime çok acayip şaşırdım. "N'apıyrum lan ben" falan oldum. "N'apıyrum" demedim tabi "N'apıyorum" dedim, yazarken o öyle yazıldı bir anda. Yüzümdeki kılları, ki onlara sakal ve bıyık diyoruz, kesmek üzere lavabonun önünde konuşlanmıştım. Bir yandan çamaşırları yuğmakta olan anneme, hayatta ne yapmak istediğimi hâlâ bilmiyorum anne, acaba astronot mu olsam gibisinden saçma serzenişlerde bulunurken bir yandan da traş olmak için yüzüme, elime aldığım tüpün içinden çıkan hoş kokulu şeyi sürüp fırçayla köpürtmeye başladım. Köpürmüyordu meret. "Az sürdüm herhalde" diyerekten biraz daha aldım, biraz daha aldım, biraz daha aldım. Annem de yuğmakta olduğu çamaşırlardan başını kaldırmadan bana bir şeyler söylüyordu, tam net hatırlayamıyorum şu anda ne dediğini yazamayacağım. "Ulan neden köpürmüyor bu meret?" diye sertçe homurdanıp elimde tuttuğum tüpe kızgın bir bakış fırlattığımda, onun bir diş macunu olduğunu gördüm. İşte o an bittiğim andır günlük. :) Haha pek bir güldüm kendime lavabo başında.

Bak demiştim ya en başta, hâlâ bakıyor musun? Bakma bakma. Müzik dinle evlat kafa yapsın istiyorsan. Kimsayal şeyler seni mutlu edemez, zaten kimyan da kötüydü lisede, herkesin kötüdür takılma bunlara. Benim iyiydi de ne oldu boşver. Kimyon da kötüdür çok kokar, kamyon da kötüdür çarpar falan ayrıca. Elektrik de çarpar, ama o iyidir. Ama iyi diye de gidip prize falan sokma elini kolunu. Analar babalar, aloo, size diyorum hey, manyak mısınız siz? Kitap falan okuyor musunuz? Çocuklarınızın yanında kitap falan okuyun dalıp gitmeyin televizyona öyle koyun gibi. Rol model diye bir şey var, çocuklar size bakıp bakıp embesilleşiyorlar ondan sonra. Önce bir kendinizi geliştirin de, çocuklarınızın gelişimini ondan sonra sorgulayın. Şimdi bu yazıyı okuyan çocuklar, sizinkiler böyle insanlar değiller merak etmeyin, onlar kitap okuyorlar, sizleri de çok seviyorlar ayrıca, televizyona emanet etmiyorlar sizi merak etmeyin. Gidip sorun anne babanıza en son hangi kitabı okumuş, versin de siz de okuyun. Bana bakmayın siz, ben kitap okumam.

Pazartesi, Mart 24, 2008

Dünya Malı Dünyada Kalır


Dünya yetmez, peki ya Jüpiter?

Şey lazım... Hiç bir şey yetmiyorken... bir şarkı lazım, etrafını sarsın, tümüyle sarssın.

Her şeyi sarmalı, duyularını bile sarsmalı. On yüz bin milyon kere dinleyip ontrilyonyüzbin ışıkyılı hızla koşturmalı. O kadar hızlı çarpmalı ki camı kırmadan geçebilmeli. O kadar hızlı itmeli ki durmaktan korkmalı. O kadar çok tekrarlamalı ki reflekslerin alışmalı. O kadar farklı olmalı ki hep yeniden tanımalı. O kadar yükseklere çıkartmalı ki düşerken yaşlanmalı. O kadar sert saplamalı ki elindekini, kolu da beraber girmeli. çıktı mı her şey boş kalmalı. Hiç bir şeye benzememeli ama çok şey ifade etmeli, hiç bir şey anlatmamalı ama saatlerce dinlenmeli, her şeyi sildirip üzerinden tekrar geçirmeli. O kadar soğuk olmalı ki miden titremeli, o kadar sıcak olmalı ki beynin buharlaşmalı. O kadar bağırmalı ki, çığ düşmeli, çığlık olmalı. O kadar çağırmalı ki, çağ değişmeli, çağlayan olmalı...


- Special Thanks -
Bu delüzyonun yazılmasına katkılarından dolayı ve "Wait and Bleed" gibi bir şarkı yaptıkları için Slipknot'a teşekkür ederiz.

Cuma, Mart 21, 2008

oh be hadi be vay be yürü be

Önce bir reklam sandım.

Yahu son zamanlarda duyduğum en eğlenceli şarkı.
Tebrikler, Rebel Moves'a gidiyor.
Fevkaladenin fevkinden de süper.

Kovalasın tavşanlar.
Hadi iyi akşamlar.

insomnia

- Ne kadar güzel gözleriniz var.
- ...
- Şimdiye kadar gördüğüm en saf, en temiz bakışlar bunlar.
- ...
- Ve gördüğüm en ürkek bakışlar var sizin gözlerinizde.
- ...
- Sizi utandırmak gibi bir niyetim yoktu, özür dilerim.
- ...
- Neden susuyorsunuz?
- Hı, bana mı dediniz?
- Tabi ki size dedim, sizden başka kimse var mı burada?
- Bilmem ki, körüm ben.

Salı, Mart 18, 2008

Signals

Üzgünüm günlük, yine içimde tarif edemediğim sıkıntılardan olan gecelerden birini yaşıyorum. Hayat... diye başlayan bir cümle kurmak istedim, kuramadım. Neyse salla hayatı şimdi boşver. Nasıl olsa değişmiyor ne kadar çabalasak da, peki o zaman biz bu hayatı çabalasak da mı yaşasak, yoksa çabalamasak da mı yaşasak, yoksa çabala balaba yabadaba du samting.

Taksimdeydim bugün. Herhalde 1 (yazıyla bir) senedir Taksime gitmiyorum. Yani geçip gittim de, varış noktası olarak gitmemiştim. Bizim Tayfun efendi Taksimdeymiş geceden kalma, İstanbul'un sularını taksim etmiş, oradan ediliyormuş ya eskiden. O da olmasa içmeye su bulamayacağız mirim. Gittiğimde Sıtarbaks'ta kahve içiyordu. "Naber" dedim, "Uykum var" dedi. Neyse ayrıntılarla kendimi yormak istemiyorum şimdi, falan filan, şöyle böyle. Sinemaya gidelim mi, gidelim. Zaten Gençtürksel Pazartesisi.

İşaretlere inanır mısın günlük? Ben inanıp inanmamak arasına gidip geliyorum şu an. Dün yazdıklarım bugün başıma geldi. Bakınız 2 (iki) yazı önce "Sonra hakem yerimizi beğenmedi, arka sıralardan çiftli koltuk ayarladı bir tane. Orada da makinistin sesi geliyordu sürekli." yazmıştım. Bugün gittik gişedeki, daha sonradan suratsız olduğuna kanaat getireceğimiz, görevlinin yanına, "İhtiyarlara Yer Yok da yer var mı?" dedik. "Var" dedi. "Zaten biz genciz." İnsan bir gülümser, neyse. İyi iki tane alalım o zaman, cırt fırt zırt bir şeyler yaptı, "Nereden verdiniz?" dedim, "En arka çiftli koltuktan" dedi. Garipsenme yaşadım bir an. Ama itiraf edeyim benim de aklıma gelmemişti o anda, filmin sonunda aklıma geldi bu yazıyı yazdığım. "Voov Tayfun olaya bak" falan dedim, işaretler falan.

Oof of. Dedik ya sıkıntı, cidden sıkıntı. Film güzel. Bence yani. Sonunda "aa ne biçim bitti" demeyin. Hayat da böyle zaten, pat diye bitiveriyor, diye yazacaktım ama okuyunca takıntılı tarafım ağır bastı, ne olur ne olmaz yazdıklarımız oluverirse gene.

Bu yazının müziklerini İnkübüs yaptı. Ahanda bunu yaptı "Dig"

Bırak bebeğim o kazmayı elinden. Mart'ın kazma kürek yaktırdığı günler çok eskidendi. Küresel ısınma var artık.

Replik

Seni neden seviyorum biliyor musun?
Çünkü kalbimi yumuşatıyorsun sen.

("Bıçak Sırtı" replik)

Pazar, Mart 16, 2008

Şağçma Oluyor

Bugünkü konumuz günlük, şimendifer. Bu arada annemler geçen gün beni naysırdaysır'la karıştırdılar. Var ya dilimleme icadı yeni, televizyonlarda reklamı falan var, küp küp domatesler, boy boy patatasler, kıvır kıvır salatalarımız olacaktı seninle, nayır, nalçak, al sana, dıkşın. Neredeyse evdeki bütün erzağı elime tutuşturdukları ufacık bir - ne ulan bunun adı- soyacakla soymamı istediler. Ben de soydum. Kaptırmış naysırdaysır gibi elime geçeni dilimlerken büyük yeğen geldi bıdı bıdı yaptı. Ben de yeğenimin kafasına taze soğanla vurdum, hehe şoke oldu bir 5 dakika aralıksız güldü, kızardı falan patlayacak sandım gülmekten, ben de patladım o arada gülmekten, sonra o da bana kuru soğan attı, çok ters bir yerime geldi. Salata yapıyordum herhalde, yoksa soğanın konumuzla ne alakası var. Aslında en başında annem "Dereotlarını dal dal ayır" dedi. Biz de ablamla "Dağl!" "Dol" "Doğl" Doağl" şeklinde bu tip durumlarda sürekli kullandığımız laf öbeklerini öbek öbek anneme atmaya başladık. Tutamadı tabi kadın öbek öbek gelen saçmalıkları. Anneme çarpıp seken öbekler büyük yeğene yapıştı. Ben de bu hengamede dereotlarını dal dal ayırmak yerine naysırdaysır doğradım ortamın verdiği unutkanlıktan. "Oğlum dal dal ayır demedim mi onları?" "Daldık ya anne işte, deminden beri n'apıyoruz. Böyle daha güzel oldu bence." Bu arada işte "doğl" "dal" "dol" diyerekten yanıma yanaşan büyük yeğenin kafasına "çot" diye çaktım taze soğanla. Yeşil ve uzun olana taze soğan mı deniyordu? Yoksa pırasa mıydı? Ama pırasanın salatada ne işi var, evet. Aman bir gül bir gül sen, kaptır kendini dayıya kuru soğan at onsan donra. Pardon ondan sonra. Tabi bu zerzevatın mutfakta uçuşmasından çok da haz etmeyen ev sahibesi anne hanım, olaya el atarak, soğanımı elimden aldı. "Acaba kime vuracak?" diye endişeli bir bekleyiş hüküm sürdü bir iki üç dört saniye kadar. Sonra baktık kimseye vurmuyor, "Amaan burada da hiç heyecan kalmadı" diyip içeri gittik. Böyle işte tüm bunlardan etkilenen küçük yeğen de, gitti su damacanasının üzerindeki pompaya bastı bastı ortalığı göle çevirdi. "Evlatcağızım tasarruf tedbirleri falan" dediysek de anlatamadık. Bak n'oldu damlaya damlaya göl oldu. Göl oldu bari baraj kuralım dedik. Büyük yeğenle 9,15'e dikildik. Sonra hakem yerimizi beğenmedi, arka sıralardan çiftli koltuk ayarladı bir tane. Orada da makinistin sesi geliyordu sürekli. Şimendiferin düdüğünü o kadar çok çaldı ki kulaklarımız sağır olmaktan beter olmaktan ziyan olmaktan heder oldu. Voooooovhhh. Bu arada bu kadar dağılan saçma sapan konuyu nasıl da şimendifere bağladım, kendime hayretler ötesi hayret ve fevkaladeden de fevk beslemekteyim. Megalomanyak mıyım neyim? Kehükeh.

Cumartesi, Mart 15, 2008

Yapışkan Tuşlar

Sevgili günlük, merhabalar. Nasılsınız, afiyettesinizdir umarım. Bizi soracak olursanız sağlığınıza duacıyız efendim. Şükranlarımı sunarım.

Baksana, bugün benim büyük yeğenimin doğum günü, hem de dünya kadınlar günü.

Yeğenimin doğum gününü buradan kutlayacak değilim tabi ki. Dünya kadınlar gününü kutlayabiliriz, tüm dünya kadınlarının dünya kadınlar günü kutlu olsun. N'oldu kutlandı mı? Kutlandı. Neyse.

Tüm dünya kadınları için geliyor, Children of Bodom'dan "Kuzeyli Konforu"

Neyyyyse.

Çok fazla dağıtmadan konuya girelim. Yahu nasıl da atıyorsun, henüz bir konu bile bulmuş değilsin mirim. İşkembeden sallamak deyimi tam da senin için uydurulmuş bence.

Şimdi bak günlük, bakıyor musun? Bakmıyorsun, baksana. Bak şimdi. Bak hâlâ başka şeylerle uğraşıyorsun, tamam ekleyeceğim şarkıyı birazdan şu yazma işini bir bitireyim hele. Gerçi girecek konu bulabilmiş değilim hâlâ o da ayrı bir konu.

Bence senin neye ihtiyacın var biliyor musun? Biliyorum, çay içmem lazım benim. Gideyim de çay alayım. Hatta aslında evden çıkmam lazım benim geç kalacağım yoksa mirim. Aaaa.(Hayret ünlemi) Mirim, shift tuşuna 5 defa basınca "yapışkan tuşlar" diye bir şeyin açıldığını biliyor muydu zat-ı âliniz? Ali mi Ali'de kim? Şimdi bu şarkıya tempo tutarken sol serçe barnağım şift'in üzerinde kalmış. Dıp dıp dıp dıp dıp yaparken şarkıdaki davullarla "cirk" diye bir ses çıktı bilgisayardan, bak mesela bir daha yapalım, "cirk" kihik.

Bu arada ketçap çok tehlikeli bir saldırı aracı olabiliyor uzun süre beklerse. Geçen gün müydü dün müydü önceki gün müydü neydi, makarna yapmıştım söylemesi ayıp, neden ayıp o da ayrı konu. Yiyen var yiyemeyen var kardeşim. O zaman pasta yesinler mirim. Ahahayt. Kardeşim falan n'oluyoruz gene, abarttın. Sana burdan bir çakarım bir de yer çakar, bir de Ahmet Çakar. Allah'ım ya böyle bir espri yaptığıma inanamıyorum. Bozuk ketçap mental bozukluğu bu ondan. Ne diyorduk? Daha bir şey diyememiştik evet. Ketçap şişesini elime aldığımda formundaki deformasyondan durumda bir terslik olduğunu anlamalıydım. Çünkü şişenin girinti çıkıntılarının ortadan kaybolmuş olması çok normal bir durum değildi. Kapağını açtığımda "vezüvvvv" diye bir volkanik patlama gerçekleşti. Ekşi bir ketçap kokusu bütün benliğimi sardı. "Böğk. Bozulmuş bu be!" isimli sinema filminin Oscar'a aday en iyi erkek oyuncusu oldum bir anda. Sonra kapağını kapatıp, ikinci bir patlamaya değin dinlenmesi için tezgahın üzerine bıraktım. Bakalım, bugün aile efradı evi teşrif buyuracaklar, özellikle tezgahın görünür bir kısmına yerleştirdim ki, bu yapay yanardağ patlaması karşısında annemim yüzünün alacağı ifadeyi görebileyim. Nıhahahaha, hıhahahaha, nıahahahahaaaaaaaaaa, kötüyüm ben kötüyüm, kötüyüm. kötüyüm. Herkesi hasta ederim, azdırırım, bezdiririm. Ne diyorsun sen mirim kendinde misin? Şarkı ekleyecektik değil mi sana bir saniye. Tahminlerime göre sen bu satırları okuduğunda zaten şarkı çalmaya başlamış olacaktır günlük efendi. Ee? Yani? Yok yani, ileri görüşlülük böyle bir şey olsa gerek.


(otostartı kapalı olduğu için çalmıyor tabi, üçgene basalım.)

"Reaper never lieeeeeeeeeees" diyerekten bugünkü yazımızı bitiriyoruz günlük efendi hazretleri.
Hoşça kalınız.

(Teee 8 Mart'ta yazılmış bir yazıydı bu, şimdi eklendi)

Fobik Asit

f
o
b
i
k

a
s
i
t




fobik asit yakıyor ruhumun her zerresini





korkuyorum...


silik korkularımın izleri var baktığım her yerde...


kimseye göstermediğim,


kimsenin de bakmadığı.

Salı, Mart 11, 2008

Küresel Depresyon ve Dünya Psikolojisi Üzerine

Şimdi bu merkezkaç kuvveti diye bir şey var. Mesela şeyi düşünelim, yerçekimi bir ip olsun. Biz de ipin ucuna bağlanan taş olalım. Dünyanın kendi etrafında dönüşüne benzetecek olursak, ipi çevirdikçe, taş, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle uzağa fırlamak isteyecek, ip ise bırakmadığı için fırlayamayacaktır, bu fiziki bir gerçekliktir.

Peki yerçekimi dünyanın isteyerek uyguladığı bir kuvvet mi? Belki de dönerek bizi üzerinden atmaya çalışıyordur. Olamaz mı? Daha hızlı dönse mesela uçar gider miyiz uzayın derinliklerine?

Dünya psikoloğu dostumuz Bay Kahverengi'ye bu konudaki görüşlerini sorduk, ilginç cevaplar aldık.

- Sayın Kahverengi, sizce dünya bizi üzerinden atmaya mı çalışıyor?
- Tabi ki evet, kimse kimseyi üzerinde taşımak istemez.
- Bu konuda bizi biraz aydınlatır mısınız lütfen? Okuyucularımız merak içinde kıvanıyorlar.
- Dünyanın psikolojisi üzerinde yaptığım çalışmalarda dünyanın büyük bir depresyonda olduğunu belgeleyen deliller buldum. Mesela penguenler, sayıları gittikçe azalıyor. Bu sıkıcı yaratıkları, dünya, artık üzerinde barındırmak istemediği için kendi başına başlattığı bir küresel ısınma süreciyle onları yok ediyor. Keza kutup ayıları da böyle. Kaba hayvanlar olan bu kutup ayıları, depresyona girmiş zavallı dünyanın moralini iyice bozdukları için dünya, onların yaşama alanlarını ve besin imkanlarını iyice kısarak onları yavaş yavaş ortadan kaldırıyor. Ağaçlar mesela, bir nevi ot kısmına dahil olup, ot gibi yaşayan bu canlılardan dünya artık tiksinmekte. Bir hareket bir aksiyon bekliyor moralini düzeltecek, ama malesef ki ağaç adı verdiğimiz bu bezgin yaratıklar dünyamızın yaşama sevincini köreltiyor. Dünya da bu sevimsiz canlıları yavaş yavaş azaltıyor.

Bakın mesela dünyanın artmasını istediği şeylere bir göz atalım, o zaman dünyanın eğlenceye, morale ne kadar ihtiyacı olduğunu anlacaksınız. Mesela otomobiller, küçük sevimli bıcır bıcır yollarda pıtırcık fareler gibi oradan oraya koşuşturan sevimli gazlı şeyler. Ya da gökdelenler mesela, güzel mi güzel, alımlı mı alımlı, baktıkça bakası geliyor bakanların. Sonra sigara alkol seks. Endüstri mesela, üretim, yeni yeni ihtiyaçlar, yeni yeni alacak nesneler. Dünya ihtiyacı olan, moralini düzelten, depresyondan çıkaran şeylerin sayısını arttırıyor, diğer sevimsiz, basit, banal şeyleri yavaşça ortadan kaldırıyor.

İnsanların şunu anlaması gerekli ki, dünyanın umurunda bile değilsiniz. Küresel ısınma diye bir şey yok aslında, küresel depresyon var.

- Teşekkürler Bay Kahverengi. Evet sayın okuyucular, bugünkü konuğumuz Bay Kahverengi ile dünyanın psikolojisi üzerine yapmış olduğu çalışmaları ve yorumlarını konuştuk. Maltepe Ruh Ve Sinir Hastalıkları Rehabilitasyon Merkezi'nden yapmış olduğumuz canlı yayınımız burada sona eriyor. Zaten yemek zili de çaldı. Yemek yememiz lazım, yoksa akşama kadar yemek vermiyorlar bir daha.

Programımızı bitirirken "Bili Telınd" tüm kaba kutup ayıları, sıkıcı penguenler ve bezgin ağaçlar için söylüyor, "Nasıl Gidiyor Bebek?"

Bir sonraki programımızda tekrar görüşmek dileğiyle.

Hoşça kalın.

Tez


Geçen gün bunu izledim. Tez. Cidden hoş.
Kurgusu da güzel vurgusu da güzel.
Sienbisie sağolsun.

Neyse.
Üşüyor gibiyim günlük bu gece, sarılmaz mısın biraz?

Kesik kesik sesimle eşlik ediyorum şarkıya, evde de başka ses yok zaten.
puuşşş mi andır
puuulll mi fardır
teyk mi ol dı veeey.
teyk - mi - ol - dı - veeey.
"Three Days Grace - Take Me Under"
Kesik kesik ancak bu kadar günlük idare et. Ciddi üşüyorum şaka değil bu arada. Salladın bakıyorum sen. Midem titriyor o derece. "Psikolojik" dediğini duyar gibiyim, ki duyuyorsam zaten psikolojimin iyice bozulduğunun ispatıdır bu. Şöyle betimleyelim, yüzmeyi yeni öğrenmişsin, biraz debelenip çıkmışsın havuzdan, kenardasın, yorulmuşsun, nefes nefesesin, ıslaksın haliyle, üşüyorsun, o arada başındaki eğitmen "atla!" diyor. Üşüdüğün için dizlerin birbirlerine yaklaşmış. Saçlarından akan sular önce alnına geliyor oradan da burnunun yanından ağzına giriyor. Refleks olarak ellerini ilerde göğüs hizanda birleştiriyorsun. Kafanı kollarının arasına alıyorsun. Bu arada dizlerin titremeye başlıyor. İşte o anda karnına bir kramp giriyor. Miden titriyor. Suya bakıyorsun. Havuzun dibindeki mavi fayansları sayıyorsun her saniye. Aralarındaki beyaz derz dolguya bakıyorsun. "Acaba kafam yere çarpar mı?" diye düşünüyorsun. "Atla!" diyor. Belini büküyorsun biraz, zıplamaya cesaretin yok, dizlerin kırılıyor hafiften. Eğiliyorsun suya doğru. Aklına birkaç gün önce izlediğim "Piranhas" filmi geliyor suya bakarken. Kalbin daha hızlı atmaya başlıyor. "Atla!" diyor. Bu arada vücudun dışarıya alışıyor, tekrar suya girince üşüyeceğini hissediyorsun. Zaten az olan cesaretin iyice kırılıyor. "Atla!" diyor. Oksürüyorsun, derin bir nefes alıyorsun tekrar. Kollarını iyice uzatıyorsun, kafanı iyice eğiyorsun, ayaklarını birleştiriyorsun. "Atla!" diyor. "Sus be adam! Atlıycaz tamam!"

My life is going to be boing or boring or boiling or bowling or not to be

Hayatım bir mezbelelik olma yolunda emin adımlarla ilerliyorken bazen de garip şeyler oluyor.

Mesela öylesine ekmek almak için girdiğin bir bakkala az önce taze ekmek gelmiş oluyor. Kokuyor. İki tane alıyorsun. Kopara kopara yiyorsun.

Evet bu iyi bir şey olmalı.

Salı, Mart 04, 2008

Stark

Daha ne kadar sürecek bu uykum?
Gözlerim açık ama uyuyorum. Şeytana.
Uymamam lazım biliyorum ama, kalkamıyorum.

Ama sonra bir şey oluyor, mesela rüya. Görüyor insan. Kendini masmavi sulardan yemyeşil çayırlara atarken görüyor. İvmelenme yaşıyor. İmgelenme ve de. Şey oluyor mesela, üzerinden uçan kazları görüyor. Aklına kazma kürek geliyor, ardına cesur yürek diye ekliyor. Salıveriyor. Kendini, "Freedooom" diye bağırıp karanlık dehlizlere kapatıyor. Hiç bitmeyecek sandığı renkli rüyalar kıytırık bir çanak antenle çekmiyor o dehlizlerde. Bağdaşım kuruyor. Islak mıydı ki elleri? Karanlıktı görmedim ki.

Uyumaktan mı korkuyoruz, uyanmaktan mı?

Anadan üryan gibi yapayalnız rüyaların, boşluğa sarılan çırılçıplak elleri oluyor.

Soğuk suyla bir duş mu alsam?
Ya uyanayım derken geberiverirsem?

Dawn of a new day


"Belki de meraktandır yaşama hevesimiz sadece.
Yaşamak ve olacakları görmek için."
.
.
.
Not: Ya günlük, inanmazsın, aylar önce bir gün uykudan kalktığımda "Meraktandır sadece..." diye başladığını hatırladığım, uykumun o sersem saatlerinde kendi kendime düşündüğüm ve uyanınca unuttuğum bu lafı birdenbire bugün hatırladım.
Arşimet kadar sevindim vallahi, kendi kendime.

Günün Şarkısı

Sevgili günlük,
bugünün şarkısını iletiyorum,
yağmur yağsın istiyorum.
Tüm yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum.
Kendime de bir aspirin alıyorum.


(Otostart yapmadım bak kıymet bil, ve her meraklı kıymetli nazik okur gibi üçgene tıkla lütfen.)

Mecidiyeköy'den aşağı

Sevgili günlük...

Sana bir şey söylemem gerekli.

Bugün seni aldattım ben...

Tamamen anlık bir şeydi.

O anda bir yerlere yazmam lazımdı, ve buruşuk bir kağıt parçası ve bitmek üzere olan bir mürekkepli kalemle aldattım seni.

Küçük yeğenim çiğ spagetti yiyordu kıtır kıtır, o anda durumu simultane yazmam gerekliydi, yazdım.

Kahve?

----------------------------------------
Ok. Günlüğümüze karşı vicdanımızı rahatlattığımıza göre, yazımıza geçebiliriz. Bu arada ne yazacağımı unuttum.

Annem torunlarının gelişme aşamaşalarını sürekli bir yerlere not eder. Bu arada annemin iki tane (rakamla 2) torunu var, birisi büyük, birisi küçük. Önce doğana büyük torun diyoruz, sonra doğana küçük. Ama en büyük oğlu benim. Zaten başka oğlu yok. Bir tane kızı var. Kızı da benden büyük. Ben de ona abla diyorum. Ama adı abla değil. Ben ablasına adıyla hitap edenlerden değilim. Enişteme bayağı zamandır enişte demedim, abi derim. Onların çocukları bana genelde dayı der. Ben de onlara kuzu, yavru, len, çocuk, hişt turuncu kazaklı, küçük tay, düdük makarnası, gibi tamlama ve betimlemelerle seslenirim. Hayır, isimlerini biliyorum tabiki. Eğleniriz biz yeğenlerle. Çok severler beni. Ama bu sevgi bazen boyut değiştirip işkenceye benzer. Mağdur da genelde hep ben olurum. Evet ne diyorduk, annem torunlarının gelişim aşamalarını sürekli bir yerlere not eder. Büyük yeğen küçükken -büyük yeğenim de bir zamanlar küçüktü benim- sürekli anneannesiyle vakit geçirirdi. Çünkü bizde kalıyordu. Çünkü ablam çalışıyordu. Büyük yeğen bizde kaldığı için de annem benimle ilgilenmeyi tamamen kesmişti. Ben de zaten İstanbul'da değildim o zamanlar, işin böyle de bir boyutu var. Evin orasından burasından sağa sola iliştirilmiş pusulalar çıkardı. (Pusula; İtalyanca bussola'dan gelmektedir. Küçük bir kağıda yazılmış kısa mektup veya not anlamındadır. Teşekkürler T.D.K.) Bu pusulalarda da genelde annemin kendine has yazısıyla, "şimdi camın önünde, geçen arabalara düt düt diyo", "balkona gelen kediye bakıo, miya miya diyo.", "elini çizdik, bu da benim elim, bi yandan da anini anini diye elimi gösteriyo" gibi şeyler olurdu. Bu tip pusulalar her zaman daha çekici gelmiştir aslında bana günlük. Şimdi aynı şeyleri küçük toruna da yapmaya çalışıyoruz. Çünkü ilerde bunları okuyunca çok güzel oluyor. Mesela bugün kıtır kıtır makarna yemesini yazdık. Annem "Ayol bu fare gibi kırt kırt kırt makarna yiyo, yazsanıza bunları bir yere" dedi. Tabi bana ayol demedi, annem bana ayol demez, oğlum der, çocuk der. Kendisi yazamazdı elinde hamsi vardı çünkü. Biz bugün balık yedik. Ben balık yemem, şnitzel yedim ben. Kaşarlı tavuk şnitzel diye bir şey var, var ya günlük aklın çıkar, acayip bir şey. Neyse, kapatalım bu konuyu. Nayır, Norhan lütfen bu bahsi kapatalım. Tamam Nalan. Nüzgünüm Leyla, bahisler kapandı. Yarına devretti tam 252 mecidiye. (Yazıyla ikiyüzelliiki)

- 252 Kartal - Şişli, Mecidiyeköy'den geçer mi kardeş bakar mısın?
- Geçer abla bin.
- E durursan bineceğiz.
- Duruyorum ya abla.
- Nerede duruyorsun, dursan bineriz herhalde.
- Abla saçmalıyorsun, durmasam nasıl konuşacağız seninle.
- Cep telefonu diye bir şey var kardeşim, insanlar her yerde birbirleriyle konuşabiliyor artık.
- Cep telefonu numaranız yok ki bende.
- Aaa terbiyesiz herif, resmen gündüz vakti taciz etti beni, duydunuz mu duraktaki sakin kalabalık, cep telefonumu istedi. Resmen gözleriynen yedi beni.
- Abla binecek misin bak saat geçiyor, gidecem yoksa?
- Aaa, git ayol git, resmen bu İstanbul'un çivisi çıktı a dostlar.

Ahahayt.

Yetsin mi? Sana şarkı da çakayım mı bir tane? Bakalım, shuffle'ını açalım vinamp'ımızın, heyse hâlin çıksın fâlin, bir de sayı tut, o kadar atlatalım şarkıları. Mesela 17 olsun. Shuffle'da gelecek 17. şarkıyı sana armağan ediyorum. Bekle.

"In Flames - Lunar Strain". Cık. Beğenmedim. Başka tut.
Mesela 9.
"In Flames - Coerced Coexistence". İyi gibi, ama yeterince değil. Başka tut.
Mesela 13.
Vov, budur.
"In Flames - Strong and Smart"
Al bir de benden, içimden geldi,
"In Flames - Murders In The Rue Morgue"

Uzun zamandır seyahatte olan "In Flames" manyaklığım dün gece evi teşrif ettiler. Hazır ol günlük. Akşama sendeyiz.

Elektroyahnisoğanı

Sevgili günlük, birkaç haftadır iş arama mesaisinde olmam beni hayatla ve çalışmakla ilgili sorgulayıcı bir tavra sürükledi. Bir yandan hayatımı sorgularken, bir yandan aradığım işi sorguluyor, bir yandan müzik dinlerken, bir yandan müzik yapıyor, bir yandan yazı yazarken, bir yandan kafam karışıyor, bir yandan ayaklarımı uzatmış keyif yapıyorken, bir yandan çıkıp sokaklarda dolaşıyor, bir yandan yemek yerken, bir yandan da çay içiyorum. Gördüğün gibi aslında çok eğlenceli bir yaşantım var.

Evet, iş kavramına dönecek olursam, "iş bir araç olmalıdır, amaç değil" dedim geçen gün kendi kendime. Bu beni rahatlatmadı değil...

Evet biraz düşündüm de, aslında çok rahatlatmamış. Çünkü para lazım evlat, yarın bir gün bir dükkana gidip de, abi şuradaki elektrogitarı almak istiyorum dediğinde dükkan sahibi öpücükle ödemeyi kabul etmez herhalde. Ya da demez mi, "Hem nerede bu yahninin soğanı?" (Hababam Sınıfındaki müfettiş müzik aletleri dükkanı açtı bilmiyor musunuz? Heh.)

Dışarıda güzel bir hava var, benimse içimde fırtınalar.

Seninle başım dertteee,
Ne yapsam bilmiyorum,
Canımdan bir parçasın,
Söküp takamıyorum.

Hahayt, bunu bir karikatürde görmüştüm. Oradayken komik gelmişti, ama yazınca çok da komik olmadı. Ama ben güldüm. Ama karikatürü gördüğüm için gülmüş olabilirim. Yanılsama yaşamayalım, algıda da seçici olalım. Hücre zarı seçici geçirgendir unutmayalım.

Bu araların şarkısı hep Aces High, takıldı gitmiyor, söküp atamıyorum. Children of Bodom'dan Bir Iron Maiden kavırı. Çok başka olmuş, hatta bence daha iyi bile olmuş diyebilirim. Diyebilir miyim? Dedim bile.

Pazartesi, Mart 03, 2008

Legolamanyak

Gel annem gel. Korkma.
Megalomanyak oldum sadece.
Bir nevi patolojik egoistim yani.
Siz değil miydiniz bize her şeyin en iyisini lâyık gören?

--------------------------

- Ay Şükran bizim oğlan megalomanyak oldu.
- Demee.
- Evet bir nevi patolojik egoistmiş yani.
- Yaa.

---------------------------

- Ay Zarife duydun mu, Nazife Hanımın oğlu lego manyağı olmuş.
- Demee.
- Valla, bütün gün ekolojik patlıcan mı ne istemiş.
- Yaa.

---------------------------

- Ay İlyas Efendi duydun mu, Nazife Hanım'ın oğluna bi'şey olmuş.
- Hee duydum kahvede konuşuyo'lardı.
- Bütün gün koleji patlatıcam falan diyormuş.
- Valla mı?

----------------------------

- Hanım bir kaç gün Nazife Hanım'lara gitme sen.
- Neden?
- Nazife Hanım'ın oğlu bi'yerleri patlatacam falan diyormuş.
- Demee.

----------------------------

- Ay Nuriye duydun mu, Nazife Hanım'ın oğlu anarşiklere karışmış.
- Demeee.

----------------------------

- Kamil efendiii,
- Ne var?
- 2 ekmek 1 süt.
- Gönderiyom abla.


Ahahayt , durup dururken kendimi güldürdüm valla, deli miyim neyim?

Notuznotsunuznotlar: Yazıda ismi geçen şahıslardan hiç biri benim annem değildir, annemin böyle sağlıksız bir düşünce yapısı da yoktur, ben de megalomanyak değilimdir. Dünya da düz değildir.

Bu yazımızın müziklerini "Incubus" yapmıştır. Mesela bunu yapmıştır. Sağolsundur, varolsundur.

Perşembe, Şubat 28, 2008

Tembelayvan Taiwan

Tembellik var bugün günlük bende, genelde de olur. Tembelim ben kahretsin. Ama insanların doğasında vardır tembellik. Ama çalışkanımdır da aslında. Ama işim yok. İşim olmadığı için mi tembelim? Yoo sanmam. Ama bugün ciddi ağırlık var üzerimde. Şu toprakları silkeleyip bir dışarı mı çıksam diyorum, sonra aman ya ne işin var şimdi dışarda deyip oturuyorum. Hem zaten her yer kapalıdır bugün, bugün bayram değil mi? Değil mi? Yapma ya, bugün ne günlerden? Bugün Şubat. Yıllardan Salı. Doğum günüme de çok var, Cuma'ydı benim doğum günüm. Saat 20:08 de. Msn'de de kimse yok. Herkesin işi gücü var sanırım, benimse karnım aç. Sabah kapıya gelen kargo görevlisiyle uyandım, yeni kredi kartımı getirmiş, zaten bir unutmayan bankalar var beni. Ne kadar sadıklar. Bir menfaat ilişkisi aramızdaki ama olsun. Yıllardan Şubat. Aylardan Salı. Akşama binbirgece var.

Sana şarkı günlük hediyem olsun bu da benden, "Idlewild - A Modern Way of Letting Go."
Hadi bak klibini de ekliyeyim de ruhun şâd olsun.


Aman canım n'olacak sen de, ekledim de elime mi yapıştı. Ya rica ederim bu kadar da gerek yok lütfen. Aaaa, yeter!

Şimdi ciddi ciddi çok boş bir yazı oluyor kanaatindeyim, çünkü içini dolduracak hiç bir şey düşünemiyorum, hatta hiç düşünmüyorum ne gelirse yazıyorum. Portakal. Bu geldi mesela birden aklıma. Salam. Bu geldi mesela şimdi de. Aleykümselam. Salam deyince de cevap veresim geldi, ahahayt çok aptalca gidiyor yazı. Go go go, aley aley aley. Bir zamanlar Riki Martin diye bir şarkıcı vardı, ne günlerdi o günler, yani hiç dinlemesem de aramızda bir frekans olduğuna eminim yoksa neden yıllar sonra aklıma gelsin ki. Mesela Biyons gelmez aklıma. Ya da -ulan düşünüyorum da cidden isim gelmiyor hiç aklıma- ya da şey mesela, LorenaMakKenıt. Hiho, işte buna ironi diyoruz biz dünyalılar. Selam dünyalı biz dostuz. Bu da ayrı bir konu. Dünyaya gelen uzaylılar neden bizim dilimizi biliyor oluyorlar. Yani uzaylılar bizden gelişmiş olmak zorunda mı kardeşim. Varlar ya da yoklar bir şey diyemem, olsada olur olmasa da olur bence. Ama neden hep dünyalılardan daha gelişmiş olarak tasvir edilirler. Vay vay tasvir etmek falan, kitap mı okuyorsun sen? Yerim senin betimlemelerini. Ayrıca kardeşim mardeşim ne oluyoruz? İyice gemi azıya aldın bakıyorum. Zira son nefeste buyurun, Eşşedüenlaaa...

Şöyle genelini bir okudum da - yazarken okumadım çünkü- ciddi ciddi boş bir yazı olmuş kanaatindeyim. Çünkü içini dolduracak hiç bir şey düşünemiyorum, hatta hiç düşünmüyorum ne gelirse yazıyorum. İşte biz dünyalılar buna da, deja-vu diyoruz. Selam dünyalı biz dostuz. Aleykümselam.

Salı, Şubat 26, 2008

Hello!


Benim kendimle yeniden tanışmam lazım...

Saykoterapi - Episöd:2

Psikoloğa gitsem, hayat psikoloğum için çekilmez olurdu sanıyorum.

- Hoşgeldiniz, bu sefer yolu bulabilmene sevindim.
- Doktor ya bu esprilerini kendine saklasan?
- Espri sevmiyorsun sanırım.
- Yok seviyorum da, espri yapan buzdolabı sevmiyorum.
- Yüzünde soldan kalkmış bir ifade görüyorum anlatmak ister misin?
- Ben hep soldan kalkarım doktor, hurafe bunlar.
- Neden?
- Yatak odamın yerleşimi öyle çünkü.
- Memnun değil misin yerleşiminden?
- Yoo memnunum.
- Sabahları kalktığında kendini yorgun ve bitkin mi hissediyorsun?
- Yorgunla bitkin aynı şey değil mi?
- Öyle mi hissediyorsun?
- "Evet kendimi çok yorgun, bitkin, dışlanmış, horlanmış, bastırılmış, ezilmiş, büzülmüş, çözülmüş, dövülmüş, gerilmiş, devrilmiş, serilmiş, burulmuş, kırılmış, buruşmuş, gömülmüş, kovulmuş, uyuşmuş, karışmış, bulaşmış, terelmiş, yutulmuş, kusulmuş bir ornitorenk gibi hissediyorum." dememi mi bekliyorsun doktor? Nasıl bir doktorsun sen böyle? Bana hiç yardımcı olmuyorsun doktor. Kime diyorum doktoor?
- Dur yavrum ben şimdi sana pastel boyalar da getireceğim, tamam mı?
- Doktor yaa, sende ayrı bir delisin var ya, heh.

Salı, Şubat 19, 2008

Alefortanfoni

Sevgili günlük bu sabah annemin "Ay Cumhur kaaalk kar yağıyor kaaar" diyen nidalarıyla uyandım. Hehe, evet günlük kar yağdı nihayet. Peki ama bu kar yağışının ailemizde yarattığı fetişist etki nereden kaynaklanıyor?

Evde hiperaktif saatler başladı. Annem apar topar bahçeye indi, dün kesilen çamlar ıslanmasın diye toparlamaya. Babam dün kırılan kilidi değiştirmeye gitti, aaa lan dün bizim kapının kilidi kırıldı, neyse uzun hikaye şimdi. Sonra annem koşarak geldi, bütün camları açmaya başladı evde. Sadist ve mazoşist bir tavrımız var biraz. Bir on dakika falan evin içinde kar fırtınalarıyla mücadele etmek zorunda kaldık. Hehe. "Soğuk iyidir" "Soğuk iyidir" telkinleriyle beynimiz yıkanmış olarak açık pencerelerin önünde kar yığınlarının eve dolmasını izledik. Güldük eğlendik voov bağırdık falan.

Sonra kapattık camları, sıkıcı hayatımıza geri döndük. :)
2 gün falan önceydi bu da :)

Âlâ

Aaaaa, sevgili günlük, YÖK'ten mail geldi. Gökten vahiy geldi gibi oldu, keh. Ya benim tezim vardı bir zamanlar hatırlar mısın? Yazmak için kafayı yediğim, aylarca, ne ayları be yıllarca uğraştığım. Heh, o işte. YÖK mail göndermiş, tezimi yayınlamışlar, kayıtlı tezler bölümünde. Edebi hayatımın başlangıcını böyle bir şekilde yapacağım aklıma gelmezdi. İlk yazılı eserimi yayınlamış oldum böylelikle. Aman pek bir sevindim, bir pek sevindim, pek sevindim bir, sevindim pek bir. İsteyenler tezime internetten ulaşıp, YÖK'ten satın alabileceklermiş. İyi de bir dakika ya, ne iş, benim payım ne oluyor kardeşim burada. Devlet şu telif hakları yasasına bir el atsın, ne bu böyle. Daha şimdiden böyleyse bu iş oohooo işimiz var.

Delişment

Sevgili günlük, kar yağıyor kaaaaaar. İçimde tarifi mümkün olmayan şelaleler çağlıyor böyle, yalçın doruklardan uçsuz yamaçlara dökülürken yüzüme suları sıçrıyor, ağzımı açıp yutuyorum hepsini. Manyak oluyorum günlük, manyak oluyorum, manyak oluyorum, manyak oluyorum, manyak gibiyim. Hızlı yazmaktan kendimi alamıyorum günlük, duramıyorum. Delirmenin eşiğini yıkıp geçen eşek gibiyim. Mutluluksa, alnıma düşen bir kar tanesinde ya da ağzımda eriyen. Donmak üzereyim günlük, deli gibi donmak. Kollarımı ardına kadar açıp sarılmak istiyorum gökten yağan beyazlara. Ellerim buz gibi olsun ki tutunca eritmesin küçük ellerini. Sessizliğini dinliyorum yağanların. Sükûnet, sadece Osmanlıca sözlüklerde kalan bir terim olmamalı. Şu sessizliğe bir bakar mısın? Şu sessizliği bir dinler misin? Dünyanın bütün köşelerini yamultuyor bu sessizlik. Mat yumuşak bir eğim kaplıyor cisimleri, susturuyor. Titriyorum günlük, donmak üzereyim. Dişlerim birbirine vuruyor. Göğü hiç bu kadar aydınlık görmemiştim. Vücudumda engel olamadığım kasılmalar oluyor. Göğü hiç bu kadar aydınlık görmemiştim demiş miydim? Demiştim. Kasılmalarım yazmamı engelliyor. Ne yazdığımı unutuyorum günlük. Tekrar tekrar okuyup tekrar yazıyorum. Yazarken tekrar unutuyorum. Düşüncelerim bile elime gelene kadar donuyor. Son raddedeyim günlük, az ötesi bembeyez bir tarla. Saçılıp dağılıp milyonpartikül olup yok olup kar olup yağmak istiyorum. En delişmen haldeyim.

Kar dünyanın akustiğini düzeltiyor günlük. Akort ediyor.

Bu deliliğin şarkısı bu olmalıdır.
Evet mutlaka bu olmalıdır.
Ay kent eskeyp dis hel'dir.
Ay kent eskeyp mayself'tir.

Açıklamamsınot: Bu yazı kar yağarken yazılmıştı, gece 3 falandı dün müydü önceki gün müydü neydi. Hatta ondan da önceki gündü galiba.

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Ayget Ayget


Oniki. Resmen deliriously. Şarkıyı dinlemekten yazı yazamıyorum. Onüç. Ondört. How dare you call at aaall? Abdominal kaslarım kasılmaktan kaskatı oldular artıkın. Onbeş. Önümdeki çay bardağının içindeki kaşık burnuma giriyordu az daha. Gerçekten bu çay bardakları çok tehlikeli olabiliyor bazen. Nominal değil bu işler. Normal hiç değil. Müthiş fetişik bir şarkı. Kafamın sallantısını durdurmakta zorlanıyorum bazen. Onaltı. Apaçıkseçik uppersuperötesi, kelimeler kadifesiz kalıyor. Arabaların arkasında sürekli oynayıp duran kafalı yavru köpek maskotları vardır ya, öyle yapıyor bu şarkı adamı. Fevk fevk, daha ne diyeyim. Onyedi. Uyku muyku yok. Zaten serum yüklemesi yapmışım. Kahve, çay, kahve, çay, kahve, çay, kahve, çay... go ahead to hell'in dibi. Onsekiz. Valla deliriously iki. Bardağı çekmem gerekirdi. Ama çekmedim. So bright işte. Bakar kör. Ondıkuz. pardon ondokuz. On the cuz. Yep. Tekâmül et tekâmül. Yirmi. Ensede kas var mıdır? Kasketi al kasketi kafayı üşütme. Kaskatı oldum artık iyice zaten soğuk da bir yandan öbür yandan da çaydan tein, kahveden kafein, çaydan tein, kahveden kafein, çaydan tein, kahveden kafein, çaydan tein, kayfeden kafein. Haybeden kafayı yedim. Uykum da yok olsa uyurdum. Yirmibir. Bilekcek. Önce şu bardağı çeksen diyorum. Hâlâ görebiliyorken. Yirmiki. Yimez bence. Yirmiiki. Onbirçarpıiki. Yirmiüç. Billa deliriously üç. Hadi kafayı karnı anladık da bu omuzlara ne oluyor? Yirmidört. Dön de arkana bak. Uymadı. Çok doğru çok yanlış. Kime göre neye göre kim gördü ne dedi. Yirmibeş. İsim şehir hayvan bitki eşya not. Bazen de artist. Neyse bu çayın teini kahfenin kafeini çok kesmedi sanırım beni. Uykum mu geliyor ne yavaştan sağdan soldan? Yirmialtı. Son bir kaç gündür mideme çok yükleniyorum sanırım. Loading. So loading. Load, load. So wrong. Keşke bu kadar zorlamasaydım. Do i want it enough? Yirmiyedi. O kadar yememem konusunda kendimle barışık olmalıyım. Tek başıma yabancılaşmamalı, yalnız kalabalıklara karışmalıyım. Gezmeliyim, tozmalıyım, yazmalıyım, bozmalıyım, malıyım da malıyım. Gelirken iki de ekmek mi alayım? Oldu. Yirmisekiz. Aygetit. Ayget, ayget, okey.

Bu saçmalamamın suçlusu aşağıda, halka millete devlete aleme ifşa edeyim de görsün.

Üçgene bas üçgene...

Hint delirmesi de böyle oluyormuş demek ki...

Sevgili günlük, tek kelimeyle yorum yok :) :) Belki daha önce izleyenler vardır, onlar isterlerse izlemeyebilirler.

Bir de buna İngilizce şarkı sözleri eklemişler, ona da yorum yok. :)

Yazarın notu: Önce şarkı sözsüz olanı izlemek, muhteşem figürlerin daha iyi akılda kalmasını sağlayacak ve gerektiğinde ortamlarda ön plana çıkmanıza yardımcı olacaktır.

İyi seyirler.

Dış ses; "Lütfen seyir halindeyken şöförü meşgul etmeyiniz. "


Ahahay, şarkı sözlerine ayrı bir delirdiğimi söylemeden geçemeceğim :) :) :)

Pazar, Şubat 17, 2008

Saykoterapi - Episöd: 1

Psikoloğa gitsem, hayat psikoloğum için çekilmez olurdu sanıyorum. :)

- Merhaba hoşgeldiniz.
- Hiç de hoş gelmedim doktır.
- Neden neyiniz var?
- Bilsem burada ne işim var doktır, sen de yapma Allah aşkına.
- Bana neden doktır diyorsunuz?
- Hızlı yazmaktan öyle oluyor, elim kayıyor pardon, bir daha demem.
- Demek eliniz kayıyor, bana o yüzden doktır diyorsunuz?
- Siz de sanırım anlama güçlüğü çekiyorsunuz.
- Nereden çıkardınız?
- Nereye?
- Nasıl yani?
- Nereye nereden çıkardım?
- Bir yere mi çıkardınız?
- Siz gerçekten doktor musunuz?
- Yoo, bana siz doktor dediniz.
- Sen psikolog değil misin? Psikoloğa gidecektim ben ya.
- Deminden beri kendinle konuştuğunu anlayamayacak kadar delirmişsin oğlum sen.

Kehü kehü keeehüp diye içine çek beni.

Gel sana şarkı ısmarlayayım. "Chevelle - Brainiac" geliyor. Doing boing. Dıp, tıs, küt.
Dingonun ahırı mı lan burası öyle elini kolunu sallayan geliyor?
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa da gelsin o zaman.
Kırmızı Başlıklı Kız da gelsin.
Fıstıkçı Şahap'la, Çift Haseki Paşa da gelsin. Ama ikisi aynı kişiymiş zaten onların yaa, boşver.
Himmet Ağabey goç.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

Topitop

Sevgili günlük sana topitop demek istiyorum. Topitop topitop topitop topitooooop... Rocco mocco hikaye. En güzel saplı şeker topitoptur, bu da böyle biline.

Elmalı topitop var ağzımda şu anda sevgili günlük. Çocukluğuma geri gitmiş gibiyim hiç gelmemek üzere. Bu ne mutluluktur yarabbi. İşte bunu seviyorum.

Bu arada bizim ufak yeğen kapıları langırt diye açıp kütürt diye içeriye dalmayı öğrendi. Özel hayatıma indirilmiş bir cellat baltası olmalı bu. Ama yavru topitop getirmiş yiyeyim diye. "Yeyı ye." (It means "Dayı ye") heh. Gel de yeme.

Şu yanda görmekte olduğunuz şarkılar yeni hitlerimizdir. Arada bir değişir. Kaldırırım ben sonra belki falan istersem bakarız çalsın biraz.

Büyük yavru da Fifa2008 almış, yükleyelim de yükleyelim. "Yavrum dur bakarız, ona da bakarız." "Dayı bak 28 dakka sonra gelicem ona göre." "Aman geç kalma."

Ablam da harş diye kapıyı kırıp içeri girenler kervanına katıldı. İK gazetesiye kafama vurdu. Çok ilginç bir iletişim anlayışımız var kendisiyle.

Asıl ne diyeceğim bak dinle. Alışveriş yapıyoruz, aman alışveriş de alışveriş olsa, ayçekirdeği, kabak çekirdeği, gazoz, topiptop. Tanıdık bir şeyler çalmaya başladı. Hani çalar ya marketlerde. Allah Allaaah, tanıyacağım da bir yerlerden ama nerelerden? Aaaaa, "Every time i die" bu. Yok artık diyorum. Kulaklarıma inanamıyorum. Markette bu şarkıyı çalan KİLER personelini kutluyorum. Reklam mı oldu, aman olsun banane. Alttan yazı geçiririz, bu blogda sanal reklam uygulanmaktadır diye olur biter.

Böyle işte günlük, bugünlük de bu kadar diyemiyorum, daha akşam dizileri var izlenecek, bir bitsinler bakalım da sonra bir görüşürüz.

Geldim

- Geldim yavrum.
- ?
- Uzun zamandır buralarda yoktum.
- ?
- Nevet, ben senin yıllar önce kaybettiğin babanım.
- ?
- Yavrum, yavrum benim.
- ?
- Üstüne başına ne olmuş böyle, gel seni biraz toparlayalım.
- Sen de kimsin be adam?

Cumartesi, Nisan 21, 2007

Hastalandıydım biraz, tee eskilerde

Burnum bozuk musluktan az hallice akmakta, başım ağrıyor, sinüslerim zonkluyor. Hastayım be günlük.

Hastayım, az biraz da yastayım, ayrıca çilekli pastayım... Ne diyorum ben ya, kafam yerinde değil. Of ve of diyorum, burnumdan yeterli miktarda nefes alamıyorum, böyle olunca da sinirli oluyorum. Ben hasta olunca hiç çekilmez olurum günlük. 10'a kadar say geçer, 1... 2... 3... 4... 5... 6... 7... 8... 9...

"Zırrr"
- Alo!
- Alo iyi günler, HS bilmemnesinden arıyorum, K****** Kart ile ilgili, ...Bey'le görüşebilir miyim lütfen?
- Görüşemezsiniz, ben oğluyum benimle görüşün.
- Ama kendisiyle görüşmem lazım.
- Ben konuyu biliyorum, istemiyoruz.
- Ama kendisine bu tanıtımı yapmam lazım.
- Ya güzel kardeşim, biliyoruz, babam bunu kullandı memnun kalmadı, istemiyoruz.
- Kendisinden bu cevabı almam lazım.
- İyi al.
(Yaklaşık 20 dakika babamla konuştuktan sonra.)
"Baba bir saniye telefonu alabilir miyim?"
- Arkadaşım, anlama güçlüğü mü çekiyorsun, babam sana 20 dakikadır istemediğini söylüyor, inatla hala ne anlatıyorsun?
- Ama benim bu tanıtımı kendisine yapmam lazım. Telefona alabilir miyim kendisini?
- 20 dakikadır ne anlatıyorsun bitiremedin mi hala?
- Bu sistemi anlatmak benim görevim, görevimi yapmamı engelliyorsunuz.
- Tamam o zaman, ben şimdi telefonu buraya bırakıyorum, sisteminizi anlatmanız bitince kapatırsınız, teşekkür ederiz.
- Ama öyle olmaz ki bu şartlarda konuşamayız.
- O zaman şimdi kapatalım.
Tak!

Yani zorlamayın ama beni buna...

Neyse işte, hastayım, az biraz da yastayım, en iyisi gidip yatayım.
Şarkı da şey olsun, "In Flames - Strong and Smart"
Oldu.

Dumur

Sevgili şey, iyi geceler. Şimdi burada sana "Çilekeş - Kendimden Geriye" hediye etmek isterdim, ama geriye bir şey kalmadığı için lütfen bu bahsi kapatalım. Nayır! Nolamaz! Nalan?

Ne oldu ya, "şey" dedim diye mi alındın? O zaman -alınan dosyalarıma- bakalım belki oradasındır. Nıhahahaha(Kötü karakter gülmesi)... Yahu bu ilkokuldan kalma espriyi de nereden yaptım şimdi gece gece, ayrıca ilkokuldan kalmış olamaz, ilkokulda -alınan dosyalarım- diye bir kavram yoktu çünkü, çok attım kanaatimce. Kanaatim de 10'du halbuki, ee 9 mu kaldı şimdi? Bravo bana aferin. Sen böyle saç kanaatleri bakalım nereye kadar? Bol keseden kanaat dağıtan hocalara benzedim. Ney? Nasıl yani? Ne alaka? Ona "Ney" denmez bir kere "Ne" denir. Bir kere mi denir? İki kere desek? Öööf gece gece nereden sardın başıma sen ya? Şimdi bu ayçekirdeği var ya, çok garip, yiyorsun yiyorsun yiyesin geliyor, sonra yine yiyorsun, yine yiyesin geliyor, ee ne bu yahu sonsuza kadar ayçekirdeği mi yiyeceğiz? Ayrıca da neden ayçekirdeği? Bence çok mantıksız bir isim. Ayla ne alakası var ki bunun? Merhaba, evet alakası yok. Sen de kimsin? Ben Ayla. Seninle mi alakalı bu? Yoo, ben yazarın sulanmış dimağının bir eseriyim. (Çüşş, kendine yazar dedi...) İyi o zaman, Ayla diye biri yok yani? Bilmiyorum belki vardır. Ama ayçekirdeğiyle alakası yok. Yayla var istersen. Kalsın. Evet. Peki bu ay ne alaka yani, ayçekirdeği, İngilizler sunçiçeği diyor buna. Suçiçeği değil be, o hastalık. Ben geçirmiştim, her yanında çiçek açıyor, güllük gülistanlık oluyor her yer. Ama bu da bir hastalık gibi evet, bir bağdaşım oldu. Bağdaşım mı o da ne? Amma atıyorsun ya. Eskiler "Günebakan" demiş bak ne güzel, bir anlamı var en azından, neden, güne bakıyor çünkü, düne bakmıyor. Sonra hangi ileri zekalı değiştirdiyse bunun adını ayçekirdeği yapmış. Ayrıca, ayçekirdeği yapmamış, ayçiçeği yapmış, karıştı. Bunu bir araştırmalı... Araştırdım bulamadım, her neyse. Ayrıca 7.5cm'e kadar ayçekirdeği varmış, pardon 7.5mm'miş. Bak bu arada uydurdum ama "Bağdaşım" diye bir kelime varmış cidden, "Tutarlılık, İnsicam" demekmiş. Aferin bana. Demek ki işsiz kalsam TDK'da işim hazır, ben de çok güzel kelimeler türetebiliyorum. Evet, bu arada zaten işsizim, yarın bir TDK'yı arayayım bakalım, işim hazır mıymış?

- Alo, iyi günler TDK mı?
- Evet.
- Bağdaşım?
- Efendim?
- Bağdaşım bağdaşım?
- Efendim?
- Bağdaşım diyorum ya anlamıyor musun?
- Anlıyorum da, neden diyorsunuz?
- İşim hazır mı?
- Efendim???
- İş iş?
- Ne işi?
- TDK'da işim hazır olacaktı benim?
- Bize öyle bir bilgi gelmedi.
- Nasıl olur ya? Nasıl gelmez? Belgegeçeriniz bozulmuş olabilir mi?
- Olamaz.
- Tıpkıçekim makineniz nasıl?
- Deli midir nedir ya? Tak. Düüüüüüüüt (La tonu)

Böhühü :) :)

Gözümün içine içine bak


Ne bakıyorsun?

O kadar yakından bakma...
Gözlerin bozulmasın...

What?

Birinci tekil çekimli
Edilgen bir fiildim.
Hep gülerken çekildiğim
Çocukluk resimlerimde.

Şimdi neyim...
Şüpheliyim...

Kuş Beyni

Sevgili günlük, bir günü daha bitirirken sana demek istiyorum ki, şu gıcık olduğum martılara gıcık olmakta ne kadar haklı olduğuma bir kere daha kanaat getirdim. Aferin bana, kanaat notum 10 bravo.

Evde patlamak üzereydim ki, "Dur ya" dedim, "n'apıyorum, evde patlayıp odanın duvarlarına partiküller halinde saçılacağıma, çıkayım dışarıda patlayayım, hem temiz hava, şöyle saçılabildiğim kadar saçılırım, açık alan." Çok mantıklı geldi, bizim T ile buluştum, o da dertliymiş, uzun zamandır Mc'e gitmemiştik, gittik, şu gnçtrkcell kampanyasını hala bitiremediler, sömürdükçe sömürüyorlar milleti, gittik bizde bir güzel sömürüldük. Uzun zamandır yemeyince hamburger iyi geliyor insana. Sonra H geldi, sormadan iki menü de o kapmış, getirdi. Gerekli kaloriye ulaştık artık tamam daha bir şey yemeye gerek yok 1 2 gün. Bu arada Mc'teki serçelerin doğal beslenme döngülerinin bozulduğuna şahit olduk. Çok garip, kendimiz sağlıksız beslendiğimiz gibi, kuşların da beslenmesini bozuyoruz. Patates kızartması yiyen serçeler tarafından etrafımız sarıldı. Ufak tefek lokmalar atmaya başladık sağa sola, bu lokmaları havada kapan serçelere hayretle baktık. Neyse yedik bitti falan, oturuyoruz, "cork" diye sol omzumda bir ses duydum. Kafamı kaldırdım, martı. "Anaaa, o da ne?" "Kuşbeyinli martı omzuma s.çmış." (Aaa ne kadar kabasın, "pislemiş" denir ona... Senin omzuna s.çsın bakalım sen "pislemiş" diyebiliyor musun?) Zaten gıcık oluyordum martılara, şimdi iyice sinir olmaya başladım, harbiden kuşbeyinli hayvanlar. Kocaman sahilde geldi bula bula benim omzumu buldu salak. Bu arada en son simit yemiş sanırım.

Üç Yüz


Sevgili günlük, 300'ü izledim, gece gece acayip ardinal doluyum, konuşma çok fena yaparım... Ardinal değildi o ya... :)

Zıpla Somon

Saat biri altı geçiyorken başlıyorum bu yazıyı yazmaya, göz kapaklarım artık yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptal kayık ifadeyi atamıyorum. İyi ki odamda ayna yok. Zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?

Televizyonda somon balıklarını izledim bugün. Atlas okyanusunu geçerek doğdukları yere yumurtlamaya gittiklerini ve bunu da beyinlerindeki manyetik algılayıcılarla yaptıklarını öğrendim. Atlas okyanusunu geçen, köpekbalıklarından kurtulan, sığ nehir sularından geçen, yırtıcı kuşların saldırısıyla başeden somon balıklarının önlerine çıkan şelaleden yukarı zıplarken ayılara yem oluşunu gördüm. Tabiki hepsi değil, düşünsenize milyonlarca balığın içinde oraya kadar gelip de şelaleden zıplayıp geçip gidecekken son anda ayıya yem olan somon balığının hayal kırıklığını hangi kelimeler anlatabilir ki? Yumurtlama alanına gidene kadar somon balıklarının bütün enerjilerini harcadıklarını ve yumurtladıktan bir süre sonra da öldüklerini öğrendim. İşin garibi, yumurtlama zamanı geldiğinde, balıkların şekil şemallerinin tamamen değiştiğini, çirkinleştiğini, düzgün sırtlarının kamburlaştığını, renklerinin kırmızıya dönüştüğünü, alt çenelerinin ileriye doğru uzanarak korkunç bir hal aldığını gördüm. Yumurtladıktan sonra da ölerek, nehir tabanına yığılan yüzbinlerce balık cesedinin yumurtaları koruduğunu gördüm...

Böyle şeyler oluyor işte dünyada, çok garip çok...

Saat biri otuz geçerken bitiriyorum bu yazıyı, göz kapaklarım hala yerçekimine yenik düşmek üzere. Fonda sürekli dinlenen şu Vengo parçaları yüzünden yüzümdeki aptak kayık ifade iyice kaymaya başladı, iyi ki odamda ayna yok, ki olsa da zaten odam karanlık, ki zaten kimin ihtiyacı var ki aynalara?
(Eski bu yazılar ya, ancak ekleyebildim, ki ayrıca size ne bundan, evet garip oldu.

Pazar, Nisan 01, 2007

Gereksiz Bölge - (Olmasa da olurdu) - Bölüm:4

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Offf ve offf

Remedios Silva Pisa'dan... Şarkıda ney üfleyen de Kudsi Ergüner. Tüyleri diken diken etmiyor mu? Vengo'nun sonu. (Powered by Yuğtub)

Ama bitmiyor işte yol...

zip

Balıkçının tezgahında yüzlerce balık gördüm,
renk renk, boy boy, farklı farklı...
Hepsi de boğularak ölmüş...

Uyarla

Güncel bir Nasrettin Hoca uyarlaması...

C: h.... naber
H: iyi kötü karışık kafalı
C: s2e21 ne?
H: season 2 episode 21
C: acayip
H: prison break
C: acayip
C: cmrtesi görüşelim mi
H: olabilir
C: senin flashdisk öldü bu arada
H: inanmam bu arada
H: ölmez
C: o zaman doğurdu
H: ona asla inanmam
C: o zaman ben cumartesi getireyim senin flashdiski
H: :) o olur
C: :)

Cefakar arkadaşım H'a flasdiskini yaklaşık 2 aydır kullandığım için teşekkür ederim...

Ee, ama bundan size ne ki? Sıkıntıdan hep, sıkıntıdan... :)

4.Element: Tahta

Selam günlük naber? Eh işte, iyidir. 3 gündür evde bir dolap kütüphane boşaltma mesaisidir gidiyor, anlam veremiyordum, ama dün herşey ortaya çıktı. Bu arada ne kadar çok ansiklopedi varmış evde hayret ettim, doğru dürüst birini de açıp baksak bari, neyse. Şimdi zaten "okunanlar" "arada bir okunanlar" "okunmayanlar" olmak üzere evdeki basılı eserleri sınıflandırmaya başladık, Ne anlatacağım hala başlayamadım bu arada. Kütüphane büfe ve dolap karışımı olan bu devasa tahta yığınını neden boşalttığımızı öğrendiğimde, annem elime dekupaj testeresini tutuşturmuştu bile. Dolaplarının üst katlarındaki 40 cm'lik kapaklı yerleri kesip çıkarıp, boyunu kısaltacakmışız dolapların. "Sebep?" "Çok uzun bunlar, holü karartıyorlar." "Yahu kaç yıllık dolap antika olacak nerdeyse." "Kesin, orası kesilecek, bunun da kapağı onun üzerine çakılacak, o dolaplar kısalacak, o kadar." Tamam dedik, aldık elimize metreyi kalemi, çiziyoruz şurasını keselim, şuradan çıkanları bunun üzerine çakarız, ee bunun üzeri boş kaldı, ona da şunları birleştirip çakarız, üstte nasılsa gözükmez, "Öyle eğreti yapmayın, bak düzgün yapın", falan derken, ben 20 küsür yıllık dolabı dekupaj testeresiyle keserken buldum kendimi. Allah'ım inanamıyorum o nasıl bir talaş fışkırması öyle. Dolabı karşımdan tutan babamın lacivert hırkası açık kahverengi oldu o derece yani. Sanki mübarek, tahta değil, her yere bir tazyikle tahta talaşları saçılıyor, talaş demek te yanlış böyle mikroskobik partiküller buldukları bütün deliklere doluyorlar. Sonra yere yatırdığımız dolabın arkasındaki kontraplak, ya da kontrplak, ya da her ne haltsa, işte onu kesmeye başladık, ince olduğunu düşünerek kolay kesilir diye umutlandığımız bu tahta soyu hiç de beklediğimiz kadar sorunsuz bir kesim sağlamadı. "Allaah Allaah, neden kesmiyor bu?" "Tahtadan da böyle ses çıkar mı ki" "Bir şeye değiyor sanırım" gibi ihtimal cümleleri arasında, büfenin arka kontraplağına, yada kontrplak, ya da her ne haltsa be amaan, yapıştırılmış aynayı çıkarmadığımızı farkettik, ama farkettiğimizde aynanın ilk catırtıları gemişti bile, sonra battı fişing yan going hesabı, dong bir koydum aynaya kırdım kafadan. Artık o nasıl yazıldığını şu anda tam bilmediğim açıp da sözlüğe bakmaya da üşendiğim kontraplağı hatır hutur kestim. İlk dolap kesilmişti. Şimdi de diğer dolabın öndeki büyük kapağını bunun üzerine göre kesip buraya çakacaktık, ki nitekim yaptık da. Etrafa saçılan mikroskobik partiküller nedeniyle annem bir ara sinir krizleri geçirdi. :) Waay, marangoz mu olsak acaba? Bir dolap ancak bu kadar güzel tamirat tadilattan geçirilir. İlkini becermiş olmanın gazıyla, ikinci dolaba daldık. İkinci dolap, ikinci olmasından mütevellit daha bir kolay oldu gibi geldi bana sanki, neyse. O arada Avrupa yakası başlayacak diye sevinirken, donk, maç olduğunu öğrendim. C abi de tel açtı, maçı izlemeye geliyorum diye, oh dedik iyi muhabbet olur. Ki oldu da, bu arada maç da güzeldi. Yalnız şu prezervatif reklamlarını özellikle mi bu saatlere koyuyorlar hayret, maç izliyoruz, devre arası, masa başında çay kek vs, annem de üzülmüş 2 gol yedik diye, bir yandan annemi teselli ediyoruz :), bir yandan işin makarasındayız, çıkan reklama bak, prezervatif, bir de geciktirici etkiliymiş, e çüş artık ya...
Neyse işte, maç güzeldi, dolaplar da güzel oldu, hayat da güzel...
Bugün de böyle bitti.

Salı, Mart 27, 2007

?

Heyhey..!

Siz hiç kırmızı bir ağaç gördünüz mü?





Pazartesi, Mart 26, 2007

Engine

Selam günlük, naber. Yahu bu saatleri ileri aldığımız zaman sanki hayatımdan bir anda 1 saat gidivermiş gibi oluyor, bu da beni çok üzüyor, hatta oturup ağlayasım geliyor, hatta oturup ağlayayım... Böhühü, aman ne komik. Neyse.

Msn penceremin altında şöyle bir link vardı.
Ahanda bu:
http://click4thecause.live.com/Search/Charity/Default.aspx?locale=tr-tr

İnternette her gün aralıksız mütemadiyen biteviye yaptığınız aramaları bu linkteki arama motorundan yaptığınızda yerinizden bile kıpırdamadan yardıma muhtaç insanlara yardım yapma imkanınız oluyor, bence hoş bir uygulama. Hatta Google da böyle bir uygulama başlatsın, yetkililer, aloo, Google yetkilileri, heoow... Kime diyorum ben, baksanıza buraya... Şişşt, sen sen, gözlüklü, bir yetkiliyi çağırır mısın bişey söyliycem. Aloow, sen sen, baksana buraya... Oohoo kendin söyle kendin dinle, hayret bir şey... Neyse.

Bu kadar. Bitti.

Pazar, Mart 25, 2007

İşlem

- Buyurun hoşgeldiniz...
- Hoşbulduk...
- Ne işlem yapacağız?
- Yok yok, fazla bir işimiz yok, ben sadece kırıklarımı aldıracaktım...

Cumartesi, Mart 24, 2007

Günden Gereksiz Şeyler (Ders İçerikli)

Eveet, bugün okula gittim gene ben demiştim, diploma almaya. Hava da bir yağmur bir yağmur, sorma gitsin, aman yağsın yağsın. Dünya soğumaya çalıştıkça biz inatla ısıtıyoruz demiştim ya, cidden öyle, doğru düzgün kar yağmadı ya, neyse. Vapura bindim, yağmur çamur demeden üst kata çıktım dışarıda en arka koltuğa oturdum. Soğuk biraz ama olsun. CD playerımın kulaklıklarını da taktım kulaklarıma, açtım son ses Children of Bodom dinleyerek sisli ufuktan geçen şileplere baka baka yolculuk yapıyorum, keyfim yerinde, ama yook, olmaz bu çocuğun keyfinin muhakkak kaçırılması lazım değil mi, tabi, kadının biri, koskoca gemide o kadar yer dururken geldi yanıma oturdu, sigara içmeye başladı. Yahu be ablacım, belli ki bak uzaklaşmışım herkesten, tek başıma müzik dinliyorum şurada, gelip de tüm keyfimin içine içine sigara dumanlarını üflemenin bir alemi var mı? Şimdi, bir şey desem, "Aaa babanın malımı istediğim yere otururum" tarzında bir cevap gelecek belli tipinden. Bende hiç muhattap olamam şimdi ablacım seninle kusura bakma. Ya sabır, deyip "You're Better off Dead" şarkısın tüm sözlerini bu ablaya armağan edelim tepe tepe kullansın dedik. Hayırlı uğurlu olsun. Neyse ki fazla durmadı.

Sonra dönüş yolundayım, Maltepe isimli vapur geldi bu sefer. Gene geçtim arkaya tek başıma oturdum, yağmur yağıyordu, koltuklar ıslaktı, "oh" dedim "kimse gelmez". Hayda bu seferde iki tane Rus turist geldi. Biri erkek, diğeri kadın. Erkek olan yanıma oturdu, kadın ayakta kaldı, peçete arıyor koltuğu kurulayacak da oturacak, çüş ulan dedim deve, insan biraz centilmen olur. Kadının omzuna hafifçe dokunup, buyurun der gibisinden kalktım yerimi verdim, turizme bir katkımız olsun mahiyetinde. Herif atladı "Oo thank you, thanks" falan, her ne kadar içimden "Thank you ha? Thank you, al sana thank you, deyip sağ sol girişmek istesem de, gevrek bir gülümsemeyle geçiştirdim, thanks diyeceğine azıcık insanlık öğren. Neyse. Ben de geçtim içeriye oturdum, tabi her yer dolmuş, kanarda köşede bir yer bulup, karşımdaki yangın söndürme tüpüne bakarak süper bir yolculuk yaptım. Sonra da eve geldim bitti, bu kadar.

Bu hikayeden çıkarılacak dersler,

1: Herhangi bir yerde topluluktan uzakta tek başına oturan insanların yanına gidip de keyiflerini kaçırmayın, herkes benim gibi şarkı sözü hediye etmez.
2: Centilmen olun.

Günden Gereksiz Şeyler

Günün -gereksiz- getirdikleri...

Nihayet diplomama kavuştum. Artık ben de diplomalı işsizler kategorisindeyim.

Şu haberlerdeki 8 dakika ara meselesi hala sürüyor, peki haberlerde reklama girerken kaç dakika süreceğini söylüyorlar da, dizilerde neden söylemiyorlar? Onu da söylesinler, ben bir kere dakika tuttum, 10 dakika falan sürüyor reklamlar. Dizi de 20 dakika sürüyor. 20 dakika dizi, 10 dakika reklam, 20 dakika dizi, 10 dakika reklam... gibi.

NTV'de "Benim Güzel Ülkem" adında bir belgesel vardı. İşgalden sonra Irak'taki seçimleri anlatıyordu. Bence tekrar verirlerse izlenmesi gereken bir belgesel. Oturduk ailecek onu izledik. İzlerken bununla ilgili birşeyler yazmak lazım diye düşündüm, ama şimdi oturunca aklımda sadece şu cümlenin kaldığını gördüm. "Daha sonra tanıyıp öldürmek için seçmenlerin görüntülerini çekmişler midir?" diyordu Irak'lı Sünni bir kadın.

He bir de insan annesiyle babasıyla oturmuş televizyon izlerken reklamlarda cart diye prezervatif reklamı çıkması çok garip oluyor... :) :)

Sonra reklamda sözü edilen ürünün sitesine girdim, sitede aşkometre diye bir yer gördüm, isim ve soyisimlerinizi yazın aşkınızın gerçek gücünü bulun diyordu, oraya Burhan Altıntop ve Makbule Kral yazdım. %74 çıktı. Hehehhe.

Çarşamba, Mart 21, 2007

Şiş





Evet şarkı geliyor;

Öncelikle, sadece 2 ay (3 te olabilir) ödemedim diye kredi kartımı kapatacaklarını söyleyen banka çalışanlarına,

Ayrıca HS Group diye bir yerden Kadıköy Kart diye gereksiz bir şeyi satmak için sürekli bizim evi arayan insanlara,

Diplomamı hazırlamamakta direten öğrenci işleri personeline,

Bir de kendime...


Not: "Şarkıyı çok beğendim ne olur bana da gelsin" diyorsanız, monofonik için "sis", polifonik için "psis", gerçek ses için "gsis" yazıp, bir şişeye koyup denize atınız.

Salı, Mart 20, 2007

İmgelenmek

Bugün "Children of Bodom" dinleyerek güneşin ensemi ve daha sonra da alnımı pişirdiği bir cam kenarında durgun durgun durgun denize bakarak Beşiktaş'tan Kadıköy'e geçtim. Aslında tam durağandım diyemem, durağanlık göreceli bir kavram. Yani bir nevi referans noktası olayı;

Karşımdaki kadına göre durağandım, ama Kadıköy iskelesinde bekleyen sıkıntılı kalabalığa göre hareketliydim, hatta biraz daha acele etmeliydim...

Neyse... Vesaire...

Eskiden vapura binmek benim için özel bir hadiseydi, çocuklar gibi sevinirdim vapura binileceği zaman, ki zaten çocuktum. Çok binemezdim çünkü, bütün akraba-i talukat Anadolu yakasını mesken seçtiklerinden mütevellit bayram seyran gezmelerinde belki işte bazen denk gelirse o da vapura binilirdi. Ki ben de şu anda anımsamaya çalışıyorum vapurda geçen bir imge gelsin diye kafama ama olmuyor. Zaten "confused" demiştik onun için, neyse fazla yüklenmeyelim. "Zınk" dur geldi, sıkma portakal suyu, "dıkşın", kaşarlı tost. Evet vapur deyince aklıma gelen şeyler bunlar oldu, sıkma portakal suyu ve kaşarlı tost...

Gerçekten de bazı yerler insan beyninde bazı imgeler bırakıyor, mesela hastane deyince de, Eski PTT Hastanesinin röntgen bölümüne inen koridor geliyor aklıma, loş, sessiz ve eğimli. Başından bakınca sanki insanı içine çeken bir perspektifi vardı. Bir de bahçedeki büfenin karışık tostu.

Şu tost meselesine bir eğilmem lazım...

- Sevgili günlük, sana bir şarkı önereyim mi?
- Önerme!
- "Children of Bodom - Needled 24/7". Bence budur...
- Önerme dedik sana.
- Ben seni dinlemiyorum ki...

Pazartesi, Mart 19, 2007

Absolut

Kafamda onlarca kelime var birbiri ardına getirip anlamlı bir cümle yapamadığım...

Pazar, Mart 18, 2007

Başlık maşlık yok

Ulan her seferinde kaçırıyorum, "Yeni Türkü - Karanfil" biter bitmez, DapDadapDapaDapGrawn diye "In Flames - Land of Confusion(Genesis Cover)" başlıyor. Shuffle'ın azizliğine geldik. Aziz Shuffle. Genesis Cover. Ama benim bütün durgun ve sakin havam "Dapdapadap" diye başlayan davullarla dövülüyorken nasıl dramatik bir yazı yazabilirim ki? Olsa olsa travmatik olur...

Ahşap bir ev imgesi oluşuyor bu şarkıyı dinlerken hayalimde, kalabalık, ama çok fazla değil, böyle hani soğuk kışlardan birinde bir Pazar sabahı hep birlikte toplanılıp kahvaltı edilen... Sabah erkenden evin annesinin yaktığı soba, holde kurulan kocaman beyaz örtülü masa, kesilen ekmekten çıkan taze buhar, sofrayı kurarken sıcak ekmekten koparılan kaçamak lokmalar, camın dışında yağan lapa lapa kar, renkli saplı çay bardaklarına konan sıcak çay, evin babası başlamadan önce yemeğe başlamaya çekinen ürkek bakışlar, sobaya en yakın oturanın giderek artan harareti, gülen gözler, sobanın üzerindeki maşada duran dünden kalmış ekmeğin dilimleri, zorla ekmeğe sürülen tereyağla bal, ortaya sonradan çıkan sucuklu yumurta... :)
...televizyonda da kovboy filmi.

Gerçekten de, bir yağmur yağsa da büyülense yeniden dünya?...
Biz de bunları hatırlayıp ağlasak?...
Olmaz mı?...

No Comment

İyi geceler günlük, her ne kadar gün yorucu geçse de ben bu sabah güzel uyandım aslında, hatta erken bile sayılabilir, 10:00 falandı. Gece 02:00 falandı anneme dedim "Yarın bir yumurta yapalım kahvaltıda anne ya olur mu?" diye. "Kalkmıyorsun ki" dedi.... Bu sabah kalktım ama. Uykumun arasına giren melodilerle. "Yeni Türkü - Karanfil" çalıyordu tavaya düşen yumurtanın cızırtısının yanında...

O anın şarkısı da başka bir şey olamazdı zaten...

Cumartesi, Mart 17, 2007

Active

Cumartesi mumartesi demeden amelelik yapıyorum valla, bir iş bulup çalışsam en azından Cumartesi Pazar tatilim olur, ama işsiz olunca her gün mesai, anlamadım ben bu işten birşey. Sabahtan beri bahçedeyim. Yanımızdaki ev satılmıştı, aa ben sana onu söylemedim bak, ya üzüldük, ulan yanımız da apartman mı olacak acaba diye, ama imar buraya apartman yapılmasına müsade etmiyormuş, eheh, iyi oldu. Şimdi yanda bir tadilat falan, bu arada bize cephe olan duvarın üzerine çit yaptılar adamlar, güzel oldu, nerden nereye, "çitin üzerine doğru giden zakkumu budadım" demek için herşeyi açıklamak zorunda kaldım olaya bak. Neyse, sonra bizim arka tarafa yaptığımız bir tane atölyemsi oda vardı, onun kapısına parmaklık yapılacaktı, daha doğrusu yapılmıştı da takılacaktı, ama beyaz boyalı, boyaları dökülmüş paslanmış parmaklığın oraya takıldığını gören annem fıttırabileceği için parmaklığı boyamaya karar verdik. (Bak mesela şimdi o parmaklığın paslı köşesinde beyaz boyanın kalktığı yerin makrosunu çekmek lazımdı, ama fotoğraf makinem yok, öhhüüü. -Bir anlık depresif atak- geçti, neyse tamam) Evet boyamak için önce boya bulunması gerekliydi, daya önceden camların parmaklıklarını boyadığımız mavi boyayı aramaya başladım, ama bulamadım, bu arada mavi boyayı ararken kömürlüğün rafı yıkıldı, bir de onu düzenlemek zorunda kaldım. Bahçede bir oraya bir buraya giderek boya ararken, benim salak hiperaktif kara sokak kedim "cırt" baldırıma tırmığı takıverdi, lan manyak napıyosun. Herif Mart sendromuna girdi herhalde, de bize niye çatıyor anlamadım. Öteki Tekir de yok bayağıdır zaten, iyice serseri oldu. Neyse, manyak kediyi çevremden kovaladıktan sonra, annemin elinde boyayla çevresine parlak hareler saçarak geldiğini gördüm. (Çok sinematografik oldu be, neyse.) Evet boya işini de bitirdim, sonra da yukarıya çıktım, biraz dinlenmek için, işte şimdi yukarıdayım, birazdan ne olur ne olmaz diye soğuk akşamlarda yakmak üzere odun kesmeye ineceğim aşağıya, bir de ikinci kat boyayı atacağım, inmeden biraz dinleneyim dedim, "Ensiferum - Frost" dinlerken, Dorillong, bizim H ile kısa bir diyalog yaptık.
Şöyle ki;

h: naapan ensiferum
c: höy
h: sanada höy
c: bahçedeydim,
c: önce zakkumu budadım
c: sonra
h: "Hiperaktivite Babadan Erkek Çocuga Miras " RealAge
c: aşağıdaki atölye gibi odanın kapısına parmaklık yapıoduk onu boyadım
c: şimdi de gidip 2. katı atıcam
c: Allahtan babam hiperaktif değil
h: Allahtan
h: :)
c: ben hiperaktif değilim ki, aksine tembelim ben
h: hadi len
c: ulen nerem hiperaktif benim
h: bolge olarak veremicem
c: ahahaa
h: mesela böbreklerin hiperaktif hiç durmuyor surekli çalışıyor
h: :)
c: ç
c: ç
c: ç
c: çüüş
c: hehehe, yazamadım
c: prostat mıyım acaba?
h: bilemem
c: hehehe
h: ben histerik miyim peki
c: histerik ne?
c: soralım
c: sevgili google, histerik nedir
h: sen google a sor akşam bende sana sorarım
h: :)
h: yemek
c: aşırı duygusal/dramatik kişilik bozukluğu olan.
c: bence sen histerik değilsin, biraz fanatiksin

Sonra H gitti, bir daha da görünmedi, şimdi bende gidiyorum, odun keseceğim, şarkı "Deep Purple - Not Responsible"

Cuma, Mart 16, 2007

Pure Dismay

Naber lan günlük, okula gittim ben bugün. Daha önceki günlerde "Çüüüş" dedirten harç borcumun takibini yapmaya gittim, iyiki de gitmişim, "Çüüüş" dediğim borç, yarı yarıya azaldı, beni bu dönemde öğrenci saymamaları gerektiğini enstitüden gelen kağıt ile karara bağlamışlar. Ama ben yine de özlemle beklediğim CanonS3is'ime kavuşamıyorum, hüngürt. Neyse, günlüğün gereksiz -günün getirdikleri- kısmını böylelikle bitirelim.

Vapurla geçtim yine karşıya. "Soilwork - Mindfields" çalarken CD Player'ımda, acıyan gözlerle insanlığın eğlencesi olmuş olan martılara baktım.

Etrafımızdaki bazı insanlar kendilerini bazen ne kadar çok düşürüyorlar... Garip yahu... Ve ne yazık ki bu insanların çoğunluğu erkek... Hehe, ben çok gülüyorum bu hallere. Mesela otobüs duraklarında, kendi aralarında konuşan gençlerin yanına güzel bir bayan geldiği zaman, hepsi birer espri makinesine dönüşüyor ve yüksek sesle birbirlerine espri yapmaya gülmeye başlıyorlar. Ya çok feci bir durum. Yapmayın arkadaşım şöyle şeyler, hayır yani ne bekliyorsunuz, güzel bayan muhteşem esprilerinizden birini duyacak ve yanınıza gelip "Hey genç adam, son zamanlarda senden daha komiğini görmedim mi" diyecek? Ya öldüreceksiniz beni... :) Aynen devam...

Bu durum bayanlarda hiç mi yok, diyeceksiniz şimdi. Bilmiyorum belki vardır, ben rastlamadım daha. Farketmez ki, o da komik.

Bu arada haberleri izliyorum demiştim ya, gene izledim, şu Irak ve Ortadoğu meselesi, haberlerde, oralarda ölen insanlardan o kadar rahat bahsediliyor ki, sanki günlük doldurulması gereken bir kota varmış gibi. Bu da garip...

O zaman yazımızı, bir şarkı sözüyle bitirelim;
What can we do, what can we say...
Our veins are filled with pure dismay...

Haberler

Kim?
Kiminle?
Nerede?
Ne zaman?
Ne yaptı?
Kim gördü?
Ne dedi?

...diye bir oyun vardı eskiden ya, oynardık biz çocukken. Bir çember oluşturur, bir kağıt alır, Yukarıdan aşağıya doğru bunları yazar ve elden ele dolaştırarak her soruya farklı bir kişinin cevap yazmasını sağlardık. Her cevapta o satırı katlardık ki gözükmesin. En sonunda da sırayla okurduk. Tabi herkes bir öncekinin ne yazdığını göremediği için ortaya çok saçma şeyler çıkardı, sanırım benim bu saçmalamalarım oradan kaldı. :)

Bu arada 2 - 3 gündür haberleri izliyorum, bütün haberlerde bir "8 dakika" olayıdır gidiyor. "Hiç bir yere ayrılmayın, tam 8 dakika sonra tekrar beraberiz". "Haber bültenimiz 8 dakika aradan sonra devam edecek"... falan. Yani garip. Haberlere de reklam alıyorlar artık, millet deli gibi haber izlemeye mi başladı nedir?

Bir de şu vardı o daha da beter, "Kısa bir aradan sonra haber bültenimizi bitireceğiz, ama yine de siz bizden ayrılmayın..." :) Deli misiniz kardeşim siz?.

So?

- Sonra, ee?
- Anlamadım? Ne ee'si?
- Ne demek ne ee'si, ee işte, sonra?
- Aa, E'si o işte, o kadar.
- Ne o kadar?
- Ee, o kadar.

Tipik bir cevap vermek istememe durumuyla karşı karşıya olma durumu. :)

So what, yani? :)

Perşembe, Mart 15, 2007

2 - 3 tane rendelenmiş havuç

Sevgili günlük, sabahları uyanışlarım gittikçe garipleşmeye başlıyor benim. Bugün de çalan telefon ve annemin telefonda ablamla konuşması ile uyandım. Uyandım denemez ama yani, sersem bir halde gözlerini açmadan olan bitenin farkında olma durumu vardır ya, işte o.
Sonra annemle aramızda şöyle bir diyalog geçti;

- Oğlum ben yumurta almaya gidiyorum.
- Tamam, çok geç kalma

ve sonra açılmayan gözlerimi kapalı tutarak uyumaya devam ettim. Sonra tekrar telefon dorilili dorilili diye çalmaya başladı. Bu sefer de ablamla şöyle bir diyaloğumuz oldu;

- Alo.
- Uyuyorum.
- Annemi versene telefona.
- Annem yumurta almaya gitti.
- O zaman yaz şimdi dediklerimi.
- Gelir birazdan uyuyorum ben.
- Yaz, gelince yapacakmış annem bunu.
- Bi dakka...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Bi dakka kalem arıyorum...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Kalem yazmıyor bi dakka...
- 2 - 3 tane rendelenmiş havuç...
- Ok
(Devamı havuçlu kek tarifi)

Sonra kapı açıldı ve giderek camekanın kenarına çarptı, böyle olduğu zaman bunun kontrolsüz bir açılış olduğu, ve genellikle rüzgar tarafından açıldığı bellidir. İçeriye bir soğuk. Babam içeri girerken kapıyı kilitlememiş, sokağın bütün soğuğu benim odama doluverdi. Ya şimdi kalkıp kapatsam kapıyı, iyice uykum açılacak, kapatmasam donup kalacağım öyle, nitekim kalkmadım. Vurdum kafayı çektim yorganı kafama kadar yumdum gözlerimi, ama uyuyamıyorum, annem geldi o arada "Bu kapı neden ardına kadar açık böyle" nidaylarıyla. Bu arada mart ayı sendromu yaşayan kediler oraya buraya işemeye başlamışlar, annemden sabah yorumlarını dinledim. Mırrrnaw, miyaaouuw, kssss, gibi serzenişlerle birbirine bağırıp çağıran kedilerin sesleri arasında sızmışım sanırım.

O yarım saatlik sızma sırasında çok garip bir rüya gördüm. Tüm sülale feribotla bir adaya gidiyorduk, sonra tropikal bir adaya geldik, 3 katlı ahşap evlerden oluşan bir yerdi, en üst katın balkonuna çıkarken merdivenlerde yaklaşık 5 senedir görmediğim akrabamı gördüm. Sonra balkondan denize bakınca sanki elimi uzatsam değecekmişim gibi bir mesafeden geçen dev şilepler, gemiler ve bir de denizaltı gördüm. Denizaltı görünce aklıma ikiz kuzenlerim geldi, severler onlar böyle şeyleri, balkondan aşağıya seslendim, "Oğlum denizaltı geçiyor lan bakın" diye. Sonra bütün gemiler yanyana uzakta bir yerde durdular. Bizi getiren feribot yoktu ama. Böyle bir şey işte, sonra uyandım.

İnsan çok kısa zamanda çok karmaşık rüyalar görebiliyor.

Çarşamba, Mart 14, 2007

Hızlı Kutup Ayısı

Evet, kutup ayısının 100 metrelik buzuldan kendisini suya bırakması ile ilgili saçmalamamıza geri dönelim. Hatırlayanlar olacaktır, küresel ısınmaya dikkat çekmek için bir kutup ayısını, "g" yerçekimi ivmesinin 10 olduğu, kutuplardaki 100 metrelik bir buzuldan suya atmıştık. Serbest düşme yapan bu kutup ayısı ile ilgili tamamen gereksiz ve zaman kaybı olacak olan bazı hesaplamalar yapıyorduk. Sonuçta arşivi biraz kurcaladıktan sonra kutup ayımızın 4,4721359549995793928183473374626 saniye sonra su ile buluşacağını bulduğumuzu buldum. (Garip bir cümle oldu, neyse.) Sürtünmesiz ortamda hesap yapmaya alışmış olan ben, bu durumda biraz afalladım tabiki, ama "baskı-lar bi-zi yıldıra-maz" şeklinde hesaplamaya devam ettim. (Bu arada gösterilere katılan kızgın kalabalıklar neden heceleyerek konuşuyorlar? Ne yani hecelemeyince ne dediklerini anlamıyor muyuz? Geçelim... Geçtik...) Eğer ortam sürtünmesiz olsaydı, V=g*t formülünü kullanarak, suya kaç metre/saniye hızla çarptığını bulabilirdik. O zaman sanki sürtünmesizmiş gibi hesaplayalım önce,
V = 10 * 4,4721359549995793928183473374626
V = 44,721359549995793928183473374626 m/sn (Yaklaşık 44m/sn alalım.)

Olay şu ki, düşen kutup ayısına hava sürtünmesi de ters yönde bir etki edeceği için, düşene kadar sürekli artan bir hız olmayacaktır. Belirli bir limit hıza kadar yükselen kutup ayısı, suya çakılışını bu hızda yapacaktır. Burada sürtünme kuvveti (F)'i şöyle bulabiliriz. (Burada formülasyon eksiği yüzünden kutup ayısını sanki bir küreymiş gibi düşüneceğiz, mecbur, çünkü kutup ayıları için özel bir şekil sabiti yok.)

F=6*Pi*R*n*V (Burada aslında yanlış yapıyorum ben, çünkü hız aslında 44m/sn değil zaten, ama 100metrelik bir düşüşte, sürtünmenin çok da önemli olmayacağını düşündüğüm için böyle yapıyorum)

F=6*3,14*0,7*0,00002*44 = 0,01N, gerçekten azmış. Yani 0,01 Nevton'luk bir kuvvet etki ediyor sadece düşen kutup ayımıza, bu da sürtünmeden dolayı kutup ayımızı yakmayacağına göre, yaklaşık olarak 44m/sn'lik bir hızla yani saatte yaklaşık 158km'lik bir hızla suya dalar diyebiliriz, ki hız bayağı yüksek çıktı aslında.

Hımm, demek ki gerçekten küresel ısınmaya dikkati çekmek için 100 metrelik buzuldan bir kutup ayısı atsak bayağı işe yarayacak...

Evet görüldüğü üzere, tamamen gereksiz hesaplamalarla uğraşıp, sonuçta tamamen gereksiz bazı sonuçlara ulaştık. Ayrıca bu sonuçlar kaynak niteliğinde değildir, sorumluluk kabul etmem.

"Yok ben hesapladım öyle olmuyor" diyenler de olabilir, o zaman alırız 2 tane kutup ayısı, gideriz kutuplara atarız 100metrelik buzulun tepesinden, ölçeriz. Ama bu gidişle bunu yapabileceğimiz buzullar kalmayacak. (Bak bu sosyal içerik şeysiydi)
(Bu arada son pragrafın çok saçma olduğunu okuduktan sonra farkettim, "alırız 2 tane kutup ayısı, gideriz kutuplara" ne demek ya? Yani, gitmeden alalım, belki orada bulamayız falan dimi, ehü)

Salı, Mart 13, 2007

Reklam

Bu Ford Focus'ların televizyonda dönen bir reklamı var, siyah bir Focus, sokaklarda dolaşıp duruyor, yollardaki herşey oyuncaktan. Sonunda da, "Yollar sizin oyun alanınız" gibi bir şey diyor. İlk olarak sosyal sorumluluk gereği, "Yollar sizin oyun alanınız değildir, insan gibi kullanın arabanızı, bu bir reklam sonuçta." İkinci olarak da, o reklamdaki şöför, daha önceden Chemical Brothers'ın "Believe" klibinde oynayan adam, bugün farkettim...

Geçen günlerden birinde, ablamda Pro7 kanalını izliyordum, calgon reklamı başladı, gerçekten orada da calgon kullanmadığı için makinesi kireç bağlayan kadınlar var. Tamirci geliyor ve "Buradaki sular kireçli, calgon kullanmazsanız böyle olur" diyor. Ayrıca bizim reklamların sonunda aklımızdan bir türlü çıkaramadığımız "Ma-ki-neniz u-zun yaşar calgon-la" nakaratı, Almanca olarak orada da söyleniyor.
Volkswagen Yeni Crafter Volt yapmış, ama aynı Yeni Ford Transit olmuş.

Bir de NutyMax hâlâ şöhretini bulamamış. :)

illüstrasyon

Pazartesi, Mart 12, 2007

Toy

Canım sıkkın biraz günlük, nedenini bilmediğim bir sıkıntı var üzerimde, bahardan mıdır? Ama bahar gelmedi ki daha, zaten kış da gelmedi doğru dürüst, kar bile yağmadı. Yani mesela o zaman "Baharı görmeden ömrüm kış oldu" diye bir şarkı var, böyle giderse çok manasız olacak o şarkı...

Teoman'ın şarkısını playlistime koyup, evirip çevirip dinleyeceğim aklıma gelmezdi, bu gecenin şarkısı, "Teoman - Renkli Rüyalar Oteli" olsun. Ama bak burada nakarat kısmı var ya, sadece orası, "Yılllllllllar önceydi, çok da güzelllldi, şimdiiiii, düşününce..." burası yani, güzel bence. Güzel söylemiş.

Akşam dışarıdaydım arkadaşlarla, yine Mc'te hamburger menü yedim çok lazımmış gibi, ulan, "yemeyeyim yemeyeyim" diyorum ama engel olamıyorum kendime.

Eve geldim, Popstar Alaturka'yı izledim, bir de arada Buzda Dans. Buzda Dans'ı Zeynep Tokuş kazandı. Eee banane? Evet, gereksiz oldu.

Saat 01:00 falan, bilgisayarın başına geçtim, o saatten beri, Teoman dinliyorum. Nadiren de, (Teoman'ın şarkısı bitince başa almayı unutursam) Mustafa Keser.

Önümde, geçen gün 9 yaşına basan yeğenimin minik oyuncak helikopteri var, durup durup pervanesine -ortaparmağımın tırnak kısmını baş parmağıma getirip, sertçe ortaparmağımın tırnağıyla- tık diye vurup, pervanesini döndürüyorum. Yaklaşık 4 saniye dönüyor. Bakakalıyorum dönen pervaneye. Diğer tarafta da, daha küçük olan öbür yeğenimin dişleyerek çıkartığı minik oyuncak arabanın lastik tekerlekleri var, onları da parmaklarıma takıyorum.

Cumartesi, Mart 10, 2007

Set up


(Giriş) Şu hayata kurulum aşamamız çok uzun sürüyor...
(Gelişme) Kurunun yanında yaş da yanıyor...
(Sonuç) Kurulan o zaman...

(Giriş) Kurulan ya da kurulmayan herşey bozuluyor...
(Gelişme) Kurulan ya da kurulanma sonunda herkes yanıyor...
(Sonuç) Kurulanma o zaman...

...sonuçta bir "setup" var.

Cuma, Mart 09, 2007

2131 ton (Düzeltme)

Bıızt ve zıızzt, yanlışlık olmuş. Birkaç gün önce yazdığım "2131 ton", başlıklı yazımda hayati bir hata yapmışım, bunu düzelteyim. Yanlış bir hesaplama sonucu, yanlış sonuçlar çıkmış haliyle, şöyleki, "Soluk alıp verdiğimizde yaklaşık 2 litre oksijen alıp karbondioksit verilir", gibi anlamış olduğum açıklama, ""Dorrring"!!!" yanlıştır. Soluk alıp verme hacmi 2 litredir, doğru, ancak insanlar bunun sadece 0,5 litresini kullanırlar.

Evet doğrusunu öğrendiğimize göre, yaklaşık 3/4 oranında bir fazlalık çıkmış durumda sonuçta, bunu şimdi düzeltelim.

Uzun uzun hesaplama yapmayacağım, 2131 ton çıkmıştı, bölelim 4 e, böldük, sonuç 532,75 ton. Gerçi gene yüksek gibi geliyor bana hâlâ ama bu doğru sanırım. 70 yaşına kadar yaklaşık 533 ton karbondioksit saldığımıza ve bir ağaç yaklaşık 1000 ton karbondioksit emdiğine göre, gönül rahatlığıyla en azından bir ağaç diksek iyi olur diyebiliriz.

Bu kadar.

Kutup ayısının hızını da hesaplardım ama hâlâ o konu ile ilgili formülleri hatırlamış değilim, o yüzden erteleyelim biraz daha onu da. :)

Fin

Selam günlük, demiştim ya Finlandiya ile ilgili birşeyler yazasım var diye, onu yazacağım bugün. Ama önce günün getirdiklerinden biraz bahsedeyim, İlk olarak bugün benim büyük yeğenimin doğum günüydü (büyük dediysem 9'a bastı daha), ikinci olarak da Dünya Kadınlar Günü'ydü. Dünyada birileri de erkek çocuklar günü çıkarabilir mi? Heh, neyse, herkesin kendi günü kutlu olsun, uzatmaya gerek yok, ama bir ev tekstili firmasının Kadınlar Günü için yayınladığı reklam var kanallarda, bence çok hoş olmuş. Geçelim, geçtik. Gecenin rastgele şarkısı, "Passenger - Just The Same"

Geçenlerde Türkiye Gazetesi'nde Finlandiya ile ilgili bir yazı okumuştum, -isteyenler internetten de açıp bakabilirler- Hani demiştim ya Türklerle bir akrabalıkları olduğu falan diye, buna birkaç yerde daha rastladım. Hatta "Turku" diye şehirleri bile varmış, pazar yeri anlamına geliyormuş anlamı. Fin dilinin yapısı da Türk diline çok benziyormuş, ilginç. Neyse.

Eğitim olayını çözmüşler, gerçi koskoca memlekette 5milyon kişi falan yaşıyormuş zaten ya orası ayrı. %100 okur yazar. Kalkınma sürecinde önce anne babaları eğitmişler. Hani yeni nesili onlar yetiştirecek ya, çok basit aslında... Bizim anne babalarımızı da sabah programları eğitiyor, ne güzel. (Tabiki hepsini değil, bu konuda "aa bizi sabah programları eğitmiyor" diyenler olacaktır, ne mutlu size o zaman. Ben bu sabah programlarına da taktım da biraz, onu da bilahere yazarım yine.)

Çok daha ilginci, Finlandiya'da marketlerde falan içki satılmıyormuş, devlet mağazalarında da satılmıyormuş, sadece ruhsatlı yerlerde satılıyormuş. Yazıyı yazanların gittikleri restoranda 22:30'dan sonra içki servisi yapılmamış (belki sadece orada öyle olabilir, bilemiyorum) Hatta garson 22:15'te gelip, 22:30 dan itibaren içki servisi yapılmayacağını isteyenlerin kalkabileceğini söylemiş, ve devam etmiş, çünkü saat 22:30'dan sonra cam kenarındaki masalarda içki içenler, yoldan geçenler tarafından uyarılıyorlarmış. Çok ilginç ya. Başka yerde rastlamadım bu tip bir uygulamadan bahsedildiğine. Burada (burası Türkiye) bir restoranın böyle yaptığını düşünsenize... Haha, gülesim mi geldi ne? Ne derler, yazık mı derler, yoksa nezaket mi? Ya da çağdaşlık mı derler, yoksa yobazlık hortladı mı? Komiğiz, komik, neyse.

Bu yazımızı Finlandiya ile ilgili yazdık, çok mu gerekliydi, hayır.
Şarkımız da Finlandiya'dan gelsin, "Ensiferum - Token of Time", çok mu gerekli, gene hayır.

Perşembe, Mart 08, 2007

Bugün bende bir arıza varmış

Garip yahu, şu hayatın bazen bana cidden karşı olması saçmalığıyla karşılaştım gene bugün. Gülesim geldi. Öncelikle bugünün bir şarkısı olması lazım, hemen verelim, başağrım yeni yeni geçiyor, o kadar çay içtim, dün sabahtan beri çay içmiyorum ya ondan oldu sanırım, biraz da sinüzit var gibi, neyse, şarkı şu olsun, ımmm, ohhm, eüüü, rastgele yapalım bakalım şansınıza ne çıkacak?

"Black Sabbath - Fairies wear boots" çıktı, hadi hayırlı olsun.

Sabah sabah, yani öğlen öğlen evden çıkıp okula gittim. Şu okuldan bir türlü kurtulamadım, tez yazdım, gittim sundum, bir de üstüne üstlük geçtim, ulan hala bitemedi, hala git gel, diploma vereceklermiş bana şimdi de. Neyse, olaylar Halyolu'ndaki İETT akbil gişesinde pasomun artık geçersiz olduğunu öğrenmemle başladı. Uzun bir bekleyişten sonra sıra bana geldi, pasoyu uzattım, "2 ytl" dedim. "Bu pasolara dolum yapmıyoruz artık" uyarısı ile karşılaştım. "O zaman bunu çıkarın bana normal akbil verin." dedim. "Elimde şu anda akbil tom'u yok, parasını vereyim istersen." dedi, bende "Yok kalsın" dedim. Ne yapsam acaba diye düşünürken, "ulan oğlum bilet niye almadın" dedim kendi kendime. Bilet almak için arkamı döndüğümde, az önce 2 3 kişi olan sıranın, sanki bekliyormuş gibi bir anda 20 kişiye çıktığını gördüm. Tee köprünün merdivenlerine kadar uzamıştı yaklaşık. Geçtik bekledik tabi. Sıra bana geldi, 1,5 ytl verip, "bir bilet" dedim. Aynı gişe görevlisi, "bu 1 ytl sahte, bunu değiştir" dedi. Ardından da ekledi, "Sende bugün bir arıza var" Harbiden var, neyse değiştirdik 1 ytl'yi. Aldık bileti. Sonra tipik 129T diyalogları, "Levent mi?" "Yok Taksim" "Levent durağı nerde?" "Arkada, şu tarafta." Balmumcu'dan geçiyor mu?" "Geçmez" "Hangisi geçer?" "Hiçbiri geçmez, buradan Balmumcu'ya otobüs yok, 129K'ya binip, köprüden sonra inerseniz, biraz yürüyüp gidebilirsiniz, daha kolay" "Teşekkürler." "Bir şey değil."

Otobüse bindim, yeni yazmış olduğum CD'yi dinleye dinleye okula geldim nihayet. Bu arada rastgele şarkımız; "Blackmore's Night - Sake of Song" oldu şu anda. Harç bürosundan borç sorgusu yapacağım. Gittim, numara isim verdik, 15 dakika sonra gel dediler. "Çüüüüş" diyebileceğim bir miktarda borç çıktı karşıma. Ama demedim. Bu dönem bile beni öğrenci olarak saymış bu Y.T.Ü. Hadi geçen dönemi anlayabilirim, uzatma aldık, tez yazdık falan, bu dönem niye? Yok abi ben boşuna nefret etmiyorum bu okuldan. Ulan çok fena koydu ama, ben Canon S3IS alacağım diye para biriktirmeye uğraşırken, bütün paramı okula vereceğim şimdi. "(Biip Biiip) böyle okulun" demek geliyor içimden, içimden de diyorum zaten, neyse.

Sonra Beşiktaş vapur iskelesine gittim, az önce sahte deyip almadıkları 1 ytl'yi burada aldılar. Sanırım benden yana dönmeye başladı biraz. Şu anda rastgele şarkımız, "Ensiferum - Lai Lai Hei" oldu, Finlandiyalı bir grup. Fin'ler Türk soyundanmış ya, bunu da geçen gün duydum. Çok hoş, bu konuyla ilgili yazacak şeylerim var ilerde.

İşte böyle, gül geç, boşver, ne oldu yani, hiç. :)

Çarşamba, Mart 07, 2007

2131 ton

Sevgili günlük, oturdum bilgisayarın başına, arkadaşım B.'den aldığım hoparlörlerle daha önceden duymadığım sesleri duyduğuma hayretler içinde kalarak "Passenger" dinliyorum. Bu hoparlörlerin Subwoofer'ı o kadar kuvvetli ki, resmen altta yeller esiyor şu anda. Ama alt katımızda bir bebe olduğu için kıstım sesi. Evet günlük, söyle bakalım bir insan hayatı boyunca atmosfere ne kadar karbondioksit bırakır? Evet aynı konuya geri döndüm, ben bu ağaç dikme konusuna kafayı taktım, yani insan en azından hayatı boyunca atmosfere saldığı karbondioksidin karşılığı olarak ağaç dikmeli diyorum, ama mühendis olmamdan mütevellit (daha bu mühendisliğin de bir faydasını göremedik ama neyse) bunu olurlu bir proje dahilinde sunmam lazım. (Can sıkıntısından neler yapacağını şaşıran bir insanın saçmalayışlarını okuyacaksınız birazdan, isterseniz şu anda bırakıp gidebilirsiniz, ya da devam edebilirsiniz, ya da siz bilirsiniz.)

"Ortalama bir insan kaç yıl yaşar?" diyerek başlayalım hesabımıza. 70 diyelim mi? 35 yolun yarısı ediyorsa tamamı 70 eder. "Dante gibi ortayındayız ömrün" demiş ya rahmetli Cahit Sıtkı Tarancı oradan esinti geldi. Ama biraz araştırınca Dante'nin 70 yaşında ölmediğini öğrenmek çok kolay, çünkü Dante 56 yaşında ölmüş. Peki burada şair neden böyle demiş, -ki Cahit Sıtkı Tarancı bu şiirini yazıyorken Dante çoktan ölmüştü.- O zaman bu için işinde başka bir iş olmalı diyerek tipik paranoyak bir mühendis olduğumu kanıtlamaya karar verdim.

Ne demiş;
"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün."

Ufak bir araştırmadan sonra şunu söyleyebilirim, gerçekten merak edenler varsa, Dante, 1300 yılında, yani 35 yaşındaken İlâhi Komedya adlı eserini yazmış. Bu eserinin ilk cümleleri de şöyleymiş;
"Nel mezzo del cammin di nostra vita mi ritrovai per una selva oscura"

Anlamı ise,
"Hayat yolculuğumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum." muş. (Bkz: EkşiSözlük)

O zaman şair burada, Dante'nin 35 yaşındayken söylediği "hayat yolculuğumun ortasında" ifadesini baz alarak, böyle bir çıkarımda bulunmuş olabilir diye düşündüm. Yani bütün deliller onu gösteriyor bence. Neyse bilemiyorum, edebiyat dünyasının da çok umurunda olduğunu düşünmüyorum, zaten edebiyat dünyası da benim çok umrumda değil. Evet neyse, gelelim daha öncelikli konumuz olan küresel ısınmaya. Küresel ısınmaya karşı bireysel entegrasyonu sağlamak için insanın hayatı boyunca atmosfere ne kadar karbondioksit saldığını hesaplıyorduk. Gaz çıkarmalar ve geğirmeleri bu hesaptan hariç tutalım, onları da başka bir zaman hesaplarız.

Normal bir insanın akciğer kapasitesinin yaklaşık 6 litre olduğunu öğrendim. Ancak bunun sadece 4,5 litresini soluk alıp verirken kullanıyormuşuz. Soluk alıp verme hacmimiz ise yaklaşık 2 litreymiş. (Bkz: Denizce.com) Bu durumda bir insan bir nefeste atmosfere yaklaşık 2 litre karbondioksit salıyor diyebiliriz. Karbondioksidin gaz halindeki yoğunluğu 1,98kg/m3'tür. O halde şöyle yapalım, "1 litre = 0,001 m3" müydü? Evet öyleydi. O zaman bu da bir nefeste yaklaşık oalrak 0,002 m3 karbondioksit salıyoruz demek olur. Ömrü hayatında bir insan kaç kez nefes alır desek, çok abartmış olur muyuz? Bence bu kadar saçmalamadan sonra hiç olmayız. Deney için kendimi feda ediyorum, denedim dakikada 10 kere nefes veriyorum. Bunun heyecan ve yorgunluk durumlarında artacağını düşünürsek, (20 30 40 gibi) biz dakikada ortalama 15 alalım. Ortalama olarak dakikada 15, saatte 15*60 = 900, günde 900*24 = 21600, yılda 21600*365(hadi 6 saatte benden olsun :)) = 7689600, 70 yılda 538272000 kere nefes veriyoruz. Yazıyla da yazalım "538milyon272bin" kere. Peki evet, nerede kalmıştık, çarp 0,002m3 ile, 1076544m3. (1milyon76bin544 m3) Hacmimizi bulduk. d=m/V formülünden hareketle 1,98 = m/1076544, öyleyse m = 2131557,12. Yani yaklaşık, 2milyon131bin557 kg. Bu da eder, yaklaşık 2131 ton.

tema.or.tr'ye göre yetişkin bir ağaç saatte yaşlaşık 2,3kg karbondioksit emiyormuş. O halde şöyle diyelim, 2,3*24*365*70=1410360kg, yani yaklaşık 1410 ton. Bir de şu var ki ağaçlar geceleri fotosentez yapmadıkları için karbondioksit emmezler, o zaman bunu yaklaşık 1000 ton falan diyelim biz. Gerçi ağacın 70 yıl yaşadığını varsayarak böyle bir çıkarım yaptım ama bana az geldi yine de. Demek ki 1 ağaç yetmiyor, o zaman 2 ağaç dikmek lazım.

Ya bir yerde bir hata yapmış olabilirim, rakamlar pek bir garip geldi bana şimdi tekrar okuyunca, ama şimdi uğraşamam, acayip uykum geldi, daha bir de kutup ayısının hızını hesaplayacaktık, onu da unuttum zaten. Of ya, o kadar uğraşıyorum şu Lise 1-2-3 Fizik bir yerlerde birşeylere yarasın diye ama olmuyor işte gördünüz. :)
Bu yazı ile ilgili düzeltilen bazı şeyler oldu, "2131 ton (Düzeltme)" başlıklı yazıda bunlara ulaşabilirsiniz. :)

Cuma, Mart 02, 2007

Saçmalarım simultane

Gece gece bizim H ile garip bir diyalog yaşadık.

h: naapan
c: şarkı dinliyom
h: o kadarmı
c: şarkılarda takıntılı olduğum yerleri belirliyorum
h: nasıl belirliyon
h: takılıyonmu
c: evet durup durup orayı dinliyorum
h: enteresan
c: enteresan
c: Everything you say is denied
I'll be the devil on this ride
h: enteresan
h: Sodyum hekza meta fosfat'ın kısa yazılımı?
c: shmf mi
h: ulen bide sayıcalcısın
h: ipucu veiyom
h: ca....
c: cağaloğlu
h: 6 harf
c: camoka
h: cal . . .
c: calgon
h: brawoo
c: doğru mu?
h: evet
c: hadi ya ben calcium'dur diye düşünmüştüm o yüzden calgon dedim
h: kalsiyum element değilmi
c: zaten calcium 7 harfli bu arada onu şimdi farkettim
h: hehehe
c: :)

Hırsız-Polis dizisini izledim de bugün...

...Ulan çok fena oldum be.

Salı, Şubat 27, 2007

Gereksiz Bölge (Olmasa da olurdu) - Bölüm:3

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Tebrik...

Canon... (Powered by Yuğtub)

34

Az önce internette "real age" diye bir site buldum. Tıbbi ve genel bazı sorular cevaplıyorsunuz, aslında olduğunuz yaşı hesaplıyor. Hesapladım 34 çıktı. Bekliyordum da, bu kadar da beklemiyordum... Yolun yarısına az kalmış...

Bence gerek yok ama, isteyenler bu linkten yamulabilirler: http://www.realage.com.tr/RealAge.Web/

(Zzııt, bzzıt... Bu site çok geyik ya. "En son yaptırdığım ölçümlerde serum kreatinin seviyem nedir?" diye soruyor, ne cevap verirsem vereyim 34 çıkıyor yaşım. Demin tekrar denedim. Önceden emin değilim demiştim, şimdi atladım soruyu cevap vermeden. 25 çıktı bu sefer. Yani bu yazıyı okuduktan sonra bu testi yapıp, yaşı beklediğinden fazla çıkanlar strese girmesin diye nedense açıklama gereği duydum. Yazı zaten gereksizdi, açıklama da ayrı bir gereksiz oldu. 25 yaşındaymışım, yolun yarısına daha varmışım. Sevinelim o zaman. Aman ne güzelmişim. Hoptrilaylom. Hop-tri-lay-lom. Bu arada başlangıçta sorulan mail adresini kafadan atsanız da olabilir. Ben attım oldu.)

Perşembe, Şubat 22, 2007

Eleman İlanı

Boş kümeye eleman aranıyor...

Turpgill

Sevgili günlük, yaklaşık on gündür bazen günde iki menü olmak üzere başladığım hamburger kürüm bugün nihayet meyvelerini vermeye başladı. Sanırım böyle yemeye devam edersem yakında kilo almama fırsat kalmadan kalp şıpazımı geçireceğim. Şıpazım. Evet kalp şıpazımı. Bu, ev ahalisi tarafından tahmin edilmiş olacak ki, bugün karnıbahar menüsü vardı evde. Karnıbahar çorbası, üzerine de haşlanmış karnıbahar. Bunun adı da karnıbahar mı karnabahar mı acaba? Karnabahar çok saçma, ama bazı insanlar öyle de söylüyorlar. Bakalım öğrenelim. Baktık öğrendik. Evet doğrusu "Karnabahar"mış. İlginç. Hehe, mor oldu heryer. Neyse, biraz şaşırdım. Söylemeden geçmeyelim, karnabahar faydalı bir bitkidir. Turpgillerden gelir, yaprakları lahana yaprağına benzer, çiçekleri etli ve taneciklidir. Bu arada TDK, sebze olarak kullanılan bir bitki demiş ayrıca, ilaveten, ek olarak. Brokoli de iyidir bak. Bakalım o neymiş. Hardalgillerden gelir, küçüktür, yumrular halindedir, haşlanır. Allah Allaah? İlginç, ben brokoliyi karnabahargillerden sanıyordum ama o hardalgillerdenmiş, zaten karnabahargil diye birşey yokmuş, o da turpgillerdenmiş. Aaa, hardal da turpgillerdenmiş. O zaman niye brokoliye hardalgillerden yazmışlar? Neyse. Turp neredenmiş? Turp da turpgillerdenmiş. Demek ki hepsi turpgillerdenmiş. Ben zaten anlamıştım aralarında bir akrabalık olduğunu. Bir kere baksana burun aynı babası.

Koyu yeşil sebzelerde C vitamini çokmuş bu arada sosyal sorumluluk görevimizi yerine getirelim, "Gençler bol bol ot yiyin."

Gecenin şarkısı "Soilwork - Rejection Role"

Gereksiz Bölge (Olmasa da olurdu) - Bölüm:2

Günlük girişi bilmemkaçyüzbilmemkaç: Rekabet...

Versus... (Powered by Yuğtub)

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Nokta


Hayat bir şekillendirmedir nokta
Bazen rüzgar, bazen su, bazen şu, bazen bu...

Salı, Şubat 20, 2007

Skati


Işınla bizi Skati...
"Zzzionnk"
Sevgili günlük, bazen herkese dalasım geliyor var ya. Eskiden Street Fighter'da Dalshim mi Dalsim mi öyle bir karakter vardır. Dalasım deyince aklıma geldi. Kolu bacağı uzuyordu, sinir oluyordum ben ona. Benim adamım sarı kafa bir komando vardı oydu, adı neydi unuttum, Gyle mıydı neydi. Ya da Glue. Her ne haltsa ya unuttum gitti. Bir de Ken vardı. O da iyiydi. Ryu vardı bir de, Ken'le aynı hareketler yapıyordu ama tipi farklıydı. Çocukluk anlayışıyla yapılan hareketlere isimler takabiliyorduk o zaman, ne dediklerini anlamasak da. Mesela Ryu ile Ken "Ooryuken" ya da "Aduuket" çekebiliyorlardı. Bir de "Depdepduuket" var ki akıllara zarar. Chunli'ydi galiba ya onu yapan. Gyle ya da Glue her neyse, jilet çekiyordu o da. Wıjt diye, elektriğe kapılmış bumerang gibi bir şey atıyordu döne döne giden, Avustralyalı mıydı acaba, bak şimdi aklıma geldi, yoksa niye bumerang atsın ki, dimi? Neyse. Nerede kalmıştık?

Yüz metreden düşmekte olan kutup ayısı arkadaşımızda kalmıştık. Hatta düşmüştü de suyla ilk buluştuğu zamanı hesaplamıştık. Fakat hava sürtünmesini hesaba katmamış olduğumuzu farkettim yayınladıktan sonra. O zaman hesaplayalım, ortalama bir kutup ayısının boyutları nedir, bakalım, baktık, erkeklerle dişilerin boyutları farklıymış. O zaman ikisinin ortalamasını alalım. (2,4m + 1,9m) / 2 = 2,15m. Ok süper. Boyu tamam ama eni hakkında bir bilgi yok, atalım kafadan, tahmini 1 metre var mıdır. Vardır. Suya doğru göbekleme bir atlayış yaptığını varsayarsak, hava sürtünmesine maruz kalacak olan yüzey yaşlaşık 2,15 metrekaredir. Evet bu ne işimize yarayacak? Şu an için tam bilemiyorum çünkü bir formül vardı hatırlayamıyorum. Ama sürtünmenin alan büyüklüğüyle arttığını hatırlıyorum. Sürtünme nedeniyle de sevgili kutup ayımızın biraz daha yavaşlayacağını kabul edebiliriz. O zaman geçen yazımızda bulmuş olduğumuz süreden daha fazla bir sürede suya çakılacağını iftiharla söyleyebiliriz. Peki suya çakıldığında hızı ne olur? Evet bunu gene hesaplayamadık. Bunu da ilerleyen zamanlarda hesaplayalım tekrar, çünkü şu anda çıkamayabilirim işin içinden.
Tamam geri getir şimdi...
"Zzzionnk"

Tamam kal böyle.

u.ak

Bayağı uzak
Çok ufak
Özel ulak
Hayalet uçak
Zengin uyak
Katil uşak

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Hayvanat Bahçesi

Hayvanları kendimizden korumak için hapsediyoruz ne kadar akıllıca.

"!!!Gelin görün hepsini biz yokettik!!!"
"!!!Üstelik şimdi giriş sadece 10 YTL!!!"

Pazar, Şubat 18, 2007

Drifted Grifter

"In Flames - Strong and smart" dinliyoruz günlük. Benim In Flames manyaklığım başladı gene. Şarkı "Embody The Invisible" oldu.

Dün dışarılardaydım, arkadaşlarla takıldık biraz. Gezdik falan. Annemle buluşacağım tamamen aklımda gittiği için o arada çalan telefonumu açınca ablamın "Nerdesin?" sorgusunu birden çok garipsedim. "Dışardayım" dedim. "Annem seni bekliyormuş, eve gidecekmişsin, bir yere gidecekmişsiniz". "Aooww unuttum yıwrım, ok, anneme söyle, şuraya gelsin, ben orada bekliyorum onu". Sonra "şura" da annemi beklemeye başladım. Yanımda bir çam ağacı vardı. Ama küçük bir çam, ufak böyle, sanırım süs çamı. Nerdesin be anacım? Annem geldi o arada. Yanımdaki çamı göstererek, "Anne bak yanımda bir arkadaş daha vardı, beklerken ağaç oldu" dedim. Ahahayyt, bigül bigül... Güldük yani, iyi oldu. :)

Şarkı "Jotun" oldu. Bu aralar biraz fazla hamburger yemeye başladım ben, sürekli arkadaşlarımın hayvansın ithamlarıyla karşı karşıya kalıyorum. Ama hep bu gnçtrkcll'nin Mc kampanyası yüzünden. Metabolizmam hızlı sanırım. Ama belim ağrıyor bir de bu arada. Ne olduysa, geçen günü ters bir harakiri mi yaptım nedir, böğrt bağırsaklarımdan arkaya bir ağrı. Yiyemem ben yine o iğneleri bir daha ama. Zaten eczacı abimiz cart diye, ayakta, insanım ya bende benim de hislerim var, aloo. Şarkı "Strong and smart" oldu, dejavu mu yaşadım? Neyse. Istırong and ısmart.

Şarkı "Drifter" oldu, ayrıca bu yazı da çok girift oluyor.

Yerçekimi yerçekimi deyip duruyorlar. "He eşittir bir bölü iki ge te kare" işte nedir yani. ge her zaman on alınmaz ama, sadece kutup ayıları için ondur. Mesela yüz metrelik bir buzuldan atlayan kutup ayısı kaç saniye sonra suya çakılır, hesaplayalım. He eşittir bir bölü iki ge te kare. He kaç, yüz. Geyi de kutup ayıları için on alıyoruz. O zaman yüz eşittir beş te kare. Yolla beşi öbür yakaya. Yüz bölü beş eşittir te kare. Yani yirmi eşittir te kare. Her iki tarafın da kare kökünü alalım. aldık, nedir; 4,4721359549995793928183473374626. İşte bu kadar saniye sonra şıploff diye suya çakılıverir sevgili kutup ayısı arkadaşımız. Hızını da başka bir gün hesaplarız. Ayrıca görünüşlerine aldanmamak lazım kutup ayıları sevimli görünebilirler ama çok vahşidirler, cola reklamındakiler sadece animasyondur. Ayrıca cola da içmezler. Belki de içerler bilmiyorum. Ama nereden bulacaklar colayı değil mi, çok mânâsız oldu. Bulamazlarsa o zaman içemezler de, çok da mânâsız olmamış o zaman... :)

Perşembe, Şubat 15, 2007

Perspektif


Seçici geçirgen bir ruh hali içindeyim günlük. Retrospektif bir notokord uyarısı çiziyor perspektifimi. Umurumda değil aslında gökyüzü mü daha beyaz yoksa üzerime gelen arabanın farları mı daha parlak. Egzozundan yaydığı karbonmonoksit gazı mı dünyayı küresel ısıtıyor, yoksa sen de her nefesinde yaydığın karbondioksit kadar mı genişletiyorsun deliği. Farlarının beni ışıtmadığı kesin de, ağaç diksem öder miyim kefaretimi onu merak ediyorum.

Geçici devingen bir ruh hali içindeyim bir de. Futuristik bir niyet. Rustik bir özlem. Engel olansa materyalistleşen bir İstanbul.

Salı, Şubat 13, 2007

Portre


Uykum var be günlük bugün, hiç yazasım yok fazla, depresyonda mıyım neyim gene, bir çıkamadım zaten. Sabahtan beri "tebdil-i mekânda ferahlık vardır" deyimi dolandı aklıma, durup durup aklıma geliyor. Dün, yani dünden önceki gün, yani Pazar günü, Hannibal Rising'e gittik. Bence güzeldi, bazı arkadaşlar zorlama bir film yapmışlar dese de ben beğendim valla ne yalan söyleyeyim.

Dün gece de rüyamda ördek gördüm, filmle alakası olabileceğini düşünüyorum. Tebdil-i mekanda cidden ferahlık var mıdır acaba?

Tebdil-i kıyafet giyinip tebdil-i mekanlarda mı aramalı ferahlığı, yoksa rutin bir kadirşinaslıkla şansımıza boyun mu eğmeli? Şans kavramı da çok su götürür bir konu bence zaten. Herkesin kendi kafasında bir şans kavramı oluşmuş, herbiri birbirinden uyduruk. Diyorlar ki "Şans, olasılıklara karşı hazırlıklı olmaktır." "Yok canım olur mu? Şans bir şanzımandır (ya da şanzuman). Bildiğin vites. 5 ileri 1 geri. Bazen 6." "Yok daha neler. Şans diye bir şey yoktur." "Olmaz mı. Peki şans yoksa, bu loto milyarderlerinin nesi var bizden farklı?" diyor kimileri de. Aslında hepsi kendinden bile habersizken nedir bu tanımlama telâşı anlam veremiyorum bazen.

"Şaans, kadeeer, kısmeet... Niyetçi geldi niyetçii..." İri beyaz tavşanın seçtiği katlanmış kağıt parçalarıydı aslında hepsi sadece. Hepsi önceden yazılmış. Kadıköy'ün arka sokaklarında var hâlâ bazen görüyorum. Arka sokak dediğim de balık pazarının arkası, çok arkaymış cidden. Arka mı kaldı artık ya. Yazılanları oynuyoruz bizde, doğaçlamaya imkan verilmeyen (ya da çok az imkan verilen) bir temâşâ sanatı. (T ile bir gece muhabbetinde çıkmıştı, şimdi aklıma geldi. O çok beğenmişti, yazarım ben bunu demişti, ben önce yazdım. heh.)

Ne diyorduk, temâşâ evet. Seyreyleyelim o zaman gümbürtüyü. Biraz sallan yuvarlan. Hop oturup hop kalk. Ali gel. Ayşe top at. Kaya topu tut. Cin Ali çiz. Ders çalış. Bay ve Bayan Kahverengi ile tanış. İnsan arasına karış. Yalanlara alış. Oku oku oku. Yaz yaz yaz. Çiz çiz çiz. Büyü büyü büyü. Her koyduğun hedefe ulaşmanın dayanılmaz sancısını yaşa. Sonra ödü patlat. (Not: Apandisti patlatma o çok acı veriyormuş.)

Peki iri beyaz tavşanı takip etmeli mi?

Cumartesi, Şubat 10, 2007

Serbest Çağrışım

Hayatın mihenk taşı bence sadece mahçubiyet olmalı aslında. Ayarsız ahenkler ve küstah niyetler arasında gidip gelenler çok zorlanmalı. Şöbiyet geldi bak aklıma şimdi, serbest çağrışım dedikleri bu olsa gerek herhalde. Ya da tamamen saçmalık.

Yok yok, hayatın mihenk taşı bence sadece mahçubiyet olmamalı, masumiyet de olmalı yanında. Riyakarlar ve kurnazlar becerememeli. Zurna geldi bak aklıma şimdi de, bu da mı serbest çağrışım? Yok yok kesin saçmalık bu.

"Taslak olarak -save- beni" diye bağırıp duran yazılara yenik düşüyor bazen işaret parmağım...

Bugün tez sunumum vardı günlük, artık yok.

Perşembe, Şubat 08, 2007

Deoksiribonükleikasit


Selam günlük, bugün olabilecek en yüksek derecede migrene meyilli bir ruh hali içindeyim. Migren, olmadı ülser. Psikolojikman delürmeme az kaldı. Cuma günü tez savunmam var, hoca "İyi hazırlan" dedi, bu bir uyarı mıdır? Yoksa tehdit midir? Yoksa iyi niyetli bir temenni midir? Ne düşüneceğimi biliyorum, ne de yapacağımı. Ne yeteri kadar çalıştığımdan emin olabiliyorum, ne de yapmam gerekenlerden. Ne ne dediğimi biliyorum, ne de ne yazdığımı okuyorum. Düşünmeden yazıyorum, okumadan geçiyorum.

Geçen gün "Neşeli Ayaklar" filmine götürdüm yeğenimi. Hiç yoktan yere bu küresel ısınmaya kafam takıldı şimdi. Ağzına s.çıyoruz afedersiniz dünyanın. Aferin, aynen devam. Isıtın ısıtın. "Çağdaş bir -Martı- uyarlaması diyelim mi film için?" "Banane lan ne dersen de çok da umurumda."

Bugün ev doluydu, akraba-i talûkât ve bilumum tanıdık vesair bayanlar bizdeydi. E tabi bayanlar gelir de çoluk çombak gelmez mi? Gelir, diye düşünerek millet eve doluşmadan terkeyledim evi, ablamlara gitim. Ders çalışma ümidim vardı, bir kırıntı kadar kalmıştı, ama onuda acıkan karnımın gurultuları arasında lavaş içine dürüm yapıp yedim. Biraz çalıştım ama ya valla baktım şöyle biraz. Akşam, ben ders yapacağım ya, elektrikler gitti. "Elektrikler gitti çalışamadım hocam"ın bu kadar gerçekçi olabileceğine ilk defa şahit oluyorum. Neyse ki geldi sonra. Aman da aman.

Ooof, yazasım yok hiç, sanırım kafam durdu.
Sanırım deoksiribonükleikasitlerim isyanlarda.

Belgeselimtrak


"Masai Mara'da güneşli bir gün daha başladı. Biz kameralarımızı hazırlarken, Fundi ve arkadaşı da bizlere meraklı gözlerle bakıyordu. Sabah yürüyüşlerini bölmek istemediğimiz için çok sessiz hareket etmek zorundaydık. Fundi bu günlerde kameramızla çok ilgilenmeye başladı, sanırım bizim zararsız olduğumuzu anladı ve arkadaş olmak istiyor."

- Şakir Abi, gelmiş gene bu adam ya...
- Ya geldi valla sorma başımın belası. Nereye gitsem peşimde. Ulan işemeye gidiyorum, zart arkamda, hanımla çiftleşecez, bu gene orada. Bir huzur yok. Herşeyi geçtim de, bana Fundi deyip duruyor, çok koyuyor valla. Fundi ne kardeşim? Millet dalga geçmeye başladı. Bir boş anını görsem dalacam ama işte, dur bakalım.
- Sen dalarsan ben de dalarım abi.
- Sağolasın kardeşim.

:)
(Şaka bir yana, cidden takdirle izlediğimiz bir yapımdır, Big Cats Diary. TRT1'de Cumartesileri)

Geriye Meyilli Demekki


Bazen bir an için saate baktığımda,
sanki saniyesi, 1 saniye için geri gidip
tekrar ilerlemeye başlıyormuş gibi geliyor.
Bu bir göz yanılması mıdır,
yoksa her seferinde 1 saniye kazanıyor muyum hayattan?

Çarşamba, Şubat 07, 2007

Ertesi Gün Hapı

Gece uyumayıp sunumu hazırlamam gerçekten çok salakça bir davranış olmuş, bazen kendime engel olmadım diye kendime sinir oluyorum. Okula gittim, hocanın kapısında bir yazı, benim sunum 9 Şubat'ta olacakmış. Be insan evladı dün yazsana onu kapıya, bugüne kadar neden bekliyorsun. Zaten başım çatlıyor, karnım aç. Neyse. Okula git-gel mesaisi sırasında vatandaşların neleri yapamadıklarına birebir şahit oldum. Çok garip, sanki hepsi birleşmiş, bu çocuğu biz bugün çileden çıkartalım, son damla olalım diye. Neyse.

Mesela tek sıra olup otobüs bekleyemiyor çoğu insan. Nedir yani, yapamayacak ne var bunda? Duracaksın işte o kadar. İlle gidip otobüsün kapısında bekleyecekler. Nereye gidiyorsun ya, ulan bir kişi gitti mi, sırasını kaybetmemek için 2 3 4 derken, otobüsün kapısında ayrı bir sıra daha oluşuyor ondan sonra. Durak yapmışlar değilmi, adı ne, durak, dur-mak'tan durak. Yok işte öyle değilmiş.

Ayrıca çok affedersiniz kendisini insan zanneden bazı gereksiz şahsiyetler (kadın erkek farketmez, hepsi aynı) ulan bir karışıklık olsa, hemen yok ben burdaydım yok sen şurdaydın, ya da şu var daha da komik, görmezlikten gelip araya kaynamalar falan, havaya bakmalar, yere bakmalar falan, nedir yani, 2 kişi önce bineceksin de otobüse madalya mı verecekler, öküz ya. Yani en azından bayanlardan bunu beklemezdim, biraz daha nazik olurlar erkeklere göre diye düşünürdüm hep, ama öyle olmuyormuş demek ki. Kadının biri paldır küldür atladı önüme, arkamdaki çocuk onlardan önceydi halbuki, "Nereye gidiyon teyze?" bile diyemeden daldı otobüse. 3 kişilik bu teyze grubunun diğer 2 teyzesi de aynı şekilde çocuğun önüne geçtiler, fütursuzca otobüse yeltendiler, inadına durdum kapıda bende, arkamdaki çocuğa, "Sıra sendeydi geç sen" dedim. Çocuk da artık bezmiş bu tip insanlardan olacak ki, "Ya boşver değmez, hep böyle oluyor burada" falan dedi. O arada demin otobüse atlayan teyze şöförle de dalaşmaya başladı, niye 5 dk geç gelmişmiş, özür dilemesi gerekirmiş. Şöför patladı tabi, bence iyi yaptı.

Bir de şu akbil çılgınlığı var. Yahu bas, "dülülülü", geç. Bu da mı zor? nedir yani, iki saat orasına bas olmadı, burasına bas gene olmadı. Yani bu kadar zor mu bu akbili kullanmak. "Neyi bekliyoruz?" "Millet akbil basıyor." Hey Allah'ım ya...

Otobüste yer beğenemezler bir de. Daracık koridor zaten, önümdeki 4 kişi, bir sağa geçiyorlar, bir sola geçiyorlar. Ya napıyorsunuz topu topu 40 dakika yolculuk yapacaksın, otur işte bir yere.

Otobüslerde ön kapıda bekleyen herkes arkalara ilerleyelim diye bağırır. Tamam doğru. Ama bu tepkileri, kendilerini emniyete alıp ayakta duracak kuytu bir yer bulana kadar sürer. Ondan sonra da, az önce millete arkalara ilerleyin diye bağıran kendisi değilmiş gibi, sıkışık koridora bakar, bir de "Aa ben engellemiyorum ki zaten geçerler burdan havalarına girer.

Evet otobüs yolculuklarında insanların yapamadıkları şeyleri okudunuz, aynen devam.

1 Şubat Sabahlaması

Sevgili günlük naber? Bugün okula gittim. Ya da bir saniye bugün olmayabilir. Dün gittim. Ama sanki bugünmüş gibi geliyor bana. Dün müydü? Bugün ayın kaçı? 1 Şubat. Tamam, dün gitmişim. Dün öğlen vakitleriydi sanırım evden çıktım. (Bu ne ya, yazamıyorum, yanlış yanlış harflere basıyorum sürekli.) Okula gittim, evet orada kalmıştım. Ne için gittim? Bakalım hocamızı bir görelim değil mi, Perşembe sunum yaparız demişti, bir gidelim "Hocam" diyelim, "Ne zaman yapıyoruz sunumu?" diyelim. Ama yok işte, böyle iyi niyetli olduğun zaman olmuyor. Ulan kimse yok okulda, biz burada sunum tarihi bekleyelim sap gibi. "Acaba yarın mı sunum tarihim?" sorusunu kafamdan atamıyorum, "Yarın mı?" değil tabi, artık "Bugün mü?" oldu. Okulda kimseyi bulamayınca, panolarda da sunum tarihi falan yazmadığını görünce büyük ihtimalle bunlar tarih falan belirlemediler, salladılar diye düşündüm. Ama bir yandan da, içimde bir ses "Ulan bir de yarınsa sunumun, aha oğlum yan bastığının resmidir." deyip duruyordu. Acayip bir stres altında ve sinirlenmeye meyilli bir şekilde Mecidiyeköy'e gittim. Mecidiyeköy'e niye gittim, T'la oturduk muhabbet ettik biraz. Akşam oldu, bu arada babamın doğum günüydü bugün. Bugün değil be dün. Akşam tekrar okula uğrayayım dedim, içimdeki "Oğlum çok fena yamultacaklar seni bu hocalar" düşüncesini biraz olsun hafifletirim diye. Ama yok, bu sefer de kilitli kapının camekanına donk diye yapışınca aklım başıma geldi. "Ahhaa" dedim. Ama önce "Ah" dedim. Kapı açılmayınca kapıya çarpmıştım çünkü. Sonra da "Ahhaa" dedim, çünkü aklım başıma gelmişti. Git evine sunumunu bitir dedim kendi kendime, ne olur ne olmz, aferin bana. Ama olamadı tabi, aile bireyleri ablamlara gitmişler. Neyse, ne yapalım bu saatte köprü trafiği çekilmez diyerekten, vapur iskelesine yollandım. Vapur güzeldi, en azından sıcaktı yani, hatta bir ara uyudum bile denebilir. Uykum hörtdedenek içeriye girip akordiyon çalmaya başlayan bir şahıs tarafından bölündü. Akordiyon kelimesi akord'dan mı geliyor acaba, bak yok yere aklıma takıldı şimdi. Neyse. Sonra akşam abladaydık. Babamın doğum gününü kutladık. 01:00 falandı sanırım eve geldik. Evet görev ve sorumluluk bilincimin bastırmalarıyla, gerzek bir boşvermişlikle bugüne kadar beklettiğim bu sunumu bitirmeye karar verdim. Uykuma engel olarak oturdum bilgisayarın başına. Bu arada Mecidiyeköyde muhabbet ettiğim T msn'deydi. H'da vardı, saatte 02 falandı. Ne anlatıyorum ben ya? Neyse. Bu arada "Barda" isimli filme gitmemiz gerektiği anafikrini çıkardığımız mini bir konuşmadan sonra H gitti. T kardeşim sağolsun 04:30'a kadar dayanabildi ancak. Benim de uykum falan iyice kaçmıştı zaten. Nihayet sunumu bitirdim ama, yani tam olarak süslemeye fırsatım olmadı tabi, yüzeysel bir geçiş, görsel bir taksim. Saat kaç ya? Uyusam mı biraz acaba. Okula gideceğim bugün ben. Sunum bugün değildir inşallah. Salak mıyım ben biraz ya? İnsan bilgisayarın fan gürültüsüyle başbaşa kalınca çok muhasebe yapıyor, evet evet salak olmalıyım. Gözlerim ağrıyor. Karnım aç. Şu "Barda" filmine gideceğim karar verdim. Gözlerimle birlikte sırtım da ağrıyor. Acaba uyusam mı biraz? Yok ya uyursam kalkamam şimdi. Çay mı yapsam acaba? Annemi mi beklesem, o yapsın? Okula kaçta gitmek lazım? Ya bir de sunum bugünse? Ama insan bir haber verir değil mi ya, telefon diye bir şey var? Ne yapacağım yaw, neyle sunacağım ayrıca? Okulun laptopu lazımdı, ayarlamadık hiç. K okulda mıdır ki? Ondan isterim. Hele bir kahvaltı edeyim de bakarız bir çaresine. Ya da az biraz uyuyayım ben ya... Daha fazla gevelemeden de bu yazıyı bitireyim. Başım dönüyoor. Getir bakim evladım bayramda gelen likörlü İsviçre çikolatalarından, yiyelim yiyelim kafayı bulalım... Bayramda da likörlü çikolata mı yenir be yaw. Ahahayt. İyi değilim ben. Saatte 08:15 olmuş. Şarkı vardı ya böyle çocuk şarkısı gibi, "Bu sabah saat tam 8:15 vapurunda, onu gördüm çarşıda, düşlerimi kaybettim, yanlış oldu galiba...

Evet, Red Hot Chilli Peppers'la güne başlamak da fena olmuyormuş, gülesim geldi klibe

Pazartesi, Şubat 05, 2007

Drag And Drop


Az önce tez sunumumu hazırlarken farkettim, hemen screenshot yaptım... :)

Evet sevgili günlük, bugün biraz çalışıyoruz, sunum işleri falan. Fon şarkımız "Unearth - Black Hearts Now Reign"

- Nedir yani, ee napalım?
- Bişey yapmayın.

Sürükle bırak. Tâbir kötü.

- "Bu gruba bir kişi sürükleyin"
- Neden?

Hayır yani sürüklemek neden, adam gibi gelmiyorlar mı? Tutup yaka paça sürükleyip, hop aile grubuna mı atacağım ben insanları. Ne olacaklar, ailem mi olacaklar ondan sonra? Ya da sürükleye sürükleye arkadaşım mı yapacağım? İnsanları ille de bir başlık altında toplamam mı gerekiyor, hemde sürükleye sürükleye? Oraya bir kişi sürükleyin, buraya bir kişi sürükleyin, şuraya bir kişi sürükleyin, ee dağıtıp böldük herkesi, ne oldu, hepsi başka başka yerlerde, iyi mi oldu böyle?

Şarkı "Unearth - Lie to Purity" oldu.

İşi gücü bıraktım bende bu yazıyla uğraşıyorum yaw, yarın hoca "Evladım ne yaptın kaç gündür?" dediğinde, ne yapacağım çok merak ediyorum. "Çantama özenle yerleştirdiğim bu sevimli odun parçasını yaptım hocam, dut ağacından, bahçemizin dutu, yabancı değil." "Nasıl yani ne yapacaksın ki o odunla evladım?" "Bir saniye gösteriyorum" ... Dıkşın. :)


(Not: Sevgili küçükler, şiddet güzel bir şey değildir. Bunlar gülmek için yazılmış uydurma yazılardır, ciddiye alıp hocalarınıza odunla dalmaya kalkmayınız.)

Cumartesi, Şubat 03, 2007

Kesinlikle Fasarya

Sevgili günlük naber? Ya önümde Halka 2'nin cdsi duruyor, koyup da izlesem mi izlemesem mi diye düşünemiyorum bile. Yalnız başıma izleyesim yok. Hatta izleyesim yok. Farkettim de, şimdiye kadar hiç bir cd'yi başkalarıyla izlememişim. Bu beni üzüyor mu acaba diye düşünemiyorum bile ama şimdi. "Unearth" dinliyoruz bu aralar, haberin olsun "Giles" bir numaralı şarkımız. Bir de "Zombie Autopilot" var, o da güzel.

Otomatik pilota bağlasam, kuş bakışı baksam şöyle altta olup bitenlere, rayından çıkan vagonların bağlandığı katarlara. Basınçtan yanan frenlerim Paris'ten Dakar'a yol alsa, kumdan kalelerime yağmur yağsa. Bir âtıl metabolizmam var yalnızca yanlış. Yanlış doğru değil. Ama fakat lâkin yanlı bir yalnızlığın en sarhoş yanlışı. Faili meçhul bir failure desem? -çalan şarkı ayarttı da beni bunu yazmaya- Pek hoş çalıyor çünkü. O zaman ekleyelim bir de "Unearth -Failure"

Başıboş bir buluttan düşen ilk damla gibi kızgın kumda buharlaşırken anlarsın ancak su çevriminin nasıl bir şey olduğunu, kitaptan okumak yetmez. Ya da dönerken bulanan midene ne kadar dayanabilirsen o kadar farkedebilirsin döngünün dengesini. Görgülü bir denge midir aslında hep takdir edilen, yoksa 4 buçuk'tan 5 vermeyen hocanın samimiyetsizliği midir dengeyi bozan? Hilekâr bir öğrenciden çektiğim kopya mıydı okulu geçme sebebim, yoksa arkadaşça bir yardımlaşma mıydı sadece büyütülmesi gerekmeyen? Üleştir bölüştür durmadan yetiştir, nedir yani, her şey de beş beşlik olmayıversin...

Pardon bakar mısın? Ortamda bulunan havanın sürtünmesini de hesaba katar mısın lütfen? Yoksa kuş bakışı mı bakmak istersin raydan çıkmış vagonların bağlandığı katarlara. Paris'ten Dakar'a giderken yanlış yola sapan şöförün nerden çıkma ihtimali yüzde kaçtır? Yerden çıkma ihtimali yüzde kaç olan şeyin birden bıkma ihtimali yüzde saçtır. Neyse, ağrıyan gözlerimin optik dersindeki başarımla ilgilendiğini sanmıyorum, tıpkı hayal etmemin başağrımın yarısını oluşturduğunu bildiğim gibi. Derler ya, hayal etmek başarının yarısıdır. Gibi, tamah etmek fasaryanın yarışıdır.

Gecenin şarkısı "Unearth - Giles"

Şehir Simülasyonu Nam-ı Değer SimSiti

Naber günlük nasılsın, iyisin iyisin, iyi gördüm seni, bende iyiyim, saat 00:56, evdekiler yavaştan yatıyorlar, hatta yattılar, bende zaten az önce gelmiştim, oturdum bilgisayarın karşısında makarna yiyorum. Kaç senedir oynamıyordum, oturdum SimCity'ye başladım yine bu aralar. Bir haftadır oynuyorum. Ya tam belediye başkanı olacak potansiyel varmış bende, gizli kalmış bir cevher var valla, 110.000 kişiye çıktı şehirdeki popülasyon, nakit 10.000, az biraz, ama yatırım yaptık kardeşim, Füzyon Enerji Santrali kurdum (Ne işe yaradığını daha tam öğrenemedim), tam 50.000, (para birimi de bir garip zaten en iyisi hiç yazmayayım), şu yazıyı yazayım açacağım tekrar, evden çıkarken UFO saldırısı olmuştu, nükleer sanralime saldırmışlardı şerefsiz UFO'lar. Her yere radyoaktif serpinti serpildi. Tüm sanayi binaları bir anda "abondoned" oldu, nankör sanayiciler işte terkettiler ilk düşüşümde. Nakitim bitti, residentaller şehri terketmeye başladı, bende vergileri arttırdım, beğenmeyen (.Biiip.) gitsin afedersin. Aaa, ne ayıp. Tamam pardon. Neyse. Hoş oyun ya, vaktimi alıyor gerçi biraz, alsın, şu tezi bir sunayım zaten, yeterince vaktim olacak herşey için o zaman. (Bu arada alt kattan takırtılar geldi, fare olabilir mi? Çüş, napıyo bu fare aşağıda, koltukların yerini mi değiştiriyo? Ulan bahçede kedi besliyoruz fareleri kovalasın diye, sosyete hepsi, alt kata fare girmiş geçen gün, alt kattaki abla da korkmuş tabi, korkar haklı. Ulan yazarken de makarna buz gibi oldu, arada yiyeyim şunu. Neyse, şu fare kovan elektronik aletler var onlardan mı alsak acaba, kedilerden daha ucuza gelir herhalde, 200ytl diyor be, bu ne böyle resmen soygun. Kedilerin bize masrafı ne acaba? Haftada bir kasaptan akciğer, haşlarken doğalgaz, yılda 200ytl'den fazladır bence, ki bu elektronik aletler yıllık değil ki, 10 - 15 sene kullanılıyor sanırım, biraz araştıralım. Parantezden çıkabilir miyim, deminden beri hâlâ, ne yazıyorsam bu kadar anlamadım ki?) Tez diyordum ya, ben bugün okuldaydım. Sabahın köründe, saat tam 13:00'te yola çıktım, yani yaklaşık 12 saat önce. Bölümden tezi alıp hocalara verdim, ama artık bitsin bu gitgel ya, şu sunum tarihini belirleyemedik, bir iki hafta da onu bekleyelim, bekle bekle, hayatımız beklemekle geçiyor zaten, önce emekliyoruz, sonra yürüyoruz, sonra bekliyoruz, sonra da emekli olup ölüyoruz, hayata bak, süper. Neyse, "İnsanın kendi elinde ama buu...", dediğinizi duyar gibi oluyorum, "Evet öyle" diyelim konu kapansın. Eve gelirken Beşiktaş'tan vapura bineyim dedim, esti öyle, normalde 129T'ye binecektim, ama "Yaaaaa" dedim, "Şimdi tıklım tıkış otobüslerde stres yapmaya ne gerek var yavrum, bin güzelce vapuruna, in Kadıköy'de, git otobüs durağına, aa otobüs de oradadır zaten, hop, aktarma da var, beleş, atla var git evine..." Çok mantılı bir fikir gibi geldi, evet, böyle yapayım diyerek iskelenin yolunu tuttum. İskelenin girişinde, arasıra vapura binerken gördüğüm GreenPeace'ci kız karşıladı beni, aynı kız mı bilmiyorum, "GreenPeace'e katılmak istermisiniz?" dedi, "Yok, sağolun." dedim bende. Tam olarak ne dediğini de hatırlamıyorum aslında, çünkü zaten bir koşturmaca içinde, kafamda bin tane düşünceyle yürüyorum, bir de etrafımdan bana sorulan soruları anlamaya çalışmaya uğraşamam. Bu yazıyı okuyan sevgili anketör, tanıtımcı, GreenPeace gönüllüsü... vb işlerde uğraşan arkadaşlar, açık seçik konuşun, biraz da yüksek sesle konuşun, insanlar sizin ne dediğinizi anlamak zorunda değiller. Yani bence daha kolay olur işiniz. Ama en azından milletin yakasına yapışmıyorlar, sorup geçiyorlar, takdir edilesi bir davranış. Vapura bindim, oturdum, cam kenarı, avrupa yakasını izleye izleye karşı yakaya geçtim. Konumuz şu; (Oha dakikalardır yazıyorum konuya daha yeni geldim, dağınık yazıyorum dağınıık, toparlamam lazım kendimi, evet.) Konumuz martılar. Vapurun etrafında sizinle birlikte yolculuk eden, şirin mi şirin, özgür mü özgür, (ayrıca ciyak mı ciyak sesleri olan) deniz kuşları martılar. Bence bazı sorunlar var. Nereden baktığına bağlı. Neden bu martılar sürekli vapurların etrafında uçuyorlar dediğimde birisi, "Ya işte vapurlar denizdeki balıkları ürküttüğü için balıklar kaçışırken, martılar da onları avlayıp yiyor." diye bir açıklama getirmişti, deniz biyoloğu muydu bilmiyorum, ama bugün izledim, hiç bir martının suya dalıp da bir balık avladığını görmedim. Çoğunluğunun bizim atraksiyonu seven milletimizin havada martıya simit kaptırma oyunları içinde nemalanıp, simitle karnını doyurduğuna şahit oldum, yahu birisi de dalsın denizden bir balık kapsın, yok, (Ha denizde balık var mı yok mu o başka konu tabiki) ama balıkçılar tutabildiğine göre, bence onlardan yüzlerce kat yetenekli olması gereken bu martıların da tutabilmesi lazım değil mi? Sorun şu bence, biz martılarımızı hazıra alıştırıyoruz. "Nasılsa şu beyaz dev gürültülü şey birazdan kalkar, içine binen şeyler de bize bir şeyler atarlar", diye düşünüyor herhalde martılar, yani öyle olması gerek böyle olması için. Peki, insanların hepsi bir anda simit atmayı kesseler, ve hiç bir zaman da atmasalar, bu hayvanlar kendi normal beslenme alışkanlıklarına dönerler mi? Yoksa çoktan unuttular mı avlanmayı..? Neyse ya, geçelim. Eve geldim, SimCity'e takıldım biraz, o arada yeğen geldi. Bu SimCity'yi yeğen ufakken izletir, çıkan sesleri dinletirdik, "aa bak korna çaldı", "aa kapı çaldı" falan diye... Gelir gelmez, "Dayı napıyorsun" diye daldı zaten odaya. "SimCity oynuyorum gel bak sende" dedim. Geldi baktı baktı izledi, paran bitiyor dayı, şunu da yapalım dayı, bunu da yapalım dayı, o ne dayı, bu ne dayı... gibi aşina olduğumuz replikler döküldü tabi. Dedim "Tamam ben çıkıyorum, al bilgisayar senin ben gelene kadar takıl." Dışarıdaydım biraz, geldim, tabi saat geç, gitmişler. Masada bir not, "Dayı seni çok seviyorum, simsitide çok iyi oynuyorsun." Ehehe, hoş oldum. Büyüyorlar valla, zaman çabuk geçiyor, farkedemiyorsun büyüdüklerini. Büyüyorlar... E biz de büyüdük... Peki, "Biz büyüdük ve kirlendi dünya" diyerek mi bitirelim şimdi bu yazıyı...? "Kirlettiğin gibi temizle çabuk odanı" diyerek mi bitirelim yoksa? Ya da "Herkes kendi kapısının önünü temizlerse tüm mahalle temiz olur" mu diyelim...?

Gidip yatalım, geç olmuş...
(Bu da geçen gece yazılmıştı şimdi eklendi)

Geçen Gecenin Saçmalaması

Gözlerimi açık tutamayacak kadar yorgun bir şekilde yazıyorum sana günlük. Bu yorgunluk bende kronikleşmeye başladı, herhalde deprasyondandır diye düşünüyorum. "Yok deve ona deprasyon denmez, depresyon denir." Eee, ne oldu yani düzettin de, başın göğe mi erdi? Herşeyim doğru da, bir o yanlış sanki, salak.

Bu "Çilekeş"in "Kendimden Geriye" diye bir şarkısı var az önce klibini izledim, şarkı güzel de, gitar çalarken niye zıplıyorlar anlamadım, yani zıplayınca gitardan daha mı çok ses çıkıyor, rawn rawn diye. Bir de vokal yapan genç arkadaş, "yanımdaa" derken, "yanımdzaa" diyor. Hem "Kürar" daha güzel bence ayrıca ilaveten bilahere.

Bu Emre Aydın'da, "Git" şarkısında, "Ölşem" "ölşem" "ölşem" diyor, ya da "Ölçem ölçem ölçem" de diyor olabilir, "Ölşem" çok manasız zira. Ama şarkı hoş gibi.

Kendimden geriye demişken, kendimden geriye kalanları her sabah aynada görüp, günaydın, deyip geçiyorum. Sağa sola dağılanları toplayıp üstüme başıma yapıştırıyorum Geçen gün misal, yerde gördüm, terliğimin yanına düşmüş, önce umursamadım, ama sonra aynaya bakıp betimin benzimin attığını görünce farkettim, "aa" dedim "ulan betim benzim atmış." Meğersem betim benzim atmamış, bu garipliklerime dayanamayan kalbim kendini gövde boşluğundan dışarı atmış. İçim sıkılmış, içimdekiler pört diye dışarıya fırlamış. Ahahayt, pek komik. Benzetme de yaparmış. Ayrıca bet nedir, beniz nedir? Araştıralım...

Sıkıntı diye tarif edebilir miyiz boşluğu, ya da yıkıntıya benzetebilir miyiz, şuu hayatta neler oluyoorr. Lan Rafet sen nerden girdin? Dinlesem bari seni, keh... Ne diyorduk, evet, sıkıntı diye tarif ettiğimiz aslında bıkılmış ümitlerimizden başkası değil. Ümitlerimizden bıkmaktan sıkılıyoruz. Gerçi, şu da olabilir, bu konu belki de hayatımızı doğrudan etkileyen bir kavram olarak karşımıza çıkabilir, nasıl ki şöyle;

Bir "Vaat - Ümit" dengesidir aslında hayatımızı sürdüren diyebiliriz. Hehe, gülesim geldi.

Neyse ya, ne yazdığımı bilmeden yazıyorum gene. Sizler de buraya kadar okuduysanız bari bir faydamız olsun. Bet, ikileme yapmak için beniz'le kullanılan bir kelimeymiş, tek başına bir anlamı yok gibi. Beniz'de, yüz, ya da yüz rengi anlamına geliyormuş. Araştırdık bulduk, aferim bize, ödülümüz, yatmadan önce bir sıkımlık diş macunu, bravo, tebrikler, holeey...

Ya yazasım var aslında daha benim, ama yatasım da var. Ayrıca üç yumurtayı sütle çırpasım var. Biraz peynir, biraz da zeytin yiyesim var.
(Geçen gece yazılmıştı ancak eklenebildi.)
(Ya çok da umurumuzdaydı sağol.)
(Bişey değil.)

Hırtlak Hışırtlak

Sevgili günlük, sana böyle başlamak adet haline gelmeye başladı, alışkanlığım mı olmaya başlıyorsun anlayamadım...

Bu arada odamın kapısının arkasında, üzerinde MATATOX -yürüyen haşerelere etkin çözüm- yazan bir basınçlı kap buldum. Bu da demek oluyor ki, evde yürüyen haşereler var. Yoksa neden böyle bir kutu olsun evde değil mi, keh. Bu markayı da ilk defa duyuyorum, ayrıca niye bu benim odamda duruyor? İyi ki paranoyak değilim ya, dimi? Evet iyiki değilsin.

Bu Red ve Hot ve Chili ve Peppers'ın "Snow" adında bir şarkısı var, hoş başlayan şarkılar listeme girmeyi başardı. Şarkı da hoş. Şu "Insanity's Crescendo" da hoş başlıyor. O şarkı da hoş. Ama her hoş başlayan hoşbeş bitmiyor işte. Siz biraz hoşbeş edin, müzik falan dinleyin, takılın işte. Bu arada hoşbeş deyince aklıma geldi, ben eskiden Şeyhmus'a Höşmes dermişim, bir futbolcu varmış ben küçükken, maç izlerken ailecek evde, Şeyhmus topa elle değmiş, bende "Höşmes'e el var" demişim. Hatırlamıyorum gerçi öyle bir şey dediğimi ama kime sorsam öyle diyor, ailecek kandırılıyor da olabilirim. Şarkı beni nostaljik bir boyuta sürükledi bak şimdi. Neyse. Ben acayip bir şekilde kar yağmasını bekliyorum. Seviyorum ne yapayım. "Eskiden ne kışlar olurdu bee", dermişim, sanki çok kış gördüm ya. Ama ben evin arkasındaki kömürlüğün saçaklarından sarkan boyumca sarkıtlar olduğunu hatırlıyorum, hatta resmim de var. Kar yağsın, ama gece yağsın. Sabah kalktığımızda merdivenlere ilk ben basayım, "Hırt" etsin. Basılmamış kara basınca çıkan bir ses var ya "Hırt", ben o sesi çok severim. Bir de sonbaharda kuruyup yere dökülen sarı yapraklara basınca çıkan "Hışırt" sesini. Ama "Hırt"ı daha çok. Eskiden sokağımızın her iki yanında da ağaçlar vardı bahçelerde, yükselip yükselip sokağın ortasında birleşirlerdi, sanki yeşil bir tünele giriyor gibi olurdunuz. İşte o zamanlarda sonbaharda sokağa dökülürdü yapraklar, asfaltı göremez hale gelirdik. Güzeldi, her güzel şey gibi onunda bir sonu vardı, öhühüü, diye romantik bir bitiriş yapacak değilim, çünkü bitirmiyorum daha...

Bilmiyorum ama, mesela şimdi 6 - 7 hadi 8 - 9 yaşlarında olan çocuklar sanırım bizim zamanımızdaki kadar şanslı değiller. Gerçi benim hiç playstation'um olmadı, ya da uzaktan kumandalı arabam, oyun hamurları bu kadar çok değildi, tahtaydı mesela küpler. Ya da RPG oyun kartları yoktu. Ya da RPG oyunlar yoktu. Lego erişilmez bir oyuncaktı çoğumuz için. Bilgisayarı hiç saymıyorum bile. İlk bilgisayarım mesela 13 yaşında mı neydim, 486DX33'tü. (Şimdi bilmeyenler için açıklayalım, yani şöyle desem yetecek sanırım, mesela 2.4GHz (2400MHz) ya bilgisayarınızın işlemci hızı, işte bunun 33MHz'di) Televizyonda Hugo vardı, ki hâlâ var, o zaman bilgisayarda onun oyunu vardı. Ninja Kaplumbağalar vardı, Prince Of Persia vardı, hele bir de Street Fighter efsanesi vardı ki, off. Bizim V ile ilkokul yıllarında okula gitmeden önce atari salonuna gider Street Fighter oynardık. Sonra bir keresinde beni köpek kovalamıştı mesela, bir kere de horoz. Bir keresinde de buradaki dereye düşmüştüm, dere vardı o zaman, boklu dere derlerdi, ama hiç bok görmemiştim içinde. Dere kenarında kertenkelelere taş atardık, oyuna bak!!! Yavaş tüketirdik gibi geliyor sanki, az olduğu için. Kırmadan oynardık. Şimdi oyuncaklar pek değersiz çocukların gözünde, kırılınca üzülmüyorlar bile. Ne yapalım şimdi, suçu Çin'lilere mi atalım?

İnce ağaç dallarından kılıç yapardık. Hiç unutmam, annemin yeni diktiği defne fidanına elimdeki o ağaç dalıyla vıjt vıjt filmlerde kılıç kullananlar olur ya onlar gibi vura vura bütün yapraklarını dökmüştüm, annemden de ilk dayağımı o zaman yedim galiba, geldi o elimdeki dalla koluma koluma vurdu, sonra da "Bak" dedi "Aynı böyle yaptın sen şimdi bu fidana" Ağlamamıştım herhalde, üzülmüştüm sanıyorum. Şimdi niye ağlıyorsam, ilahi ben...

Bugün ise plastikleşen hayatlarımızda silikon bağlantılar ve sanal gerçekliklerin kurulduğu dünyalar eğlendiriyor çocukları...

Bu "Snow" bu yazının fon müziği olsun... Ve artık kar yağsın lütfen...

Salı, Ocak 23, 2007

Tesisat

Fonda Insanity's Crescendo çalarken, düşünmeden bakıyorum öyle bilgisayarın monitörüne. Bu fanların gürültüsü de sıktı ama. Sessiz soğutma istiyorum ben bilgisayarıma, fan gürültüsünden kafam şişti. Sulu sistemler vardı ben bu bilgisayarı toplarken, daha doğrusu bunu değil, bundan öncekini toplarken, neyse. Sonuçta vardı işte. Ama bende onu alacak para yoktu, öhüü. Olsa da alır mıydım bilmiyorum, mesela bozulsa, tesisatçı mı çağıracağız "Abi yandım gel" diye. Çifte mesarif. Hem bilgisayarcı çağır, yetmedi tesisatçı çağır. Tesisatı kurması da ayrı dert, bizim sıhhi tesisatçılarımız anlar mı ki bu işlerden? Ucuza getiririz gerçi.

- 3.15 boru kelepçesi ver bakiym... Anaa, kalın geldi ya bu, bu ne burada, çıkarıyorum ben bunu, boru geçecek buradan...
- Napıosun abi sen delirdin mi?
- Napıyorum, görmüyo musun, boru geçecek dedik buradan, bunların hepsi çıkacak bu kasa bunlara dar.
- Abi iyi misin sen. Sulu soğutmanın böyle bir şey olduğuna emin misin? Nereye takacam ben onları?
- Lan hem bilmiyorsun hem konuşuyorsun, nası sığdırayım bu kadarcık yere ben koskoca tesisat borularını.
- E küçük boru kullan.
- İşimi mi öğretiyon bana? Çıkacak bu, al.
- Abi öyle olmaz gibi o yaw. Bak o şimdi, çıkarttın ya, o CD ROM mesela, oradan su girişi verdin sen.
- Ya nereden verecem, g.t kadar yer zaten, delirtme beni, sulu sistem soğutma dedin uğraşıyoruz, konuşma fazla.(herkes gibi pervaneyle soğutsana kardeşim sende... töbe töbee)
- Abi dedim de, CD ROM'u çıkar demedim, nereden CD koyacam ben bu bilgisayara şimdi?
- O beni ilgilendirmez. Tut şunu.
- Neyi?
- Tut şunu al.
- O ne abi napıyosun, güç kaynağını niye çıkardın.
- Lan sen hiç bişey bilmiyon oğlum, bide mühendis olacan. Bu ne?
- Güç kaynağı.
- Ne var bunun içinde? Cereyan yok mu?
- Var.
- Bu borular ne borusu?
- Su borusu.
- Bunların içinde ne dolaşacak? Su. Suyla cereyan aynı yerde olur mu, bi kaçak yapsa, aha çarpıldın gittin. Ulan kaç senedir boşa okuyon sen valla.
- Abi ben şu anda sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Bilahere söyliycem bişeyler, neyse.
(Graawwwwww.. Zrrrrrrrrrrrrrr)
- Abi napıosun?
- Kesecem burayı, boru dönecek buradan. Bu ekrana da gitsin mi su istiyon mu? Bi hat da oraya çekeyim istersen. Direk şebeke suyunu bağlıycam haberin olsun. kireçli burada sular, calgon kullan bence.
- Nereye kullanayım ya? Çamaşır mı yıkayacam burada ben.
- Olum sularınız kireçli, bu borular zamanla kireç bağlar, çat diye çatladı mı, abi abi diye gelirsin dükkana.
- Bari bir vana koy şuraya, gece kapatırım.

Hehehe, ben böyle bir şay yazmayacaktım aslında, tamamen kendi kendine gelişti... Valla...

Şarkı hoş bence bu arada güme gitmesin...

Prélude

Sevgili gümbürt. Nader? Masıl gibiyor? Walla yoruldum ben bugüm çok. Sence represif bir mercan adası bulup, mermerit bir hamakta geçiremez miyiz yazı? Ya da laplagün bir kayık bulup, sapsakil bir limanda demirleyemez miyiz tura? Olmadı tavan kerpetenleriz ne olacak ki? Karnımız doysun yetmez mi? Yetmezse pazarları erteleriz salıya. Tam olarak bunu istemiyorum aslında, yarım olarak bunu istiyorum fotokopisinde. Kerevizlerin mor olmasını istiyorum ben turp gibi. Olmazsa kerevitler zor olsun. Ya da terebentin kör olsun. Ya da derebeyleri bu kadar başına buyruk olmasalardı en başından. Taşına kuyruk olan saçına savruk bir kaşına kavruk olsalardı, öbür kaşına lavuk. "Neysem oyum" deselerdi sersefil bir veranda edasıyla. Son anda yakalanan boranda kurulsalardı ertesi günden salıya. Tahta kurularının söküldüğü pespaye bir halıya benzeyen ıslak zeminde, yaşama hakkını terleyen bir oyuncuyum deseydiler en alt perdeden. Serde servermez bir sıfat varken, yerdeki bu ıslak merak neden ki? Bilmem. Kaşkolsun ya... Sen de böyle yaparsan, başkanları ne yapmaz. Homili gırtlak hurma dayak. Koyun koynamaktan sıkmayan mayınları saymaya mecalim kalmadı. Maruzatım tam olarak mazeret sayılamaz. Kazulet bir zerafet temsili olan vasati kırk çöpten oluşan çıra setleri kasaplarda satılmaktadır çünkü. Katılıyorum aynen. Katılıyorum gülmekten. Hayret, hükmen galip başladım yekten oynatılan telâşa. Hem, nerede bu yahninin soğanı? Mısırla iyi gider misiniz, ya da ısrarla kovanına girmek isteyen arıları kovan adamın hissikablelvukusundan şüphe duymaz mısınız? Doğan bir şikayeti boğarak elde edilen temettüden kime ne fayda gelir? Doğrudan mordan bir ormandan gelen borcam kalpli bu davranışlar, sarmalarsa dört bir yanını, kim kimdir bilmeden yaşanmış bir ömürde baki kalan sadece iyi niyet mi olacaktır? Yoksa sadece samimi bir çift doğru mudur, üzeri örtülü yanıltmacanın arasından sızan arsız ağrı kesici?

Off ya, amma dağıttım, işin kötüsü uykum da yok...
(Gece yazılmış bir yazıydı, şimdi eklendi)

Göreceli

sarı turuncu mavi kırmızı yeşil beyaz siyah eflatun mor pembe turkuaz bej ...

büyük küçük eğik düz ince kalın

züd ters

Perşembe, Ocak 11, 2007

Mürüyen

Sevgili günlük, acayip oldum ben. Bugün tezi okula tekrar teslim ettim ya, yine geçici olduğunu bildiğim bir rahatlama kapladı benliğimi. Olsun, bu da bir şeydir. Bu da bir neydir? Ne demek bu şimdi? Bu da bir şeydir. Ona bakarsan her şey bir şeydir. Adı üzerinde şey zaten. "Evet haklısın diyelim sussun." Bu aralar bunu bana çok söylüyorlar, bir gün dalıcam birine. :)

Geçen gün "tabu" oynadık arkadaşlarla. Ama yani, hani bu maillerde gönderilen diyaloglar bizde geçmedi, yanlış mı oynadık acaba?

Yine geçenlerde bir şey farkettim, 4.Levent metro istasyonu, Çeliktepe çıkışındaki uzun yürüyen merdivenin, yandaki plastik el kol koyma bandı, yürüyen merdivenden daha hızlı ilerliyor. Normalde yürüyen merdivende bekleyerek çıkmam yukarıya. Yürüyen merdiven yürüyor diye ben yürümeyecek miyim, değil mi ama? Çok saçma, o da yürüsün bende yürüyeyim. Hem spor olur spor. Ama çıkarken düşmeyin sakın, toparlamak çok zor oluyor. Neyse. O gün yürüyesim yoktu, yorgun argın bezgin bıkkın bir şekilde önümdeki uzun paltolu artist beyefendinin hemen alt basamağında sağda beklemeye başladım. Kafamı sağ elime, sağ dirseğimi de o yanda yürüyen plastik banda sabitledim. O çıkış çok uzun yaa, insan uyuyup rüya bile görebilir çok yorgunsa. Bende öyle dinlensinler biraz diye gözlerimi kapayayım dedim. Ama sesli söylemedim tabi, içimden söyledim. Kafa, el, kol ve plastik bant kombinasyonunu bozmadan gözlerimi kapatıp, sonsuzluğa uzanan merdivenin sağında huzur içinde beklemeye başladım. 10 - 15 saniye falan geçti ki, vücut şirazemin hafiften yamulduğunu hissettim. Ulan bir açtım ki gözlerimi öndeki herifin kollarındayım neredeyse. "Bir şey mi vardı bilader?" (Allah'ım gene -şey-, yazının başından beri bırakmadı peşimi.) "Bir şey yok, bu bant, yürüyen merdivenden daha hızlı gidiyor." "Eee?" Gibi bir diyaloğa neden olacaktım az daha. Belki adam beni cepçi falan sanıp direkt yumruğu da geçirebilirdi. O zaman da, o kadar çıktığım basamağı arkamdaki ahali ile birlikte tekrar çıkmak zorunda kalırdık. Zaten ben çıkmamıştım ki, merdiven çıkmıştı.

Kıssadan hisse, yürüyen merdivenlerde uyumayın. :) Yani bence.

Ayrıca bu "yürüyen merdiven" ismi çok uzun, Türk Dil Kurumu'na çağrı, bence bunların ismi "yerdiven" olaran değiştirilsin. :)

Ahahaayyt...

Dalgalı


Kendimin ayarıyla oynuyorum, lütfen alıcılarınızın ayarıyla oynamayınız.

dedim ben sana...
bu işler böyle olmaz diye...
tam bir düzensizlik alâmet-i fârikasısın
sanki dünyan1n sekizinci harikasısın
iki yandan farklı görünen bir boy aynasısın
kırık parçaları hâlâ...
...düzgün gösteren

Pazartesi, Ocak 08, 2007

Pono Moly

Günlük n'aber? Nasıl gidiyor? Valla ben biraz yoğundum, pek seninle ilgilenemedim farkındayım. Şu anda da ne yazacağımı bilmiyorum biliyor musun. Biliyor musun? Söyle o zaman uğraştırma beni hadi. Vallahi yok aklımda bir şey, öyle geldiği gibi gidiyor. Demin iki paragraf yazdım mesela, sonra tak diye sildim, arkama bile bakmadım. Acaba silmesem mi bile demedim. Bu kadar da kolay silebiliyorum yazdıklarımı.

Dün gece televizyona takıldım biraz. "As good as it gets" vardı "Benden bu kadar". Hoş filmmiş. Bugün de toplanıp tüm sülale 3 5 eksikle de olsa halamları ziyarete gittik. Yemek vs.'den sonra, oturduk ailenin genç ve genç kalanları "Monopoly" oynadık, diğer akraba-i talûkât da kendi aralarında muhabbet ederken bir yandan da hariçten bize laf atarak oyuna entegre oldu. Ne zamandır oynamıyordum ya, unutmuşum ne kadar eğlenceli olduğunu. Bizim eskiden bir "Monopoly" vardı evde, arada bir çıkarır oynardık. "Sıraselviler Caddesi"ni alırdım ben hep, ismi hoş gelirdi. Heey gidi hey, eskileri hatırladım bak şimdi, neyse, günümüze dönelim. Bizim yeğen hepimizi sıradan geçirdi valla, teker teker iflas bayrağını çektik. İlk de ben iflas ettim, hüüü. Evlerime otellerime el koydular, tüm tapularım ipoteğe gitti, en son darbeyi de yeğenin Erenköy'deki oteline kira için 87.500 YTL öderken yedim zaten. Bir ara herkeste hesap makinesi sürekli hesap yapar duruma gelmiştik, başlangıçtan geçerken 20.000, şuradan kira, buradan kira, Haydarpaşa ve Sirkeci İstasyonlarından 10.000, yetmiyor kardeşim yetmiyor. "Halaaa, sizin bankanın -monopoly'de iflas edenlere destek kredisi- gibi bir uygulaması var mı acaba? Bir aracı olsan?" "Yok çocuğum o işler öyle yürümüyor, bak şimdi bankanın ne olduğunu ben söyleyeyim sana, :) -Banka güneşli havada sana şemsiye verir, yağmurlu havada geri alır.-" (Özlü söz, kenara yazalım, bankacıların bankalar hakkındaki yorumlarını dikkate almak lazım.) Ama yani çok katı kuralları var oyunun, borç alamıyorsun, kartel yapamıyorsun, banka hortumlayamıyorsun, kaçakçılık yok, otopark mafyası yok, kafana göre zam yapamıyorsun, kredi bile yok be, hadi faize de razıyım ama o da yok, neymiş kural kitapçığında yazmıyormuş, yaw azıcık doğaçlama oynasak şu oyunları, töbe töbee. Gerçek hayatta olsa iflas etmezdim ben ama işte neyse oyun bu... Hem, ufaklık kazansın zaten biz eğlenelim o bize yeter. Kerata, herkesi de bitirdi valla bu arada... :)

Pazartesi, Ocak 01, 2007

Yeni Yıl

Yeni yılınız kutlu olsun...

İyi Bayramlar

Kurban bayramı herkese kutlu olsun...

Okulda Dehşet - Bölüm:2

Sevgili okur, birazdan okuyacaklarınız, sizi eğitim sisteminden soğutmakla kalmaz, içinizdeki şiddet eğilimini de ortaya çıkarabilir. O yüzden lütfen 13 yaşın altında olan kardeşlerimiz şu anda hemen bu blogu terkedelim. Ya da ilköğretim çağında çocuğu olan ama onlar kadar düşünemeyen anne babalardan da olabilirsiniz, çocuklarınız kendi iradeleriyle bu blogdan çıkmamış olabilirler, televizyondan başınızı kaldırın da çocuklarınızla ilgilenin biraz. Sağ üst köşedeki X işaretine basmanız sizi güvende kılar. İşbirliğiniz için teşekkür ederiz...

Ya günlük, bu aralar tezle uğraşıyorum gene, son haftalar, evet bitemedi hâlâ, son bir 3 ay uzatma vermişlerdi, uzatmalı sevgilim gibi uzatmalı tezim vardı benim de. Artık ayrılıyoruz ama, şiddetli geçimsizlik. Bana tekrar deney yapmamı söyledi o hocam olacak gıcık şahsiyet. Bundan önceki yazılarımdan birinde hocama yağdırdığım hakaretler için özür dilemiştim ya, hepsini geri alıyorum. Yahu sen profesör olmuş adamsın. Ya hiç mi kendi fikrin, kendi düşüncen yok, kim ne derse adam peki diyor. Tezi teslim ettiğim zaman iki tane hoca daha göz atmıştı, bunlar demişki, deneye şöyle bir ekleme yapalım, şu da olsun, bu da olsun. Ben tezi bitirmişim vermişim, bunlar bana şunu ekleyelim diyorlar hâlâ. Hayır yani madem böyle yapılacaktı bu deney, 1 yıldır neden söylemediniz, şimdi mi aklınıza geldi bre densizler. Ayrıca, "Ulan babamın çelik fabrikası mı var benim, nereden bulacam o kadar deney numunesini ben?.." Diyerekten, elime geçirdiğim ilk odunla dan dun girişmek geldi ilk duyduğumda üçüne birden. (Nereden bulacaksam odunu ben de? Üniversite odun kaynıyor sanki? Yahu çok ironik oldu, kötü müyüm neyim :) ) Şahsen çabuk sinirlenen bir insan olmadığım için bana da ters geldi önce, ama yani buraya kadar geldi ya, (buraya derken burnumu gösteriyorum), şeytan diyor ki, al eniştenin getirdiği halis muhlis İsviçre çakısını, git o pek özendiği Laguna'sının lastiklerine cart cart batır. Ön kaputa da yaz kanırta kanırta, "intikamım acı olacak" diye. Sonra, yeter mi? "Yetmeez" dediğinizi duyar gibi oluyorum, çok çektim, tabi ki yetmez, madem bir şeye başladık, tam yapmak lazım, o öbür artist de nasibini almalı bu hınç operasyonundan. Sen kafana göre deney yaptırırsın ha, öyle mi, ben bitirmişim vermişim, o da olsun, bu da olsun, şımarık çocuklar gibi. Artist, bir havalar falan. Alırım ben senin havanı. Benzin lazım bir yerden. Evet, odası 2. katta. Kapsını içerden kitliyor deve, kimse girmesin diye. Ben sana gösteririm, getir abi benzini, dök kapıya baştan aşağıya. Haaaah, süper. Kibriti de böyle filmlerdeki gibi atmak lazım, fonda hain kahkahalarla. Nıhahahahaa. Çıtır çıtır yanan kapı ısındıkça, genleşme katsayını hesaplasın içerde o. Bir tane daha hoca kaldı ama o yaşlı zaten, onu affedelim. Ölümü bizim elimizden olmasın. Zaten aynı jüride olduğu hocaların başlarına gelenler kulağına gidince hafiften bir tırsar, o da ona yeter. Amacımız öldürmek değil ki zaten, korkutmak, biraz da eğlenmek. Nıhahahaa... :)

Cumartesi, Aralık 30, 2006

S.S. Blog Yazısı

Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben Ben

Sosyal sorumlu blog örneği; Her isteyen kendi bencilliğini seçebilir...



- Saçmalıyorsun,
- Sanane be, blog benim değil mi?
- Ooo, bakıyorum sen de bencilsin, hemen benim menim.
- Ya git gece gece.
- Sıkışınca "ya git" dimi?
- Ben yatmaya gidiyorum.
- Bak hâlâ "sen" sen yatmaya gidiyorsun. Devam devam, aynen böyle git sen.
- ?
-Git... Git... Git... Git me dur ne olur sun.
- Ya git gece gece be, manyak şizofrenik iç ses.

Not:
-Şizofrenik değilim, komik geldi yazdım
-Ya ya, tabi... :)

Pazar, Aralık 24, 2006

Eski Rüya


Rüyamda su alan bir sandalın içindeydim. Tam olarak da hatırlayamıyorum aslında, hayal meyal sanki su alıyor gibi gelmişti, ama batıyor muydu batmıyor muydu onu farkedemedim. Etraf da tam seçilmiyordu zaten, duman sis falan. Yalnız mıydım onu bile farketmedim. Karanlıktı biraz da. Zorluyorum şimdi hatırlayayım diye, ama olmuyor. Korkup korkmadığımı düşünüyorum, korkmamıştım herhalde. Korksam hatırlardım gibi geliyor çünkü. Sonra bir otobüste gördüm kendimi, yani kendimi görmedim tabi, etrafı gördüm, gören ben olduğuma göre otobüste olmalıydım, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşla birlikteydik. Dün msn'de konuşmuştuk belki ondan olabilir. Belediye otobüsüydü sanırım bize gidiyorduk, minibüs yolundan Bostancı'dan geçerken kaç sene önce beraber çalıştığımız bir arkadaş vardı onu gördüm, yolda yürüyordu yalnız başına. Otobüste ayakta duruyorduk biz, sonra bir durakta herkes akın akın otobüse dolmaya başladı. Bütün kapılardan insanlar giriyordu. Acayip bir sıkışıklık oldu. Biz en önde kaldık, hani eski ikarus otobüslerin ön kapısında bir yer vardır ya, orada. Sonra her durakta biraz biraz azalmaya başladı binenler. Otobüstekiler de inmeye başladı. Sonra otobüs bir arabalı vapura girdi. Eve götüreceğini sandığım otobüsün arabalı vapura girmesine hiç şaşırmadım ama. O arada kimse kalmadı etrafımda, otobüs de gitti. Vapurda kaldım öyle. Sonra vapur sanki su alıyor gibi geldi. Tam olarak da hatırlayamıyorum aslında, hayal meyal sanki su alıyor gibi gelmişti, ama batıyor muydu batmıyor muydu onu farkedemedim. Etraf da tam seçilmiyordu zaten, duman sis falan. Yalnız mıydım onu bile farketmedim. Karanlıktı biraz da. Zorluyorum şimdi hatırlayayım diye, ama olmuyor. Korkup korkmadığımı düşünüyorum, korkmamıştım herhalde. Korksam hatırlardım gibi geliyor çünkü.

Salı, Aralık 19, 2006

Paragraf

Şimdi bir duralım...

Herkesin -teoride korsana karşı olduğu halde- kullandığı dosya paylaşım programlarından bu şarkıyı bulalım, Yuğtub'dan da bulabiliriz, "Bertuğ Cemil - Ben Hiç Sevemem". Evet farkındayım hiç şarkıcı ismi yok bu arkadaşta, ama işte her zamanki dış görünüşe göre karar verme takıntılarınızdan kurtulmalısınız, hem bu sizin için de iyi bir başlangıç olur, önyargılarınızdan kurtulmaya buradan başlarsınız. Neyse, zaten "Ne diyor lan bu dingil" deyip çoktan kapatmış da olabilirsiniz bu sayfayı, öyleyse basıp gidin zaten. Sizle işim olmaz, ki kimseyle bir işim yok zaten benim. Neyse. Ne diyorduk. Evet, şimdi bir duralım...

Kapıdan çıktın...

Zor şeyler bunlar, öyle aklı bir karış havada insanların kolay kolay yapacağı şeyler değil. Her kim olursa olsun, herkesin muhakkak acımış bir yerleri vardır. Doğduğun an popona vururlar, nefes al da yaşamaya başla diye, çocukken düşersin oran buran çizilir kanar, üflerler geçer. Biraz ters düştüysen oran buran yarılır, (Ki bu yarık konuları benim özel ihtisas alanıma girer, çok iyi bilirim bir yerlerimi yarıp gidip hastane acillerinde dikiş diktirmeyi. Teğel atmayı doktorlardan öğrendim denebilir.) Sokakta büyüdüysen hava kararmadan eve gelmiyorsan annenden şaplak yersin yine popona. Sonra fiziki acıların azalmaya başlarken başka tür acıların artmaya başlar, "keşke büyümeseydim de sokaklarda oynasaydım akşam ezanına kadar" dedirtecek kadar zorlaşmaya başlar hayat senin için. (Bak iki kere kadar kullandım, ama şimdi cümlenin doğru kurulmuş yapısını tam bulamıyorum kalsın böyle.) Üfleyince geçmeyen bu tür acılar küflenir gene geçmez.

Ol.maz.maz... Ol.maz.maz...

Ne kadar uğraşsan da şu kapuskayı sevemezsin. Kapuska da beni sevmiyor zaten. Ebegümeci de ekşi gelir hep, sanki değilmiş gibi bir de limon sıkılıp yenir. En çok köfte patates'i seversin, ama en az da onu yersin. Pahalıdır kıyma çünkü. O yüzden bu ikili bazen ayrılır, patates yersin sadece. Küçük kardeşin vardır mesela, son kalan köfteyi ona vermek zorundasındır. Ya da zaten az vardır, o yüzden sen ıspanak yersin. Ama o zaman laf etmezsin, çünkü kardeşin yiyordur, mutlusundur. Ya da kardeşin yoktur (benim gibi) ama ailede küçükler vardır, kardeş gibisindir, aynı şeydir, değişen bir şey olmaz maz dır...

Ne çabuk bıktın...

Hayat bıktırır bazen, aynı kısır döngü olduğunu farkettiğin zamanlarda. Bakarsın ki, dün de aynıydı, önceki gün de, önceki gün de, önceki gün de. Ulan dersin sonraki günler de mi böyle olacak? Sonra olmadığını görünce topallarsın kendini. "Topallarsın değil toparlarsın olacaktı". "Yok ya, çok biliyon." Çünkü hayat kaotiktir. Yarın, tamamen bugüne bağlı değildir. Kendi bağımsız değişkenleri vardır her günün. Neyse. Halbuki oynamayı çok severdim ben sokakta arkadaşlarla, gelmezdim eve. Ama önce onlar gittiler mahalleden, ben gitmedim. Onlar yarım bıraktı oyunu. Ama hep bu müteahhitler yüzünden oldu bunlar. Yıktılar bütün arkadaşlarımın evlerini, yerlerine apartmanlar diktiler. Sonra onlar da taşındılar, bir daha da dönmediler. Zaten biz de büyümüştük, sokakta oynamıyorduk artık. Oyunlar da artık eskisi kadar masum değildi zaten. Biz oynamayı seviyorduk, çocuktuk hâlâ, ama işte oyuncak kavramı değişmişti kimilerinin. Neyse.

Ya bu arada çok alakasız olacak ama ben bu Hacker Ana'ya acayip gıcık oluyorum. :)

Perşembe, Aralık 14, 2006

Başlıksız Yazı


Sabırlı bekleyiş...

Ben bu fotoğraf için uzun bir yazı hazırlamıştım aslında. Ama sonra baktım da, hiç gerek yok uzun uzun süslü kelimelerle resmi anlamaya çalışmaya. Ben anlayacağımı anladım. Herkes istediğini anlamakta özgür.

(Not: Hamburgerci'de yemek yerken yanımda durup bana bakan kedinin resmidir.)

Salı, Aralık 12, 2006

Net


Döndükçe içeri çeken bir hayat döngüsü olmasaydı da, sadece saati gösteren bir cisim olsaydı zaman.

Ya da,

Kandıkça ileri giden lâkayıt bir süngü olmasaydı da, sadece zamana bağlayan ince bir sicim olsaydı hayat.

Ya da, bu şarkılar bu kadar net olmasaydı...




Olmaz mıydı?
Yani böye olsa tam süper olurdu...

Yedek Parça

Sevgili günlük...

Kolumdaki yanık izi yavaş yavaş geçmeye başladı ama sanırım izi kalacak, valla sorma tüm orjinalliğim bozuldu.

- Anneee! Yedek parçamı nereden bulabiliriz benim?
- Ne diyorsun evladım?
- Orjinal olması lazım, sonra uyumsuz çıkıyor, alerji yapıyor, uğraş dur. Montajı da zor oluyor hem, standardizasyonu yok yan sanayi malların. Bünye kabul etmiyor. Spesifikasyonlarına da bakmak lazım. Özellikle Çin'den gelenlere çok dikkat etmeli, kutuda başka şey yazıyor, içinden başka şey çıkıyor. Zaten ne yazdığı da okunmuyor. Yani mesela denemeden almamak lazım, çünkü muhakkak bir yerinde bir arızası oluyor, alınan mal da geri verilmiyor, yine sana kalıyor, elinde patlıyor. Vergi iadesi için fiş toplamayı da kaldırıyorlar yakında o yüzden fiş de vermez bunlar bana, ispat da edemem nereden aldığımı, dikkat etmek lazım. Şimdi düşünecek olursan ortalama bir boya sahibim, sanırım o kadar da çok zor olmaz yedek parçalarımın bulunması. Sonuçta arz talep meselesi bu işler biraz. Arz her zaman talebe göre belirlenir. Misal ayakkabıcılar, 41 - 42 numara ayakkabıları daha çok bulundururlar dükkanlarında, neden, çünkü 41 - 42 numara giyen insanlar daha çoktur. Ama son zamanlarda, bu yeni nesil biraz iriymiş, 44 - 45 de fazlalaşmaya başlamış diyorlar. Valla ben Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yalancısıyım, bilemeyeceğim. Bu Devlet İstatistik Enstitüsü'nün kısaltması da "die" oluyor ya.

Yerliyim sonuçta, kolay bulunur herhalde. Hem kolay bulunur, hem de ucuzdur. Sorun yok yani, istediğiniz kadar kırabilirsiniz...

Not: H sonunda monitörünü yaptırdı, hani şu msn saçmalamaları yaptığımız H, evet. Adam gelir gelmez geldiğini belli etti; :)

H: abi napıyon
C: yazı yazıom neden ki
H: bloga mı
C: yok duvarlara

Pazartesi, Aralık 11, 2006

Takıntılı Yürüyüş

15 dakikalık ufak yürüyüşüm sırasında gene garip garip şeyler gördüm, var mıydılar ya da bana mı öyle geldiler bilmiyorum ama neyse zaten çok da önemli değil.

Mesela balıkçının tezgahında hiyerarşik olarak dizilmiş balıklar çok garipti, yanyana ve boy sırasına dizilmişlerdi, saf düzeni içinde alınmayı bekliyorlardı. Mutlu gibi görünüyorlardı kendilerini aydınlatan spot ışıklar altında, sanki denizden kendi istekleriyle çıkmışlar da parlak derilerini tezgahta sergilemek için can atıyor gibiydiler. Canlarını vermişlerdi oysa ki çoktan. Tavanda gırtlağından giren çengel burnundan çıkmış halde asılı duran dev balığın hissiyatını ise çözemedim. Ağzı açık kalmıştı, şaşkınlıktan olsa gerek. Ya da hayal kırıklığından.

Yürürken yanımdan geçen kadın, takribi 7 yaşlarındaki çocuğuna, "Bir daha çikolata yiyemeyeceksin!" dedi. Çocuk korkudan "Niye?" bile diyemedi. Geçip gittiler yanımdan. İyiki de gittiler, üzüldüm çocuğa. Umarım kadın yaptığı hatayı anlar. Neyse.

Yumurta toptancısı var burada bir tane, önünde ise horoz heykeli var iki tane, yani en azından birisi tavuk olamaz mıydı? Sonuçta bu yumurtayı beraber yapmıyorlar mı?

Marketin önünde ekmek kırıntılarını yemeye çalışan güvercin o kadar yaklaşmama rağmen kaçıp uçmadı, açlık böyle bir şey olsa gerek.

Eve geldim kimse yok, nerede bu millet ya?

Başka


Başkalaşım kayalarıyız alaşımsız.
Laçkalaşan hayatların maşalarıyız.
Aşağı tükürsen bıyık, yukarı tükürsen sakal.
Ters duruyoruz demek ki, ondan.

Bayat akışkanlarıyız, kanallarında
Tahrifat yapılan damarların.
Al işte, debi düşüyor sonunda,
İlerilerde, hayat sıvımızın son allarında.








Önerilen Şarkı: "In Flames - Jester Script Transfigured"

Pazar, Aralık 10, 2006

Harharyas

Niye sırıtıyorsunuz?

Avcı olan hayvanların, insanlar tarafında avlanmasını kabul edemiyorum... (Balık tutmaktan bahsetmiyorum açıklamak isterim) Bu tip resimleri görünce ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Ne yani, ne yaptığının farkında mı bu insanlar? Bravo tebrikler, olağanüstü bir canlıyı katletmişsiniz, kendinizle gurur duyuyor olmanız gerekir...

Köpekbalıklarına ve kedilere karşı zaafım var benim.

Bu bana biraz haysiyetsizce geliyor, ne yaptınız şimdi, oltaya palamutları geçirip saldınız denize, beklemeye başladınız yüzbin dolarlık teknenizde, çok sıcak değil mi ya of içecek bir şeyler getirin, bekle bekle can sıkıntısı, biraz müzik falan, ne dinlersiniz onu da bilmem, "Aha" dediniz hırsla ve kendinizden güçlü bir canlıyı avlayacak olmanın telâşıyla, "Vurdu." Ama tabi çok uğraştınız yaa tekneye çekmek için, çok direndi değil mi hayvan yoruldunuz çok. Hakettiniz bu gururu, bravo size... Torunlarınıza gösterirsiniz,
- Bak evlat, denizlerin en korkunç canavarını avlamıştık ninenle. Öldürdük onu...
- İyi b.k yediniz dede...

Bir çok türünün nesli tehlikede olan köpekbalıklarına saygı duyuyorum, korkuyor muyum, evet korkuyorum. Ama bilmiyorum ya bazı insanlar hayatlarını tehlikeye atıp bu hayvanların sayısını çoğaltmaya çalışırken, kendini bilmez gösteriş budalası insanların, sırf yüzgeçleri için (ve Bak işte köpekbalığı avladım ben demek için) köpekbalığı avlamasını kabul edemeyeceğim sanırım hiç bir zaman.

Bilmiyorum bana gerizekalı da diyebilirsiniz, ama istakoz da yiyemem. Kim ne derse desin, canlı canlı haşlanarak pişirilen bir hayvanı yiyemem ben. İsteyen ne yerse yesin ilgilenmem.
- Acı duymazlar ki, onların duyargaları yok ama...
- Olsun banane.

Öyle işte... Şarkı, "Dark Tranquillity - Fabric"

Cumartesi, Aralık 09, 2006

Ehlileştirilmiş Buz


Önce kalıplara sokuyorlar,
Sonra direncin kırılıncaya kadar bekletiyorlar,
Sonra iyice olunca seni bilmediğin sıvıların içine atıyorlar.
Sen eriyip kaybolurken onlar zevk alıyorlar...
Ehlileştiriyorlar bizi...
Alıştırıyorlar...

Kar yağsın artık ya...

Çarşamba, Aralık 06, 2006

Kaotik Sirkülasyon


Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir organizmayım ben.
Dönüp dönüp bir yerlerde durulamayan aynı dolaşık beden.
Neden dersen,
Bilmem.

("Circles" şarkısını bu yazıma armağan ediyorum...)
(Deprasyöndeyim...)<